Dar Geldi Sana Bana Karantina!

Bir gün gelir de dünya tertemiz olursa 
İsyan etmem bundan sonra 
Zamanın ruhuna 
—Teoman, “Elveda”, 2009

1974 tarihli Hayat dergisinin
“Müzik Stüdyosu Gibi Evler” başlıklı dosyasında yer alan bir fotoğraf;
Gönül Yazar evinde plak dinlerken,
kaynak: Eski Hayatlar

Ben Seni Unutmak İçin Sevmedim

‘Nisyan’, Arapça kökenli bir kelime, ‘unutma(k)’ anlamını taşıyor; Türkçe kaynaklardaki izi 1400’ler öncesine kadar uzanan ‘nisyan’ın –anlamını kanıtlamak ister gibi– bugün kullanılmayan kelimeler arasında yerini almış olması bana hazin geliyor. (Hakan Taşıyan was here!)

Ama bereket versin, birileri fi tarihinde ‘nisyan’ların bir kısmını, “Hafıza-i beşer, nisyan ile maluldür” [İnsan hafızasının kusuru unutkanlığıdır] deyimi aracılığıyla derin dondurucuda tutmayı akıl etmiş de, meraklısı bugün ihtiyaç anında kullanabiliyor. Gayri resmi karantina günlerinin de çok iyi gösterdiği gibi, gerek evimizdeki gerek de beynimizdeki derin donduruculardan başka sığınacak bir şeyimiz yok imiş meğer!

Çinli edebiyatçı Yan Lianke’nin, geçtiğimiz şubat ayında, Hong Kong Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’ndeki öğrencilerine –internet üzerinden– yaptığı “Koronavirüsten sonra ne olacak?” başlıklı konuşmanın dökümü, 21. yüzyılın önemli metinlerinden biri olarak arşivlerdeki/derin donduruculardaki yerini aldı.

Çincede “Hafıza-i beşer, nisyan ile maluldür” deyimine karşılık gelen bir ifade var olmadığından herhalde, uzun uzun Homo sapiens türünün unutkanlığından yakınan yazar, Covid-19 pandemisindeki insan unsurunun yakın geçmişteki AIDS ve SARS günlerini hatırlattığından bahsediyordu.

Kayahan’ın –1981 tarihli ilk LP’sine de
adını veren– “Canım Sıkılıyor, Canım” parçası, gayri resmi karantina günlerinin marşlarından biri olabilir.

Ortak, ulusal, etnik hatıralar oluşturmak için insanların hafızasının düzenlendiğinden / değiştirildiğinden / silindiğinden şikâyet eden Lianke’ye göre, bireysel bellekler –koronavirüsün küresel bir felakete sebep olduğu bugünlerde ve sönümleneceği sonraki günlerde– teker teker dile gelip, cesaretle hikâyelerini anlatmalıydı. Bu konuda da en çok iş, kendisi gibi kalem erbaplarına düşüyordu:

“Biz de, dökülen kana ve hayata dair belleğimizden vazgeçeceksek yazmanın anlamı ne? Edebiyatın değeri ne? Toplum neden yazarlara ihtiyaç duyuyor? [...] Gazeteciler tanık olduklarını haber yapmazsa, yazarlar anılarını ve duygularını yazmazsa, eğer toplumun konuşabilen insanları saf ve coşkun bir politik doğruculuğun peşinde duyduklarını aktarmak, okumak ve duyurmakla yetinirse, insanoğlu olarak dünyada yaşamanın anlamını bize kim anlatacak?”

“Gelin ortak hafıza, ulusal hafıza ya da etnik hafızadan değil, kendi hafızamızdan bahsedelim. Nitekim tarih boyunca ulusal ve ortak hafızanın bulandırdığı ve değiştirdiği de hep bireysel hafızamızdı. Günümüzde Covid-19 bir anıya dönüşmekten çok uzakken, etrafımızda zafer şarkıları ve galibiyet naraları duymaya başladık bile. Bu yüzden umarım sizin gibi Covid-19 felaketini yaşayan herkes hatırlayan, anılardan anı türeten insanlara dönüşür.”

