“Klavye Cinleri”,
Melis Cankara, 2010
Masa ve Masaüstü Hayatlar!

Aslında yazı konusunda sipariş kabul etmiyorum, bir süredir aklımda dolananları, bence zamanı geldikçe, harmanlıyorum. Yine kendimce bir ritim ve örüntüyle uç uca ekleyerek. Gelin görün ki siparişi veren* kadar mevzunun kendisi de önemli, kayıtsız kalmam mümkün değil. Başlık malumunuz masayı didikleyeceğim bu kez! Masada neler var neler yok ve belki de Cansever’den gayri bir masa mümkün mü?

İlkokula başladığım günden beri kendine ait bir masası olan şanslı (?) güruhtanım. Yine de ne hikmetse masa başında oturmayı 24 yaşında, bir mimarlık ofisinde tam zamanlı olarak çalışmaya başlayınca öğrendim, ki halk arasında buna hayata atılmak deniyor. Kavacık’ta bir plaza içindeki 15 metrekarelik mimarlık ofisindeki masa başından hayata atılana kadar çeşitli büyüklüklerdeki masaların altında, yanında, önünde, kimi zaman da üzerinde çalıştım. Dahası, bu masaların etrafında döne döne mimar oldum. Hayır, sevmediğimden değil; hep sevdim masaları. Hatta bir yere yerleşirken ilk ve çoğu zaman da tek mobilyam oldu masa. Ama uzunca bir süre sandalye çekip önüne oturamadım işte! Şimdi sorsanız, evdeki kanepe bana küsmüş, masa uyusa da kurtulsak demiş, aralıksız 30 saat oturabilirim sandalye tepesinde, o kadar…

Mimarlık fakültesinde okurken çizim masamı bir tür çekmece gibi kullanırdım. Yerde ya da orada-burada, iki büklüm yaptığım bitmiş (!) çizimleri depoladığım bir tür dolap olarak. Tamam, belki bazı çizimleri masa başında yapmış olabilirim, ama masa üzerinde maket yaptığımı gerçekten hiç hatırlamıyorum. Maketlerimi hep yerde yaptım; her zaman ve sadece fotoğraflanma aşamasında masaya terfi ettiler. Çok zaman sonra, bu konu üzerine düşündüğümde şunu fark ettim: Yaptığım çizimlere ya da maketlere bakmak istediğim açıyı-mesafeyi masadan yakalayamıyormuşum. Masa huzursuz, yer de rahat bir ortammış benim için. Ama işte kazın ayağı öyle değil, hayata yerden atılmaksa hiç mümkün değil. O masa başına oturulacak! Elim mahkûm yani. Ne yapayım oturdum, oturuyorum. Oturuyoruz değil mi?

Birkaç Hafta Sonra...

Bu yazının başına oturduğumda aklımda masaya dair nereye gideceği çok da belli olmayan bir hikâye vardı. Şimdi ise, bambaşka bir yerdeyim. Bu duruma alışığım aslında. Bir süre zihnimde benimle dolanan bu hikâyeler genelde iki ayrı günde yazılıyorlar. İlk kısmı yazdıktan hemen sonra, yaklaşık iki haftalık bir araştırma gezisine çıktım. Seyahat maceralarımın, özellikle de havaalanında geçen kısmının sözünü şimdiden vereyim, ama gerçekten başka bir sefere… Hem çok yorgunum, hem de başımdaki bulutla biraz konuşup işleri yoluna koymam gerekiyor! Tüm geziden bir değil, birkaç Barton Fink çıkar! Böyle deyip bir başka yazıda buluşmak üzere bu parantezi şimdilik kapatıyorum…

Geçen iki hafta sevgili masamdan ayrı kaldığım gibi, bir sürü başka masayla tanışma fırsatı da buldum. Uçak ve tren masalarından tutun, otel masalarına, çeşitli kültür kurumlarının büyük toplantı masalarına, kütüphane masalarına ve arkadaş evlerindeki yemek masalarına kadar geniş bir yüzeyde vakit geçirdim; yedim, içtim, yazdım, çizdim, gönderdim, konuştum, tanıştım ve belki en çok da yerleşmeye çalıştım. Bu yazının aklıma düşüşüyle fark ettim yine, yerleşikliğimin ancak ve ancak (ve belki de sadece) bir masa ile mümkün olduğunu.

