Melis Cankara arşivinden
‘İhtiyaç’ Molası

“Yol, iki yer arası değildir -
yer, iki yol arasıdır.
*
Yola çıkan kişi,
bir yerden kalkıp bir yere ulaşmağa çalışan
değildir - yolu yürüyendir.
*
Yer görelidir; mutlak olan, yoldur
- ya da, yürümek...”1

Otelin önünde otobüsten indik. Resepsiyonda gülen bir yüz karşıladı: “Saat 23:00’te sizin için bir akşam yemeği hazırlanacak.” Yüzüme asılı “ayıp olmasın” gülümsemesiyle o beylik cümleyi kurdum: “Şu anda tek ihtiyacım olan şey sıcak bir duş ve temiz bir yatak” deyip, teşekkür ettim. Odaya çıkıp eşyalarımı sağa sola atıp, bir duş aldım. Önce yatakla bakıştık; yorgundum. Duşun verdiği rehavete rağmen yarın ne olacağı belli değil, aşağıya inip yemek yesem hiç de fena olmaz diye düşündüm. Üstelik Yunanistan sınırları içinde epey makul bir akşam yemeği saatiydi. Koridorda, ilk Yunanistan seferi hüsranla sonuçlandığı için ne yapacağını şaşırmış, Slovak bir kadınla karşılaştım. Yemeğe inip inmeyeceğimi sordu; birlikte salona indik.

Ve sofra! Birbirini hiç tanımayan on bir kişi için hazırlanmış bir yuvarlak masa; mezesiyle, ana yemeğiyle ve bittabi içkisiyle… Önce uzun bir sessizlik, herkes ne içeceğini söylüyor sırayla. Evet, içmemiz lazım: Hem şaşkınız, hem yorgun. Servis başlayana kadar karşılıklı bakışmalar… İlk soru kimden geldi, bilmiyorum. Ama otelin bomboş yemek salonunda yankılandı: “Siz niçin Girit’e gidiyorsunuz?” Aslında di’li geçmiş zaman. Gidecektik de gidemedik, kaldık Selaniklerde hava muhalefetinden. “Ben Girit üzerine bir araştırma yapıyorum, Selanik’te de bir danışmanım var; bugün onu ziyaret ettim, üstelik bu yol İstanbul’dan gitmek için hayli hesaplı… Ya siz?” Biz aslen Giritliyizlerden, tatil için Girit’e giden turistlere, iş için ya da günübirlik alışveriş için Selanik’e gidip otele mahkûm kalan Giritli anne-kıza herkes sırayla hikâyesini anlattı. Anlatıldıkça masa şenlendi, herkesin keyfi yavaş yavaş yerine geldi, belirsizlik yerini tatlı bir meraka bıraktı.

Ertesi sabah otelden sadece üç kişi Girit’e uçabildi. Ada’nın doğusuna olan uçak biletini batısıyla değiştirmek isteyen Giritli anne-kız ve ben. Çocukluğum boyunca reddettiğim Giritliliğime o gün ikna oldum. Kallia ile o yolculuk sırasında arkadaş olduk ve o bulanık akşam yemeği zihnime yolun-yolculuğun hepsinden çok, hayatın ne tür bir şey olduğunu kazıdı… O gece, Girit’e gitmeyi planlayan on bir kişi havanın azizliğinden birbirimizin hikâyelerini dinleyip, kendi hikâyelerimize mesafelendik!

Ben yolu-yolculuğu bunun için seviyorum en çok, ki aslında belli başlı üç sebepten yola çıkarım. Ya iş vardır, ya düğün-dernek ya da bir arkadaş görülecek. Tatil diye uzaklaşma çapım bellidir hep. Bellidir ki, bu üçünden birini kaçırmayayım! Nedeni ne olursa olsun, ancak kendine mesafelendiği zaman gerçek anlamda yol alabildiğine inanıyorum insanın. Mevzu kendini bir yere götürmek değil de, gittiği yeni yerden bakabilmek gibi geliyor bana daha çok. O yüzden ne iyi bir turist sayılırım, ne de iyi bir rehber; hatta birçokları için de başa gelebileceklerin en kötüsüyüm. Yolculuk yazının bizatihi kendisi gibi… Her ikisi de, niyetiyle birlikte başlatır sorgulamayı. Yazdıkça ve yol aldıkça konuşulan ‘dil’ ya savrulur ya da yerine oturur.

Her yolculuğun yerinden oynattığı ilk kavram ‘ihtiyaç’tır. Yanıma neler alayımla başlar; çünkü fazlası yorar, eksiği zorlar. Bu kadarıyla kalsa yine iyi, gidilen yerden aynı valizle dönebilen her zaman alkışı kapar. “Buna ihtiyacım var mı?” sorusunu sorabiliyorsak ne âlâ! Kimbilir en son ne zaman kullanıldı ihtiyaç böyle bir cümle içinde? Anlamını çoktan yitirdiğinden şüphelendiğim iki kelimeden birisi ihtiyaç, diğeri de leke… Leke konusuna şimdi girmeyeceğim, ama en son ne zaman bir şeye gerçekten ihtiyacım olduğunu hatırlamıyorum. Sadece bu yazıyı yazarken bile, saçma sapan bir sürü şeyi ihtiyacım olduğu inancıyla aldığımı söylememe gerek var mı bilmiyorum. Bu noktada Cemal Kafadar’ın Kendine Ait Bir Roma kitabında vatan için sorduğu kritik soruyu sorasım var: İhtiyaç “mefhum mudur, mevhum mu?”2 Yani çok kabaca, ihtiyaç fehm edilmiş, kavranmış bir şey midir; yoksa vehm edilmiş, uydurulmuş bir şey midir? Görünen o ki, dünya üzerindeki yolculuğumuz sırasında ironik bir şekilde ‘ihtiyaç’ uydurulmuş bir kavram hâline gelmiştir.

Değil mi ki artık topluca bir bulutun içinde yaşıyoruz, o zaman daha çok boş alana ihtiyacımız var; ya da belki ihtiyacımız olan tek şey: Bir tür ‘ihtiyaç’ molası!

1. Oruç Aruoba, yürüme, Metis Yayınları, s. 123/1, İstanbul, 2017.

2. Cemal Kafadar, Kendine Ait Bir Roma: Diyar-ı Rum’da Kültürel Coğrafya ve Kimlik, Metis Yayınları, s. 22, İstanbul, 2017.

ihtiyaç, Melis Cankara, yazmak, yer, yolculuk