Bir Caddenin Fenomenolojisine Giriş:
İstiklal Caddesi
Gözlemcileri Gözlemleyenin Gözlemi

her şey gözden başlıyor üstünüze çevrilen 
—Behçet Necatigil

İstiklal Caddesi’yle ya da eski adıyla Cadde-i Kebir’le kurduğumuz ilişki, zihin bulandıran belirsizlikleri netleştirme niyetiyle her geçen gün daha da politik bir hâl alıyor. Bir yandan cadde ve etrafında gerçekleşen mekânsal-ekonomik dönüşümler, diğer yandan cadde üzerinde her hafta etkinliklerle dolup taşan sinemalar, konser alanları, çağdaş sanat galerileri, sahaflar, kitapçılar… Bu ikili durum tuhaf bir momentum ortaya çıkarıyor.

Bu şehirde yaşayanlar, bizzat Beyoğlu’nda yaşayanlar, turistler ve göçmenler, öğrenciler ve yabancılar… Bir görünüp bir kaybolan bu insanları netleştirme amacıyla bu caddede yürürken yüzlere baktığınızda gerçekleşen doğal bir gözlem var. Merak uyandıran bu gizi çözmeye çalışan herkesin zihninde oynadığı bu ‘gözlemcileri gözlemleyenin gözlemi oyunu’ ilk olarak kendini bakışta var ediyor. Bakış gözetlenme, gözetleyebilme ve gözetleyeni gözetleme oyunu için elimizde kalan kartlar arasındaki en büyük kozumuz. Bir İstanbul şairi olan Behçet Necatigil’in minör dizeleriyle ifade edersek “her şey gözden başlıyor üstünüze çevrilen.”

Gözünüzle yüzünüze bakmaya çalıştığınızda burnunuzun bir kısmını, belki biraz da yanaklarınızı görürsünüz. Aynada gördüğünüz siz, sadece başkalarının sizi nasıl gördüğünün bir simülasyonudur. İnsan kendini gösteri toplumunda nasıl görür, o pek bilinmez. Eve giren ev arkadaşımızın ruh hâlini, neşeli mi canı mı sıkkın daha o konuşmadan anlarız. Kalabalık bir caddede yürürken ya da tıka basa dolu bir metroda, bedeninin duruşunu bile başkalarının gözetlemesi, bakışları belirler. Cehennem bu yüzden mi başkalarıdır?

Yaşadığımız mobil şehirler çağında bir caddede yürüme algısı geri dönülmez şekilde değişmiştir/değişmektedir. Hiç tanımadığımız bir insana baktığımızda o kişi bakıldığını anlar ve bize geri bakar. İstiklal Caddesi’nde yürürken ister son gününüzmüş gibi koşar adımlarla, isterse de bir yere varmamanın getirdiği yavaşlıkla o kısa geçiş anlarında birine gözlerinizi diktiğinizde, o kişinin sizin bakışınızı hissettiğine ve dönüp size baktığına pek çok defa şahit olmuşsunuzdur. Burada görünürlük artık gören özne olmaktan çıkıp görünme tecrübesine dönüşür. Bunu, beyindeki bir çeşit sinaptik ağın bakışları sezip incelemekle görevli olmasıyla açıklayabiliriz. Ancak bu gibi ampirik düzlemdeki bilgiler dünyanın anlamına yaklaşmaya, bir caddenin fenomenolojisini anlamaya yetmez.

Bir şehirle, bir caddeyle ilgili konuşmak için bir had gerekmez mi?

Had: Ar. hadd: 1. Ölçü, derece. 2. Gerçek değer. 3. Bir şeyin sonu. [TDK]

O halde had yani bir şeylerin ölçüsü, nesnenin derecesi, başlamış her olayın sonu, bir şekilde var olmuş öznenin gerçek değeri nedir? Haddimizi düşüncenin, kentin tarihini yok sayarak bilebilir miyiz? Bize haddimizi bildirecek olan şey nedir? Sadece bugüne bakarak kişisel tarih serüveninizin içinden bir düşünce uyduramazsınız. Söz konusu İstanbul–Beyoğlu–İstiklal Caddesi olunca da durum aynıdır. “Beyoğlu çok bozdu” demek aslında pek de bir şey söyleyememektir. “Taksim öldü” diyerek ağzını bükenler şimdi Beşiktaş’ı, Kadıköy’ü, Karaköy’ü falan bitirmek için oralara gittiler, çünkü onlar kibirlerine yenilip eski ismi Cadde-i Kebir olan bu caddenin Cadde-i Kabir’e yani bir tür mezara dönüştüğünü, canlılığını tamamen yitirdiğini düşündüler. Bunu sıradan bir ırkçılıkla “Arabistan’ın Başkenti: Taksim” safsatasıyla yaptılar. Sınıf bilinci, eşitsizlik, ticarileşme, ırkçılık, cinsiyetçilik ve benzeri konularda artan bilince rağmen şehirde gerçekleşen bu değişim karşısında hayal kırıklığına uğramak yerine bu değişime neden olan politik nedenlere göz atmak gerekiyor.

