aklı bir karış adada
Komşular:
Uzaktan Yakına

Sokağın köşesine gelince durdum. Sağ ayağımı kaldırımdaki girintiye yerleştirdim. Telefonumu çıkardım. Kamerayı dik tutup, deniz ayakkabılarının asılı olduğu demirden gride yakınlaştırdım ve “şlak-şlak!” Bazen tek bir kare, bazen de birden fazla. İki ay boyunca her gün enstitüden eve dönerken bu hareket dizisini tekrarladım. Sanırım ilk fotoğrafı, kullanımını ilginç bulduğum bu demirden nesnenin ne olduğunu birilerine gösterip sorabilmek için çektim; sonraki birkaç gün de bunun anlık ya da geçici bir kullanım olup olmadığını anlamak için. Bu arada, Resmo eski şehirde çok sayıda bulunan bu tuhaf nesnenin diğer sakinlerce nasıl kullanıldığını gözlemlemeyi de ihmal etmedim tabii. Ne işe yaradığını sora sora bir türlü çözemediğim bu ‘şey’ bazı esnaf tarafından teşhir amaçlı kullanılsa da gerçek amacının bu olduğunu hiç sanmıyorum. Muhtemelen bu durum, artan turizmle gelişen yeni bir kullanım biçimi. Sıkça karşılaştığım bir başka kullanım biçimi de çiçeklik, belki de daha doğrusu bir tür bitki tutacağı. Eski şehirde sokaklar dar ve taş kaplı olduğu için ağaç yetişmesi pek mümkün değil; parseller genelde küçük olduğu için avlusu, bahçesi ya da terası olmayan evlerde çiçek yetiştirmek de öyle. Bu ikili sıkıntının bir çözümü olarak eski şehrin sokaklarında orta boy saksı bitkileri ve begonvil gibi sarmaşık çeşitleri çokça karşımıza çıkıyor. Şehrin sakinleri, ince gövdeli sarmaşıkları bu demirden nesnenin içinden geçirerek sokağa taşmalarını engelliyorlar. Bu nesnenin ne işe yaradığını sorduğum kişiler net olarak ikiye ayrıldılar: Bir kısmının daha önce hiç fark etmediği bu ‘şey’in ne olduğu konusunda en ufak bir fikri yoktu. Diğer kısmı da hemen üst satırda anlattığım sarmaşık tutacağı olduğu konusunda hemfikirdi. Çok aklıma yatmasa da, asıl kullanım amacı bu sanırım. Öte yandan eski şehirde bu nesneye bisikletini kilitleyen de gördüm. Bana sorarsanız tüm bunlar içinde en makul ve yaratıcı olanı, bu ‘şey’in farkına varmamı sağlayan kurutma askısı olarak kullanımı.

Ne olduğunu bilmediğim bir nesneyi anlamlandırmak için başladığım bu rutin, bir süre sonra tekrarın illüzyonuna kapılarak kendimi içinde bulduğum tek kişilik bir oyuna dönüştü. Sonradan hayal kırıklığı olmaması için hemen belirteyim: Ardından Paul Auster’ın Duman’ındaki gibi harika bir Noel hikâyesi çıkmayacak. Yine de bu türden rutin bir süreklilik oyunuyla Groundhog Day filminin bir parçası gibi hissetmekten kendini alamıyor insan, hele de zamanın kendine has hızıyla aktığı bir adadaysa… Bugün aslında dün müydü, yoksa her gün aynı gün müydü? Dahası birbirini takip eden iki gün (ya da fotoğraf) arasında yedi fark mıydı? Varsa, bu farklar nelerdi ve ne ifade ederdi? Fotoğraflar biriktikçe, sorular da arttı ve konu ne olduğunu anlamaya çalıştığım nesneden hızla uzaklaştı. Kısa süre içerisinde ilgim, bu tuhaf nesneyi kullanan hiç tanımadığım uzak komşuya yöneldi. Sadece bu fotoğraflar üzerinden onu ne kadar tanıyabilirdim?

