fotoğraf:
Melis Cankara
Ev Hangisinden Mürekkep: Biriktirilenlerden mi; Sahip
Olunanlardan mı?

Kökü var mıdır insanın da, bitki gibi? Neresidir evi? Yerleşememek bir seçim midir, bir arıza mı? Bu dünyanın hangi köşesi bizimdir ya da bir yere ait olmak gerçekten mümkün müdür? Bıraksanız sabaha kadar sorarım; bilsem… Bilsem, bu sayfanın başında işim ne?

Kimileri kolilere, raylara, bavullara meyyal bu hayatta. Onlar bir türlü oturamazlar, oturdukları yere. Tam “oh” diyecekken, “ah” deyiverirler! “Hah işte burası” derken, orada bulurlar kendilerini. Neufert bilmez, onlar bilir uçan halının minimum ölçüsünü ve dahi oturum için gerekli çekme mesafesini! Coğrafyanın meşhur nerelisin sorusuna, şurada doğdum / burada yaşıyorum / ailem orada vs. derler en fazla. Ama işte nihayetinde, ayakları da bir ‘yere’ basar. Kendimi bildim bileli, dünya böyle bir yer benim için. Aidiyet ise ara sıra, sevdiğim yerlerde, oynadığım masum bir oyun.

Mektup

Mevzuya dair hatırladığım ilk hikâye, İstanbul’da vuku buldu. Şişli’de bir apartmanda yaşıyorum. Merdivenleri çıkarken Ankara’dan gelmiş mektubu buluyorum. Sevinçle eve girip, mektubu okuyup oturma odasındaki sehpanın üzerine bırakıyorum. Sonra içeri geçip başka işlerle meşgul oluyorum. Ancak saatler sonra fark ediyorum, o mektubu sehpanın üzerine koyup işime devam etmenin benim için ne anlama geldiğini. Mektubu evin herhangi bir yerine rahatlıkla koyabilmenin ne demek olduğunu: Burası, bu nokta, hatta sadece mektubun kendisi benim, o kadar! Ne fazlası, ne eksiği. Aslında o evde tek başıma yaşamıyordum. Yine de, bu görünmez mahremiyet ve akabinde gelen aidiyet sınırı benim içimi ferahlatmaya yetmişti o zaman. “Burası benim” diyebilirdim, ta ki gecenin bir yarısı eve alı al, moru mor gelen ev arkadaşımı görene kadar. “İyi misin?” sorusuna aldığım cevapla irkildim: “Yanlış otobüse binmişim, orada indim, şuradan yürüdüm, şöyle kayboldum, böyle mahvoldum.” Çok değil iki gün önce, birbirimizi ilan yoluyla tanıyıp ev arkadaşı olmuştuk. Evet aynı üniversitede okuyorduk ve aynı çatıya evim demeye çalışıyorduk. Ben mektubumu sehpanın üzerinde bırakırken, o kan ter içinde evim dediği yerin yolunu bulmaya çalışıyormuş. Onun yerine kaybolan ben de olabilirdim, ikimiz de yeniydik. Yine de, o gün bugündür her şeye rağmen, ben ulaşamasam da mektubun ulaşabildiği yerdir benim için ev!

