Bir İşteş Fiil:
Dokunmak

Zor bir yazı olacak, biliyorum. Üstelik bu hikâyede bilmediğim çok detay var. Bildiğim kadarını dilim döndüğünce aktaracağım. 97’de ailemden ayrılıp İstanbul’a geldiğimde Şişli’de yeni bir ailem oldu: Çerezolar. Tanışıklığımız doğumuma denk olsa da yıllar sonra yeniden bir araya geldiğimizde çok şey değişmişti. Büyük kızları Ekin ve Elif yurt dışındaydı, küçük kızları Burçak aramızdan ayrılalı iki yıl olmuştu. Yuvarlak cam bir masanın etrafında toplandık. Geceler, günler boyu konuştuk, uyanıp kahvaltı ettik, üniversiteye kaydımı yaptırdık, yemek yedik, kadeh kaldırdık, sarıldık, güldük, sarıldık, ağladık. En zor zamanlarımda hep yanımda oldular, en mutlu zamanlarımı da birlikte kutladık. Bir gün canımız Şenay geldi. O da oturdu masaya. Masanın etrafında iki ayda bir doğum günlerimizi kutladık. Memo, her fırsatta fotoğrafladı bu anları, arkalarına tarihleri de not ederek. Kendi başıma eve çıkmak istediğimde bir hafta konuşmadılar benimle. Neyse ki, tam karşılarındaki daireyi tuttuğumu öğrendiklerinde barışmak zor olmadı. Masanın yeri değişti arada, ama bizim yerlerimiz değişmedi. Ekin’le Elif geldi; masa hepten şenlendi. Gece yarıları canımız patates kızartması çekti; Aylacığım hiç üşenmedi yaptı, yedik. Şenay’ın iş çıkışı getirdiği kurabiyeleri yuttuk çayla. Sohbet ettik, su içtik. Kahve içtik, fal baktık. Mezun oldum. İlk iş görüşmesinin ertesindeki mutlu telefon geldiğinde yine bu masanın başındaydık. Mutlu olmak için de üzülmek için de yeterince sebebimiz vardı. Çerezoların herkese açık cömert sofrasında ömrümün üçte biri geçti. Önce onlar ayrıldı Şişli’den, peşleri sıra da Şenay’la ben. Ev bir süre durdu, birkaç yıl önce tamamen boşaltmaya karar verdiler. Taşınmalar bana hep hüzünlü ve zor gelir. Yanında olmak istedim Ayla’nın ve bir gün eşlik ettim ona. Elden çıkarması gerektiğine inanıp kıyamadıklarının bir kısmını aldım. İlk aklıma gelen iki parçayı söylesem durumun garipliği daha iyi anlaşılır sanırım. Biri sabahları kahve içmek için kullandığım iki kulplu küçük bir fincan, ki sonradan Gorbon-Işıl imzalı bir baharat takımının kapaksız kalan son parçası olduğunu öğrendim; diğeri de 80’lerde çocuk olanların çok iyi hatırlayacağı plastikten üretilmiş vampir takma dişleri. Masa ve sandalyeler, Çerezoların Beykoz’daki evine taşındı. Masa, hepimiz için önemliydi; öyle ki Memo her fırsatta iyi bir tasarım olduğunun altını çizerdi. Biz de değer verirdik, çünkü dokunurduk.