Belli ki bir erkek. Ayak numarasına bakılırsa uzun boylu olmalı. Adanın hakkını vererek hemen her gün yüzüyor; ki belki de zaten adalı. Astığı kıyafetler ben işten dönerken genelde kurumuş olduğuna göre, sabahları yüzüyor olmalı. Sabahları denize girebileceği en yakın yer evine üç dakika mesafede, kalenin eteklerinde. Bu koy, işe gidiş rotamın üzerinde değil. Ama koyun yakınında oturan arkadaşım Elektra’dan öğrendiğime göre, sabah müdavimleri 70 yaş ve üzerindeymiş. Kimbilir, belki uzak komşum da onlardan birisi olabilir. Nedense yalnız yaşadığını düşünüyorum, belki de asılan kıyafetlerin tektip oluşu ve tekrarından. Düzenli birisine benziyor. Ayakkabıların yönü nadiren değişse de yeri hiç değişmiyor. Sanki bir tür hiyerarşi var ayakkabı, çorap, havlu ve şort arasında. Aşağı yukarı hemen her şey aynı yerde. Fırtına çıkmadıkça süpürge ve faraşın yeri de değişmiyor. Neredeyse açıları bile hep aynı; yağmur iniş borusuyla demirden grid arasındaki oyuğa yerleştiriyor onları. Çiçekler gün be gün büyüdüğüne göre, onları da düzenli olarak suluyor olmalı. Kapısının önü genellikle temiz, sadece bir kez çöp poşeti gördüm. Çorapları tek tek ya da gelişi güzel değil, eşleştirerek asıyor. İtiraf etmeliyim ki, koyu renkte ve farklı boylarda olan bu çoraplar hiç eğlenceli değil. Üstelik diz altı çorap da Elektra’nın bahsettiği sabah koyu müdavimlerine mahsus olmalı. Son olarak, hiç karşılaşmadığım bu komşumun aynı havludan iki farklı renkte alacak kadar takıntılı, mandalları renklerine göre eşleştirmeye çalışmayacak kadar da aklı başında bir insan evladı olduğunu düşünüyorum.

Bu fotoğrafların sayısı, yan yanalığı, art ardalığı ya da üst üsteliği her bakana şüphesiz başka cümleler kurdurur, başka şeyler düşündürür. Turgut Uyar’ın çok sevdiğim bir şiiri, ““Otuz Yedi Gün Kaç Gündür” “-ama siz ne kadar sayarsanız o kadar” diye başlar.* Üstüne üstlük, ne yarın bugündür, ne de her gün aynı gündür. Ne var ki, yazarken tüm bunların ötesinde, evime 1.662 adım mesafede yaşayan hiç tanımadığım birisine komşu deme ihtiyacının nereden çıktığı aklımı kurcalamaya başladı. Neredeyse evle aynı büyüklükte olan ve sadece bir korkulukla ayrılan terası paylaştığımız yan komşunun nesi eksikti? Aslında, tam olarak kendisi! Aynı katı paylaştığım daire Airbnb yoluyla kiraya verildiği için benim için yan komşu, zaman zaman kapının önünde karşılaştığım farklı renk ve büyüklüklerdeki valizlerden ibaret. Komşumun sesini tanıyamam. Çünkü, terasta duyduğum sesler aşağı yukarı her hafta değişir: Gelenler Yunan ise tavla, Arap ise çekirdek çitlemesi, genç bir grupsa sabahlara kadar parti müzikleri, yok eğer sıklıkla olduğu gibi çocuklu bir aileyse sabah altı içtiması ve ona eşlik eden bilumum tekerlek sesi. Rus, Alman, Fransız, İtalyan ya da Çinli olmaları sonucu değiştirmez, çocuk gürültüsü evrenseldir. Ama hiç şüphesiz ki, duyduğum hep aynı çocuğun sesi olsaydı durum farklı olurdu. Zamanla onu tanıyabilir, tolere edebilir, alışkanlıklarını ve tepkilerini öğrenebilirdim. Benzer bir durum onun için de geçerli olurdu.

İşte komşuluk, konumdan ziyade bu türden bir ilişkilenmeye bağlı diye düşünüyorum. Belki de daha çok zamanı ortaklaştırmak ve bir sınırdan çok, sürekliliği paylaşmaktır komşuluk. Kısa dönemli kiralık konutlar tam da bu ilişkiyi kesintiye uğratıyor. Sürekliliğin olmadığı yerde ilişkilenmek de mümkün olmuyor. Bu anlamda kelimenin kökenindeki birlikte konaklama da giderek önemini yitiriyor. Hazır adadayken, komşuluk meselesini adalar üzerinden düşünmek gerek belki de. Çünkü, adalar bir sınırı değil, tıpkı zaman gibi akan suyu paylaşırlar komşularıyla.

{fotoğraflar: Melis Cankara, Resmo, 2019}

* Turgut Uyar, Son Şiirler, “Otuz Yedi Gün Kaç Gündür”, Büyük Saat içinde, YKY, s. 633, İstanbul, 2014.

Airbnb, aklı bir karış adada, Girit, komşuluk, Melis Cankara, Yunanistan