fotoğraf: Melis Cankara
Yanya ya da
Yoklukla
Varlık Arasında

Tuvaletten çıkarken karşılaştığım papaz vesilesiyle kapıdaki tabelayı tekrar kontrol ettim; hayır, yanlış yerde bulunan oydu. Sanırım ben de o an anladım doğru yerde olduğumu! Dişlerimi fırçalayabilmiş olmanın mutluluğuyla hastaneden çıktım. Sabah uyanıp suyun hâlâ kesik olduğunu görünce, hiç olmazsa yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçalayabilmek için soluğu hastanede almıştım. Tabii içimden şöyle demeyi ihmal etmeden: Eğer hastanede de sular kesikse, bitmiştir, o zaman dönersin gerisin geriye…

Yaklaşık on beş saat süren kara yolculuğunun sonunda kampüse vardığımda sular kesikti ve kaloriferler çalışmıyordu. Aylardan ocaktı ve yorgunluktan fazla mızıldanacak hâlim yoktu. Aslında mızıldanacak kimsem de yoktu; oda arkadaşım henüz gelmemişti. Ortalıkta alışveriş yapılabilecek herhangi bir büfe ya da market yoktu. Bir güzel yokluklar şehrine gelmiştim, üstelik kendi ellerimle! Taksiye yolu tarif etmemi sağlayan üniversite hastanesini saymazsak, etrafta pek bina da yoktu. Kaldığımız yurt yapısıyla onun tam karşısında bulunan eğitim yapısı, kampüsün merkezine yaklaşık yarım saat yürüme mesafesindeydi. Aşağıya inip, binanın girişindeki lobimsi yerde oturdum. Elbet birileri buradan geçecekti ve evet, pek tabii bana yardımcı olabilecek bir yetkili de yoktu. Kalacağım odayı nasıl bulduğumu hatırlamıyorum doğrusu; büyük ihtimalle önceden bildirmişlerdir e-mail’le… Gitmeden önce gerçekleşen ve şaşırtıcı derecede detaylı bilgi içeren tuhaf yazışmalara ancak orada anlam verebildim. Çünkü bu topraklarda pazar günleri tüm ülke adeta ölü taklidi yapar, her yer kapalıdır ve o tatil istisnasız herkesindir. O gün neyse ki bunu öğrendim ve kimbilir daha neler öğrenecektim yerlilerinin tabiriyle Yunanistan’ın en görkemli şehri olan Yanya’da.

Hayli çetin geçen bir haftanın sonunda, yani doğru yerde olduğumu anladıktan yaklaşık beş gün sonra, bu yokluklar şehrinde yapılabilecek en iyi şeyin Yunanca öğrenmek olduğuna kanaat getirip; geri dönmemeye karar verdim ki, zaten tam da bunun için oradaydım! Üstelik insan ‘geri dönmeme’ şansını gittiği her yerde verebilmeli kendine! Aksi hâlde, ne yerleşmek mümkün ne de tanımak bir şehri. Gerçi orada kaldığım altı ay boyunca oda arkadaşımla ürettiğimiz, “Bir şey olsa ve burada kalmak zorunda olsak ne yaparız?” başlıklı distopyalar neredeyse hemen her akşam bizimleydi. Yine de o altı ayın sonunda bu ilginç şehri bırakmak hiç de kolay olmamıştı.

Yunanistan’ın kuzeybatısında bulunan Epir bölgesinin en büyük şehri olan Yanya, diğer Yunan şehirlerinin aksine, deniz kıyısında değil. Yine de, Arnavutluk sınırındaki şehrin en yakın liman olan İgoumenitsa’ya mesafesi 80 km. 2012’de nüfusunun 120.000 civarı olduğu konuşuluyordu ki, programa Türkiye’den katılanlarla bu şehrin geldiğimiz yerdeki karşılığını bulmaya çalışırdık hep ve bu karşılaştırmayı her zaman başka bir parametre üzerinden yapardık: Bazen nüfus, bazen iklim, bezen coğrafya, bazen de kültürel olarak. Gerçek şu ki, birçok açıdan yakın olduğumuz Yunanlardan epey keskin başka bir çizgiyle de ayrılıyoruz. Kanımca, nüfus, iklim ve coğrafya benzeri yakınlıklara rağmen hiçbir Yunan şehrinin Türkiye’deki kültürel karşılığını bulmak mümkün değil, hele de Yanya gibi Yunanistan için büyük ama Türkiye için küçük şehirler söz konusu olduğunda.

