İrem Günaydın “The museum is the nation”, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, 2025. Sanatçı tarafından rujla bir tuvalet aynasına yazıldı. Bu müdahale müzeyi ulusun bir uzantısı olarak adlandırır. Sanat tarihinin devlet ideolojisini temsil edecek şekilde kurgulandığı, kültürün ise ulusal kimliğe dönüştürüldüğü bir yapı olarak ele alır.
Nerden Gelmişiz Buraya

Vasıf Bey’le beş yıl önce Ayvalık’ta bir sanatçı programına katıldığımda tanıştım. Onu merak ettiğim için atölyeme davet ettim. Adından kâh nefretle, kâh hayranlıkla bahsedilen bu “kurum yapıcı” ile tanışmam lazımdı. Türkiye kültür-sanat sahnesinde alışageldiğim ilgisiz, meraksız, baktığını görmeyen, duyduğunu işitmeyen, basmakalıp laflarla meseleleri indirgeyen ve oturduğu koltuğa dönüşmüş kariyeristlerden olmadığı ilk saniyeden aşikârdı. (Bu yargım birçok arkadaşımı hayal kırıklığına uğratacak ama sorry not sorry.) Atölyemden çıktıktan on beş dakika sonra mail kutuma Vasıf Bey’den bir e-posta düştü. “Senin için research ne ifade ediyor?” Ve öyle başladı. Zamanla kendisini müttefikim olarak görmeye başladım. Onu böyle görmem eleştiriden muaf olduğu anlamına gelmedi elbet. Bilen bilir, en son SALT’ta yaptığı konuşmada SALT Kraliçeyi Öldürdü, müdahalesini yaptım.

Yakın zamanda kendisinin Sezin Romi’yle birlikte Nerden Geldik Buraya isimli bir söyleşi kitabı yayımlandı. Alt başlığı Vasıf Kortun’u Okumak. Bunu görür görmez, ileride kendisine “İrem Günaydın’ı Okumak” diye bir kitap yapılır mı diye sataşmadan duramadım :) Muhtemelen yapılmaz, değil mi? Malum, bizim memleketin sanatçılarına vermediği değer ortada. Yes, it is possible to prove a negative.

Nerden Geldik Buraya, Manuel Borja-Villel’in 2025’te kaleme aldığı ve Vasıf Bey’in Türkçeye çevirdiği “Müzeye Yerleşmek” metniyle sonlanıyor. “Tam da tanıdığım Vasıf Bey’in yapacağı bir hareket” dedim, kitabı elimden bırakırken. Ben de metnin son pasajını buraya, kendi yazımın başına iliştiriyorum:

“Sanat bunun neresinde?” diye soruyor muhatabımız.

Yanıt: “Her yerde.” Ancak bu, sanatı, herkesin sanatçı ya da mutlu tüketici olduğu, tüketimcilik ve modern faşizmler tarafından teşvik edilen, gündelik yaşam ve siyasetin estetize edilmiş bir görünümünün içinde eritmek anlamına gelmiyor. Bu sanat daha ziyade, kendisine dışsal olanda, ortak bir anlatının inşasına eleştirel bir şekilde katılanlarda vücut bulur. Herkesin kendi konumundan ve kendi yöntemiyle katıldığı, henüz gelmemiş olan bir kurumda.”

Söyleşiyi bitirir bitirmez sıcağı sıcağına bu metni yazmaya giriştim. Güncelin ruhuyla uyumlu (sanatçı kendi zamanının semptomudur), buna rağmen heyecanlı bir hâletiruhiye içerisindeyim. Önce söyleşinin ana eksenlerine değinecek, ardından bende bıraktığı hisleri ve düşünceleri açmaya çalışacağım. Sahi, nerden gelmişiz buraya?

Nerden Geldik Buraya (NGB), temelde Türkiye’de 1990’lardan itibaren kültür-sanat alanındaki kurumsallaşmaya dair bir iç muhasebe. Kurum burada sürekli yeniden tanımlanan, eksik kalan ve hiçbir zaman nihai bir forma ulaşmayan bir süreç olarak ele alınıyor. Bu çerçevede kurum, sergi veya program üreten bir yapı olmanın ötesinde, hafıza kuran, ilişkiler üreten, farklı aktörlerin katılımıyla şekillenen bir zemin olarak tarif ediliyor.

Ancak bu kurumsal arayış, başından itibaren belirli gerilimler içeriyor. NGB bir yandan kurumun etik bir sorumluluk taşıması gerektiğini, kamuya karşı bir yükümlülüğü olduğunu ifade ederken, aynı zamanda finansal ve idari gerçekliklerin bu idealle sürekli çatıştığını da kabul ediyor. Kamu yararı ile özel destek arasındaki ilişkiyi, kolektif üretim ile yönetim yapıları arasındaki hiyerarşiyi, açıklık ile sürdürülebilirlik arasındaki denge gibi meseleleri sürekli müzakere edilmesi gereken durumlar olarak ele alıyor.