Unut, Sevme Beni

Derin dondurucu ve kilere yığdığım yiyeceklerin son kullanma tarihlerini, gün içerisinde yirmi üç defa toplayıp çıkardığımı fark ettiğimde canım sıkıldı, canım. Salona geçtim. Sol kulağıma bir sigara sardım, ciğerlerime halel gelmesinden artık çok korktuğum için, dört beş gündür sigarayı kulak deliklerim aracılığıyla içiyordum. İlk zamanlar yalnızca sağ kulağımı kullandığımdan onda ufak bir duyma kaybı oluşmuş durumda. Ama değil hastaneye gitmek, evin penceresinden kafamı uzatmaktan dahi korkuyorum. Kibriti yaktığımda, her yanım Rebul kolonyayla ovulmuş olduğundan alev aldım. Banyoya zor attım kendimi.

Zoraki duştan çıkınca, çamaşır suyunda üç dört saat beklettikten sonra bir kenarda kurutmuş olduğum kahvenin birazını demledim. Elimde kupayla koltuğa oturdum, ilk yudumu alıyordum ki kapı çaldı. Yemek sipariş ettiğimi hatırladım, kurye aşağıda beni bekliyordu. Paniğe kapılmayacaktım; kelimenin tam anlamıyla, elimin ayağıma dolaşması bir facia olurdu... Evin kapısını sırt kaşıyıcı ahşap çubuğumla açtım; bu konuda ustalaşmıştım. Amuda kalkmış bir şekilde kapıdan yemeğimi aldım, ellerimi böyle işlerde kullanmayı bırakalı çok oluyordu. Kurye de alışık olduğundan bir sorun yaşanmadı. Ama o şekilde etrafımı ters gördüğüm için, yine pos cihazındaki 6’yı 9 ile karıştırdım.

Tual 2005 albümünde yer alan “Deliriyorum” parçası, gayri resmi karantina günlerinin bir başka marşı olabilir.

Ayaklarımı Boğaziçi marka kolonyayla sildikten sonra suşiyi paketinden çıkarıp, deterjan bölümüne bol soya sosu koyduğum bulaşık makinesine attım, yemeğim yarım saat sonra hazır olurdu. Bluetooth hoparlörden (üzgünüm, JBL Go değil!) yayılan “Dışarıda mevsim baharmış / Gezip dolaşanlar varmış / Günler su gibi akarmış / Geçmiyor günler geçmiyor” sözlerine sahip parça eşliğinde, bir süre pencereden sokaktaki insanları seyrettim. Ardından koltuğa oturup kahvemi içmeye başladım, yan tarafımda üst üste duran kitaplara baktım. Cioran’ın kitabı Çürümenin Tarihi’ni elime alıp karıştırdım, daha önce altını çizdiğim bir bölüm dikkatimi çekti; Yan Lianke’nin ‘unutma, unutturma’lı tavsiyelerinin tam tersini işaret ediyordu:

“Ve geçmiş üzüntülerimizin tamamını mevcudunda bulunduran, mucizevi bir şekilde güncel bir hafızamız olsaydı, böyle bir yükün altında çökerdik. Hayat, ancak muhayyilemizin ve hafızamızın zayıflıklarıyla mümkündür.”

Sıkıldım. Mustafa Sandal’ın, karantina başlamadan önce satın aldığım Beni Ağlatma adlı otobiyografisini elime aldım bu sefer. Tam okumaya dalmıştım ki, kankam Duygu’dan (Özaslan olan; tanıyorsunuz, nevzuhur ünlülerimizden!) mesaj geldi. “hu hu özgünn!! quentin karantinoo nasıl gidiyo cnm, umarım evdesindir :))” diyordu. Heyecanlandım ama belli etmemeye çalışarak ve tabii ki gülücüğe odaklanarak “Sakin ol champ, tabii ki evdeyim! Karantina güzel gidiyor şimdilik. Evdeyim. Ya seninki, umarım sıkılmıyorsundur? Evdeyim :-p” diye yanıtladım, gelen cevap beni ağlattı:

bazen sıkılıyorum... bazen bayağı keyifli vakit geçiriyorum evde... yakın arkadaşlarım gelip gidiyor, bir sürü şey izleyip okuyorum, yazıyorum

2010 tarihli “Dar Geldi Sana Ankara” parçasıyla, yazının başlığı için ilham, karantina günleri içinde de yaşama aşkı veren Ankaralı Namık notalar içinde uyusun… Üzerimizde emeği büyük.

hafıza, karantina, koronavirüs, müzik, Özgün Çağlar