Peki nedir bu şehri özel ya da kendi deyişleriyle görkemli kılan? Şüphesiz bu özellikler herkese göre değişebilir ama ilk karşılaşmadaki yokluklar, bir süre sonra Yanya’yı bana daha çok sevdirtti. Yanya’da turistik hiçbir şey yok; deniz yerine içine girilemeyecek kadar yeşil bir göl olduğunu düşünün her şeyden önce. Gölün ortasında küçücük bir ada, balıktan ziyade kurbağa bacağı yenilen ve etrafında dağlar, karları hiç eksik olmayan. Kışın buz gibi bir hava ve dört mevsim yağmur ekleyin üzerine. İnsanın içine çeke çeke bitiremeyeceği kadar temiz hava bu iklimin en doğal sonucu. Aslında olağandışı hiçbir şey içermeyen bu şehrin en büyük özelliği karşı konulmaz doğallığı sanırım. Yanya’da uzo içildiğini neredeyse hiç görmedim, en azından yerliler tercih etmiyor. Üzüm cibresinin %40-45 oranında alkolle karıştırılıp bir kere damıtılmasıyla elde ettikleri çipuro başlıca içecekleri ki; kelimenin kökeni de Türkçe “cibre”den geliyor. Anason, şeker vb. hiçbir katkı maddesi içermeyen bu içki de doğallığın bir başka boyutu. Komşu şehir Selanik’te anasonlusu daha çok tüketilse de Yanya’da öylesinin pek yüzüne bakılmaz. İçebilirseniz çok seversiniz, içemezseniz de seveceğiniz başka bir Yunan içkisi mutlaka bulursunuz. Benim en az çipuro kadar sevdiğim bir başka durum da onun servis edilişi. Bazı tavernalarda tek tek meze seçmek yerine kendinizi mutfağa teslim edersiniz. Söylediğiniz her yüzlük karaf için sürpriz bir meze gelir ve bu sürpriz gece boyu devam eder. Soğuklarla başlayan mezeler, ara sıcaklarla ve nihayet sıcaklarla sürer. Adeta mutfak midenizin ritmini tutar. Dahası, küçücük bir tavernada “Acaba şimdi ne gelecek?” diye merakınızdan içerken, mutfaktan önlüğüyle bir teyze çıkıp yediklerinizi beğenip beğenmediğinizi sorar aniden. Şehrin bir başka tuhaflığı da kapitalizmle kurduğu ilişki. Örneğin, bu küçücük tavernanın beş masası olsun, havalar ısınıp da mevsim güzelleştiğinde o beş masa dışarı çıkar; kapı önünde hizmet verir. Oysa bu taverna başka bir yerde olsa, yazın dışarıya çıkan beş masanın yerine içeriye beş masa daha konulur. Personel ya artırılır ya artırılmaz; yemek kalitesi de zaten mekân bir kere popüler olduktan sonra kimsenin umurunda olmaz. Şahsen benim Türkiye’den, özellikle de İstanbul’dan, aşina olduğum manzara budur. Ama Yanya öyle değil işte, güneşi olmadığı gibi bu türden dertleri de yok. Mevzu başka; Yanya’da kötü yemek ağızdan yanlışlıkla çıkmış bir küfür gibidir, kolay kolay rastlanmaz.

Nefes almayı öğrendiğim bu şehir, bana göre, güzel varlığını yokluklara borçlu. Ortalıkta kafanızı meşgul edecek ıvır zıvır yok, ki ancak o zaman idrak etmek mümkün nerede olduğunuzu. Tırmanmak için baharda yemyeşil, kışın karlı dağlar, içinize çekmek için buz gibi ve tertemiz bir hava, mis gibi yiyecekler ve katkısız içkiler bu gökyüzünün altında. Her türlü popüler imgeden azade, kendi sesinizi duyabildiğiniz bir yer. Yine de, tüm bu yokluğa teşneyseniz bile, Yanya’ya akın etmeyin. Bir gün doğallıkla içinden geçin; bu şehre yakıştığı gibi… Hem anlarsınız da: Varlığa mı meyyalsiniz bu hayatta, yokluğa mı; ya da hangisi gerçek varlıktır?

{fotoğraflar: Melis Cankara}

Melis Cankara, Yanya, yer, Yunanistan