Yerellik meselesi de bu tartışmanın önemli bir parçasını oluşturuyor. NGB üretim koşullarının özgüllüğüne dikkat çekerek yerel bağlamın kendi araç ve yöntemlerini geliştirmesi gerektiğini savunuyor. Bu yaklaşım içe kapanmacı ya da kimlik temelli bir çerçeveye yaslanmıyor.

Bununla birlikte, NGB yalnızca kurumsal yapıların eleştirisiyle sınırlı kalmıyor, alternatif üretim biçimlerine de mesafeli bir değerlendirme getiriyor. Özellikle 2000’ler sonrası yaygınlaşan esnek, proje bazlı ve hızlı üretim modelleri başlangıçta olumlu bir potansiyel olarak görülse de zamanla bu yaklaşımların prekaryayı yeniden ürettiği, yapısal bir dönüşüm yaratmakta yetersiz kaldığı kabul ediliyor.

NGB’nin son katmanlarından biri de bilgi üretimi ve disiplinlerarası çalışma üzerine kurulu eleştiriler. Güncel üretimlerin yüzeyselleşmesi, araştırma söyleminin estetik bir forma indirgenmesi ve “proje” mantığının derinlikten yoksun kalması gibi meseleler tartışılıyor. Buna karşılık, sanatın tamamen ifade edilebilir, açıklanabilir ya da aktarılabilir bir bilgiye indirgenemeyeceği, belirli bir fazlalık, bir tür ifade edilemeyen tortu barındırması gerektiği ileri sürülüyor.

Bütün bu unsurlar bir araya geldiğinde, NGB’nin önerdiği çerçeve tekil ve kapalı bir model sunmaktan ziyade sürekli gerilimler içinde çalışan bir alanı tarif eder. Kurum gereklidir ama tamamlanmış değildir; sergi önemlidir ama yeterli değildir; yerel bağlam belirleyicidir ama kapalı değildir; alternatif üretim biçimleri gereklidir ama risk taşır. Bu nedenle söyleşi çözümlerden çok sorular etrafında ilerleyen, kendi içinde çelişkileri barındıran ve bu çelişkileri üretken bir alan olarak kabul eden bir düşünme biçimi önerir.

NGB’yi okurken, metnin yalnızca bir kurumsal tahayyül sunmadığı, SALT başta olmak üzere somut kurumsal pratikler içinde sınanmış ve hayata geçirilmiş müdahalelere dayandığı çok açık. Ancak bu tarih, bugünden bakıldığında, kendi sınırına çarpıyor ve güçlü bir kopukluk hissi yaratıyor.

Louis Althusser’in tarif ettiği anlamda kurumlar, yalnızca üretim yapan alanlar değil, ideolojinin yeniden üretildiği aygıtlardır. Bu açıdan bakıldığında, sanat kurumunu kendi başına dönüştürülebilir bir yapı olarak ele almak, onun bağlı olduğu daha geniş ideolojik ve yönetsel düzeni askıya almak anlamına gelir. Kurum dışsal bir yapıdan bağımsız değildir, o yapının içinde ve onun mantığıyla işler.

Vasıf Kortun’un SALT’la, Manuel Borja-Villel’in Reina Sofía ve MACBA ile kendi ülkelerinde gerçekleştirdiği dönüşümler, müze yapılarının kökten yeniden ele alınmasına yönelik güçlü girişimler olarak, dönemleri içinde gerçekten belirleyici ve ilerletici müdahalelerdi. Fakat bu müdahaleler büyük ölçüde kişisel irade, beceri, pozisyon ve dönemin konjonktürü üzerinden mümkün olmuş görünüyor.

Bu durum bana Türkiye’deki daha geniş siyasal kültürü de düşündürüyor. Çünkü Türkiye’de yalnızca kültür kurumları değil, siyaset de çoğu zaman yapılar ve programlar üzerinden değil, figürler üzerinden işliyor. Sağ siyasetin tarihsel olarak lider merkezli çalışması tesadüf değil. Lider burada yalnızca bir temsilci değil; çoğu zaman fikrin, programın ve hatta kurumun kendisinin yerine geçen bir figür olarak beliriyor. Parti ile lider arasındaki mesafe kapanıyor, yapı kişide cisimleşiyor.

Belki de bu yüzden Türkiye’de güçlü kurumlardan ziyade “güçlü liderler” konuşuluyor. Çünkü kuruma değil kişiye yatırım yapılan bir siyasal kültür içinde yaşıyoruz. Kurumların sürdürülebilirliğine duyulan güven zayıfladıkça karizmatik figür daha da merkezi hâle geliyor. İnsanlar programa ya da yapıya değil, onu “yapacak kişiye” inanıyor.