“Cadde-i Kebir” tabelasının sökülüp 
“İstiklal Caddesi” tabelasının çakıldığı anda çekilmiş bir fotoğraf. Sene 1927.
Merdivenin üzerinde tabelayı değiştiren şahsiyet, beş ay içinde 6.214 İstanbul sokağına isim veren, İstanbul’un
ilk modern şehir rehberinin de yazarı Osman Nuri Ergin.

Kayıplar Otobüsü

Toplumun her üyesi üç aşağı beş yukarı daimi olarak konumlandığı mekâna göre, yani mesken edindiği yere göre karakterize edilebilir… Bu aynı zamanda insanları öbekler hâlinde bir araya getiren mülkiyet ilişkileri içinde hukuki olarak o yeri nasıl işgal ettiğine de bağlıdır (evler, apartmanlar, ofisler, tarım arazisi ya da konut alanları gibi). Yani yaşanılan mülk, insanların sosyal uzamdaki konumlarının en mükemmel göstergesidir. 
—Pierre Bourdieu, “Fiziksel Uzam, Sosyal Uzam ve Habitus”

Cumartesi Anneleri, 27 Mayıs 1995,
kaynak: Bianet

Türkiye politik sahnesinin en sebatlı direniş gösterilerinden birini gerçekleştiren Cumartesi Anneleri, Galatasaray Meydanı’nda oturma eylemleri düzenleyerek gözaltında kaybedilen yakınlarını ve faili meçhul siyasi cinayetlere kurban giden yakınlarının faillerini arıyorlar. Gündemden bağımsız geçmişten çıka gelen, geçmişle bağı çok kuvvetli bu oturmaların 700. haftasında, polis müdahalesinin ardından bu eylemler de en azından mekânsal olarak bir kesintiye uğramış durumda.

Cumartesi oturmalarının tohumu Emine Ocak’ın oğlu Hasan Ocak’ın 21 Mart 1995’te gözaltına alınmasıyla atılmıştı. Gözaltından 55 gün sonra gelen haberle Ocak’ın işkenceyle öldürülmüş bedeninin Kimsesizler Mezarlığı’nda olduğu öğrenildi. Bu olaydan sonra Cumartesi Anneleri/İnsanları 1995–1999 yılları arasında her cumartesi, aynı saatte aynı yerde —Galatasaray Lisesi önünde— sessizce oturdular. Cumartesi Anneleri’ne 1998 Ağustos ayından itibaren her hafta aralıksız copla, biber gazıyla saldırıldı. Gözaltılarla biten bu saldırıların ardından Cumartesi Anneleri, 203. oturma eylemiyle 13 Mart 1999 tarihinde oturmalara bir süreliğine ara vereceklerini açıkladılar.

On senelik bu aranın ardından tarih 31 Ocak 2009’u gösterdiğinde meşhur cumartesi oturmaları geri döndü. Anneler artık yalnız değildi, yanlarında çocukları ve torunları vardı. O günden bugüne devam eden oturmalar 700. haftasında artık Galatasaray Lisesi’nin önünde yapılamaz durumdaydı.

O günden bugüne her cumartesi İstiklal Caddesi’nin belli sokakları polisler tarafından tutulmuş ve Galatasaray Lisesi etrafı polis otobüsleri, TOMA’larıyla kapatılmış oluyor. Cadde İngilizlerin işgalinden bu yana en ciddi imaj işgallerinden birini yaşarken öğle saatlerinden sonra caddenin kalabalığı gittikçe artıyor ve bir andan sonra polisin gözlemiyle polisi gözlemleyenin gözlemi artık seçilemeyecek derecede birbirine karışıyor.

Cumartesi Anneleri’nin Galatasaray Meydanı’yla ilişkisinde olduğu gibi aynı amaçla başlanan ve yine bir meydanla özdeşleşen bir başka hareketin sahibi, Arjantin’in Plaza de Mayo Meydanı’nda toplanan Mayıs Meydanı Anneleri. Arjantin’de vuku bulan “kirli savaş” süresince, 1976–1983 yılları arası askeri darbe rejimi devrimcileri bizdeki darbe süreçlerine paralel şekilde kaçırdı, işkence yaptı ve öldürdü. Rejimin kaybettiği bu insanlar için yas tutan ve politik ısrar gösteren anneler başlarına bağladıkları beyaz eşarplar ile sembolleşti ve zamanla halktan da destek buldular. Orada direkt olarak ‘mekân’ın ismiyle anılan hareket, burada ‘zaman’ın ismiyle Cumartesi Anneleri olarak isimlendirildi. Ortak olan ise ölümün siyasallaştığı bu coğrafyalarda bir mezar taşının, ölümlü varlıkların gömülme hakkına saygının, ölümün ahlakına uygun düzenlenen bir cenazenin bile uğruna savaşılması gereken şeyler hâline gelmesi.