Bilet

Birkaç hafta önce çok sevdiğim arkadaşlarımdan biri geldi ziyaretime. Aslında amaç, beni ziyaret değil tabii: Konser şahane. Sabah saat altı, gece bilmem kaç, uç uca eklenen, o kadar saat ne konuşulduğu meçhul günlerin ardından son zamanlarda ne olup bittiğinin detayını bilmesek de, iyi biliriz birbirimizi. Ortaokuldayken tesadüf etmişiz önlü arkalı sıralara. Lisedeyken hayranıydık, uzun ve bakımıyla hepimize şapka çıkartan saçlarının. Birlikte büyüdük, önce insan boyunda vanalar tasarlayan bir mühendis oldu, sonra saçlarını kesti, yetmedi baba oldu. Hep birlikte değiştik. Değişip değişip, güzelleştik elimizden geldiğince. 90’lı yıllar İzmir’inin en sıkı death metal takipçilerindendi. Zamanla bu da değişir sandık, değişmedi. Müzik zevki zenginleşti, ama mevcut tutkularını da bırakmadı. İtiraf etmeliyim ki, her şeyin değiştiği bir dünyada bu tutkusunu sürdürüşü benim için çok kıymetli. Bir geldiğinde ufaklığın —bence— tuhaf grup tişörtleri üzerindeki kayganlığa kafasını tatlı tatlı koyuşunu anlatmıştı ki; kendi tuhaflığımdan utandım. Neyse, geldi bizimki konserine gitti, muhabbetimizi ettik; bir ara sahneye çıkıp izleyicilerin arasına atlayışını anlattı iştahla. Şaşkın gözlerle dinleyip, bir sonraki konser için mini-video siparişimi vermeyi ihmal etmedim. (Ne yapalım, bu da benim cehaletim.) Çok değil, bir gün sonra arayıp unuttuğu bir şeyi sordu: Acaba konser bileti benim evde olabilir miymiş? Bilet evde değil, onu biliyorum da; sadece emin olmak için, tekrar sordum: “Oğlum sen o konsere gidip, insanların üzerine atlamadın mı, neyin bileti?” Sonrası zaten kahkahalar…

İşte, ev dediğimiz tam da böyle bir şey: Başka bir yerde unuttuğumuzu biriktirdiğimiz yer!

Kirli Çamaşırlar

Başlığın iddiasına aldanmayın, yıllar yine Şişli yılları ama bu kez yalnız yaşıyorum. Kardeşim gelip gidiyor hatırı sayılır sıklıkta. O gelip gittikçe, evde kendisine alan açıyorum kendimce. Geliş gidişler türlü muhabbetlere gebe. Sürüklenen valizin çektiğinden ben yoruluyorum: “Muratiko, al bu raf senin olsun, bir şeyler koyarsın.” Valizde sürüklenen çamaşırlar, derken bir küçük “raf”, derken bir çift terlik, derken “bunlar burada kalsın”; kalsın canım. Bir süre sonra dalgasını geçmeye başlıyoruz ebedi göçebeliğimizin. Banyoda bir diş fırçası, 5 puan; gardıropta bir raf, 10 puan; evde bir çift terlik, 20 puan ve derken —beni can evimden vuran— kirli sepetinde bir don, 50 puan! Kirli sepetindeki çamaşır, yerleşikliğin şahikası! Ona çok sözüm yok.

Yıllar yine geçiyor, türlü göçebeliklerle sınıyorum kendimi. En çetini tabii Girit’te; bence arızanın başladığı yerde. Venedik Dönemi’nden kalma, balkonlu bir evde yaşıyorum. Evin konumu, durumu, ücreti, sahibi, her şeyi çok güzel. Tek kusuru: Olmayan çamaşır makinası! Kolayca beceririm sandığım zamandan bir küçük not, eve ve sahip olmaya dair:

“Melo versus Oya Laundry!
Elde çamaşır yıkayınca insan sahip olmanın boktan bir şey olduğunu daha iyi anlıyor: Hiçbirine gerek yokmuş! Zira biriktirme korkusuyla hep aynı şeyleri yıkarken buluyorum kendimi.
Oya Laundry’nin* şokunu da henüz atlatabilmiş değilim, gelmeyin üstüme! İki don, bir fanila kâfiymiş. Oradan oraya taşınan valizler falan hep boşunaymış: Valizi, donu bir kenara bırak; kendini götür gittiğin yere ey insan!”

Hâl böyleyken ev denilen nane acep hangisinden mürekkep: Biriktirdiklerimizden mi, sahip olduklarımızdan mı?

* Muhtemelen askerlik hizmeti yapanların müşterisi olduğu, ilginç müessese. Bir aciliyet ve mecburiyet anında internet yoluyla buldum. Çamaşırların üzerinde zeytin yiyen işletmeciye rağmen, içeri girdikten sonra vazgeçmenin nezaketsizlik olacağını düşünüp, aklımdaki soruları bir bir gömdüm. Birkaç saat sonra da çamaşırlar çöpe, ben adaya...

ev, göç, Melis Cankara, yer