Bu açıdan bakıldığında, Vasıf Kortun gibi figürlerin belirli kurumlarla özdeşleşmesi de yalnızca kişisel başarı hikâyeleri olarak okunamaz. Tam tersine, bu durum aynı zamanda yapısal kırılganlığın bir semptomu olarak ele alınmalı. Zaten bu kişiler kurumdan ayrıldığında ve/veya konjonktür değiştiğinde yapıların hızla yeniden tanıdık bir zemine oturduğuna hep beraber şahit olmadık mı? (Bkz. SALT’ın deneysel tipografik sistemi Kraliçe’den logoya geçiş.)

Bu durum Manuel Borja-Villel’in işaret ettiği “henüz gelmemiş kurum” fikrini problemli hâle getiriyor. Üstelik Manuel Borja-Villel Avrupa bağlamında uzun bir kamu kurumsallaşma geleneğinin içinden sesleniyor. Avrupa’da müze ve kültür kurumları, bütün sorunlarına rağmen, uzun bir kamu müzeciliği, yerel yönetim desteği, kültür politikası ve hukuki çerçeve geleneği içinden şekillendi. Bugün özel finansman ve sponsorluk Avrupa’da da giderek artıyor, ancak bu artış çoğu zaman daha eski ve güçlü bir kamusal kurumsallaşma zeminine eklemleniyor. Vasıf Kortun ise Türkiye’den, modernizmin geç ve kırılgan bir zeminde inşa edildiği, özellikle son 25 yılda ciddi bir yozlaşma ve politik baskı altında kurumsallaşan bir bağlamdan konuşuyor. Türkiye’deki kültür kurumları, çoğunlukla özel sektör eliyle, devletin yönlendirdiği dar alanlarda şekillendi. Henüz gelmemiş ideal bir kurumdan bahsetmek, Türkiye ile Avrupa içindeki kurumsallaşma geleneklerini aynı düzlemde okumak, bu yüzden yanıltıcı olur. Dolayısıyla Manuel Borja-Villel’in “henüz gelmemiş kurum” fikri ile Vasıf Kortun’un Türkiye bağlamındaki kurum deneyimini aynı düzlemde okumak yetmez.

Mesele, ideal kurumun henüz kurulmamış olması mı, yoksa böyle bir kurumun en iyi ihtimalle bile nasıl sürdürülebilir olacağı mı? Bu soru sorulmadığında, “henüz gelmemiş” olan şey, farkında olmadan zamana ertelenmiş bir ideale dönüşüyor. Neredeyse beklenen bir şey hâline geliyor. Oysa elimizde bunun tersini gösteren yeterince deneyim yok mu? Godot’nun gelmeyeceğini [Samuel] Beckett’tan öğrenmedik mi? Üstelik Godot gelse ne olacak? Hadi diyelim, çok bekledik, çok çağırdık ve geldi. Bu yapısal koşullar altında Godot’dan bize hayır gelir mi? Başka bir kahramana ihtiyacımız var mı, sahi?

Nancy Fraser’ın da işaret ettiği gibi, kültürel alanlar çoğu zaman politik ve ekonomik alanlardan kopukmuş gibi ele alınır, oysa bu ayrım analitik olduğu kadar ideolojiktir de. Kültür alanına atfedilen özerklik, çoğu zaman onun etkisizleştirilmesinin de bir yolu hâline gelir. Sanat kurumu eleştirel olabilir, kapsayıcı olabilir, kolektif olabilir, ama bu özellikler, içinde işlediği daha geniş yönetim ve finansal çerçeve değişmeden kalıcı bir dönüşüm üretmez. Bu nedenle bana daha anlamlı gelen, kurumu kendi başına dönüştürülebilir bir birim olarak görmek yerine, onu daha geniş bir yapının parçası olarak okumak.

Bu noktada “daha büyük yapılar”dan söz etmek, soyut bir çağrı yapmak anlamına gelmiyor. Tam tersine, çok somut bir gözleme dayanıyor: Eğer bir kurumun yönetim biçimi, finansal bağımlılıkları, karar alma mekanizmaları ve kamuyla ilişkisi belirli bir çerçeve tarafından şekilleniyorsa, o çerçeve değişmeden kurumun kalıcı olarak dönüşmesi mümkün görünmüyor.

Bu durum, Michel Foucault’nun işaret ettiği gibi, iktidarın yalnızca merkezi bir yapı olarak değil, ilişkiler ağı olarak işlediğini hatırlatır. Kurum bu ağın dışında konumlanmaz, aksine onun bir düğüm noktasıdır. Dolayısıyla kurum içinde yapılan müdahaleler, bu ağın genel işleyişi değişmeden sınırlı kalmaya mahkûmdur. Bu yüzden kültür-sanat alanında kuruma atfedilen dönüştürücü rolün sınırlarını yeniden düşünmek gerekiyor. Kurum, kendi başına bir çözüm alanı değil, daha geniş bir yapının semptomatik bir uzantısı.

Tam da bu nedenlerle, “Kurum nasıl olmalı?” sorusu tek başına yeterli değil. Çünkü kurumun sınırı kurumun içinde çizilmez.

iktidar, İrem Günaydın, kitap, kurum, kültür, lider, SALT, sanat, Sezin Romi, üretim, Vasıf Kortun