***

6 Ağustos Pazartesi sabahı 07.45’te Capitol alışveriş merkezinin önündeyim. Trafiğe takılma korkusuyla biraz erkenci davranmışım. Kendime merdivenlerde bir yer edinip Beysun Mert’i beklemeye başlıyorum. Yirmi dakika sonra buluşup, tanışıyoruz. Avrupa yakasından gelecek ekibi beklemek üzere bir kafeye oturup, çay içiyoruz. Sohbet başlıyor, birbirimize sorular soruyoruz. Derken Yonca Zenger, Güler Umur ve Pelin Derviş’ten oluşan Avrupa yakası ekibi de geliyor ve peşlerine takılıp konuşmaya arabada devam ediyoruz. Beysun Hanım’ın enerjisi çok yüksek, tatlı tatlı anlatıyor Yılmaz Zenger’le olan tanışıklığını ve birlikte yaptıkları işleri. “1995 yılında Tütünbank’ta (sonradan Yaşarbank oldu) çalışmaya başladım. İlk iş olarak Harbiye şubesini projelendirmemi istediler. Bankanın mülkiyetinde olup defalarca projelendirilip hiçbir zaman uygulaması yapılmayan Harbiye şubesi, yine yapılmayacak bir ‘öğrenme projesi’ olarak bana verilmiş. 6 metre genişliği, 45 metre derinliği, tuhaf kat düzenlemeleriyle, ışık almayan tünel gibi bir mekândı. Benim projemi uygulamaya karar verdiler. Kat iniş-çıkış noktalarını değiştirip, üstü teras olan bölümde çatı ışıklığı önerdim. Mekânın tam orta yerinde üç kolon öylece kaldı. İkisini birleştirip oturma köşesi yaptım. Üçüncüye de ‘Sen, kolon değil, heykelsin’ dedim ve Yılmaz Zenger ile o kolonu heykele dönüştürdük. 2010’da baktığımda, mekân hâlâ değiştirilmeden kullanılmaya devam ediliyordu.”1 Hikâyelerin peşi sıra Sancaktepe’ye, Yılmaz Zenger’in atölyesinde başka bir dünyaya varıyoruz. Bu buluşma, SALT Araştırma Mimarlık ve Tasarım Arşivi kapsamında yürütülen arşiv çalışması paralelinde, Kalebodur’un desteğiyle Studio-X Istanbul tarafından hazırlanan serginin önemli adımlarından birisi. Sonrası malumunuz sergi ve SALT’taki seçki sevgili Pelin Derviş önderliğinde yürütülen hummalı bir çalışmanın ürünü. Peki, Şişli’deki hikâyeden buraya nasıl geldik? Cevabı karışık, ama belki biraz da Beysun Mert’in aracıyla.

Arşivde Yılmaz Zenger’in akıl almaz çeşitlilikteki üretimini incelerken gözüme bir cam masa ve sandalye takımı çarptı. Fotoğrafı hemen Çerezolara gönderip, tanıdıklığını sorguladım. Çerezoların Derin Design’dan aldıkları takımın bir versiyonu olduğu aşikârdı. Tasarımcının adını söylediğimde ise hep birlikte başka bir yere ışınlandık. Çünkü Yılmaz Zenger, Çerezolar için küçük kızları Burçak’ın başucunu tasarlayan mimar. O güne kadar bunu ben de bilmiyordum. Tanışıklıkları ise, Zenger’in Harbiye’de bir banka için yaptığı üretimi görüp etkilenmelerine dayanıyor. Hemen tasarımcısının kim olduğunu öğrenip peşine düşüyorlar ve en az kendileri kadar cömert Zenger’in Gümüşsuyu’ndaki atölyesinde buluşuyorlar…

“Mobilyalar bedensel ilişki kurduğumuz nesnelerdir ve başarılı bir ilişkinin en temel kuralı karşı tarafı anlamaktır.”2 Zenger bu açıklamayı çok başka bir bağlamda yapmış olsa da, Çerezolarla olan ilişkisinin iyi bir özeti olduğunu düşünüyorum. Çünkü o zaman bilmeseler de tanışıklıkları Gümüşsuyu’ndan önce Şişli’deki cam masaya dayanıyor.

Farkında olmadan bize dokunan pek çok nesneye dokunduğumuzu düşünürüz. Yani dokunmak, sanıldığının aksine, epey işteş bir fiil.3 Tüm sözlüklerden kaçak ölümse, hayatın orta yerinde.

_

{fotoğraflar: Melis Cankara arşivi}

1. Pelin Derviş’in Beysun Mert ile 18.07.2018 tarihinde yapılan söyleşinin video kaydından alıntıları ve onlara Yılmaz Zenger’in vefatının ardından eklenen notları içeren sergi metni: Yılmaz Zenger İçin Metinler Vol. III.

2. Umut Şumnu, “Yapıtlarımı Biçimler Değil Duygular Etkiledi”, içmimar, sayı 39 (2015): 56–60.

3. TDK: isim, dil bilgisi Bir işin birden çok özne tarafından karşılıklı, ortaklaşa yapıldığını belirten fiil, işteş, müşareket fiili.

dokunmak, masa, Melis Cankara, mobilya, tasarım, Yılmaz Zenger