Ölüm Skandalı

Hüznü bir zevk edinenler yaşıyorlar burada. 
—Yahya Kemal

Uzunluğu iki kilometreye ulaşan eni yer yer 15 metreye değin daralan bir kanyon olan İstiklal Caddesi, her gün milyonlarca insanın devinimiyle yeniden üretilen tarihi boyunca çöküş ve yükseliş dönemlerini ardı ardına hiç şaşmadan, senteze ulaşmayan bir diyalektik içinde yaşamış, İstanbul’un en nitelikli yapılarına ve yüksek sanat çevrelerine halen ev sahipliği yapmaya devam eden hakiki bir ‘kent parçası.’

Kentin rayihasını ve unsurlarını her mevsimde sebatla yaşatan bu cadde hakkında kesin hükümler vermek zor. Bir caddenin bittiğine, canlı bir varlıkmışçasına öldüğüne nasıl kanaat getirilir? 1453’te Bizanslı bir gence sorsaydık büyük ihtimalle o gün bu kent için her şeyin bittiğini söylerdi bize veyahut o gencin çok uzaktan torunlarından Rum bir Beyoğlu sakini, 1955 yılında ya 6 Eylül’ü ya da 7 Eylül’ü bize caddenin ölüm tarihi olarak verebilirdi. İngilizler İstanbul’u işgal ettiklerinde Beyoğlu’nun ara sokaklarında sabahlara kadar içip eğleniyorlardı. Belki işin sonunda kazanamadılar ama Osmanlı münevveri o zamanlarda bir şeylerin hem cadde hem de tüm ülke için sona erdiğini anlamakta zorlanmamıştı.

Orhan Pamuk, İstanbul, Hatıralar ve Şehir isimli kitabında yangınların İstanbul şehir hayatı için yıkıcı ve geri döndürülmez etkisinden bahsediyor. Ona kalırsa hiçbir şey olmasa dahi salt yangınlar bile yetecekti koca bir imparatorluğun çökmesine:

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışı gerçekleşmeseydi bile, yirminci yüzyılın başında İstanbul arka arkaya gelen ve bir hamlede binlerce evi, onlarca mahalleyi, koca koca semtleri yutup, on binlerce kişiyi evsiz, yoksul ve çaresiz bırakan yangınlar yüzünden hafızasını ve gücünün büyük bir kısmını zaten kaybedecekti.

Beyoğlu da bahsedilen bu yangınlardan nasibini fazlasıyla aldı. Dehşet verici büyük Pera yangını sonunda evini kaybetmiş olarak uyanan bir ailenin çocuğu, yüzünü temizlerken küllere şöyle bir bakıp büyük ihtimalle aklından sadece “Beyoğlu bitti” diye değil “hayatımız bitti” diye de geçiriyordu. Neden hep en kötüsünün geçtiğini sanırız? Batı hangi çağının golden age olduğunu tartışan filmler çekerken (Midnight in Paris, [Woody Allen] mesela) biz neden “Beyoğlu ne zaman öldü” diye tartışırken buluyoruz kendimizi? Hüznü bir zevk edinmenin melankolisi yüzünden belki de.

Harik-i kebir: Büyük Pera Yangını,
1 Rebiyülevvel 1287, kaynak:
Vol.
Yani tarih 1870 yılı 5 Haziran günü. Talimhane’nin en alt sokağı
Feridiye Sokağı’ndan başlayan yangında Beyoğlu Belediyesi Altıncı Daire’nin raporuna göre 65 cadde ve 163 mahalleyi içeren toplam 8.000 bina yok oldu.
Bu binaların arasında Naum Tiyatrosu, Britanya Elçiliği, Ermeni Patrikhanesi gibi şehir için sembolik anlam taşıyan
yapılar da vardı.

Edmund Husserl’in fenomenolojisinde zamanı yaşayan bilinç, bir ok gibi gerilir ve bir yandan geleceğe atılarak öte yandan da hiç vakit kaybetmeden anında bir geçmiş oluşturup yaşadığı ânı kaydederek zamanı oluşturur. Bir caddenin bilinci de kendini zamanda böyle var eder.

Bir nevi
üst
üste – yan yana yığılan zaman katmanları bir mekâna sığar.

Zaman katmanların sığıştığı bu caddenin algısı bir şeyin anlamının algısıdır, bir şeyin algısı değildir. Velhasılıkelam ölümden ölüyü kurtarmalıyız. Bu bir cadde için bile olsa.

Gabriele Basilico, 2005,
kaynak: Manifold arşivi
{Kasım 2018, Beyoğlu Balık Pazarı}

Beyoğlu, İstanbul, kent, Oğuzcan Önver, şehir