Yakın zamanda tanıştığım uzaktaki bir arkadaşın yaşadığım yeri merak etmesiyle başladı her şey. Nasıl bir evde yaşıyordum? İlk aklıma geleni yapıp, çalışma masamın fotoğrafını gönderdim. Masanın konumundan, düzenine hemen yorumlar geldi. Benim için ilginç olansa, ev deyince aklıma ilk gelenin masa oluşuydu. Sonra yavaş yavaş, son yirmi yıl içerisinde sahip olduğum masaları düşünmeye başladım. Kuşkusuz en önemli olanı mimarlık fakültesine kaydolduğum gün aldığım ve üzerinde neredeyse hiç çizim yapmadığım masam. Bu masayı ancak mezun olduktan sonra, ayaklarını değiştirerek gerçek bir masa gibi kullanabildim. 2004 yazında Şişli’de epey uzun süren bir ev arama maceramız olmuştu. Ev arkadaşımla birlikte işten artakalan tüm zamanımızı ev arama işine harcamamıza rağmen, bir türlü taşınacak bir yer bulamamıştık. Zaman daralınca da anneler işe el atıp, İstanbul’a geldiler. Birkaç hafta içerisinde işi emlakçılarla çözemeyeceklerini anladıkları noktada da kendi alternatif yollarını ürettiler; mülk edinmiş kapıcılarla ve sucularla derin sohbetlere dalıp sonunda bize taşınacak ‘sahibinden’ bir ev buldular. Bizse gerek iş yoğunluğundan gerekse annelerin ötelemesinden iki sokak aşağıdaki evi ancak bir hafta sonra görebildik. Annem evi benim beğeneceğimden emindi yine de. Sonunda vakit geldi, biz evi bir akşamüstü gördük. Sokağa girdiğimde, anneme: “Şu apartman mı?” dediğimi hatırlıyorum. Ev bakımsızdı ama yüksek tavanları, büyüklüğü ve mimarisi beni hep mutlu etti, ki bizimkiler de geçen bir haftalık sürede evi olabildiğince toparlamaya çalışmışlar. Epey gecikmiş bir teşekkür yollamak istiyorum buradan sevgili Nezuş’a ve anneme, o süreçteki karşılığı mümkün olmayan emekleri ve destekleri için. Daha önce yaşadığımız ev 80 metrekareyken, yeni ev 150 metrekareydi ve biz tüm eve yerleşmeyi beceremedik. Sokağa bakan 50 metrekarelik salonu boş bırakıp, evin arka tarafına güzelce yerleştik. O salon sanırım bir yıl kadar boş kaldı. Sonunda bir gün ben, çizim masamı alıp salonun tam orta yerine koydum. Karşısına da çok sevdiğim bir tablo astım. Önce sadece büyükçe bir çalışma ofisi gibi kullandım, zamanla da oraya gerçekten yerleştik. Altı yıl sonra ayrılırken çok ağladığım o eve masam sayesinde yerleşebildim. Aslında, bu duruma çok da şaşırmamak gerekir. Tüm şantiyelerin neredeyse ilk üretimi, demircilerle marangozların iş birliğiyle yapılan bir masadır. Şantiye ofisi o masa ile kurulur her zaman. Dolayısıyla masa, mimari ve yerleşme arasında böyle bir ilişki kurmak çok da zor değil.

Öte yandan, kök salamamanın tek savaş alanı ev değil tabii ki, iş de bunun bir parçası; ilişkiler de. Mimarlık ofislerinde aktif olarak çalıştığım süre boyunca sayısız masam oldu. Bu konuda ilginç bir talihim de vardı ki, çalıştığım hemen her ofiste başka ofislerle yapılan ortak işlere dahil oldum. Bunun bir sonucu olarak da, mensubu olmadığım ofislerde birkaç ayı bulan misafirliklerim oldu. Sahip olduğum masa sayısı her geçen gün artarken, bir yere ait olmanın ilginç bir formülünü de bulmuş oldum. Masalara bıraktığım küçük nesnelerle yerleşikliğimi meşrulaştırır olmuştum. Öte yandan evde ve ofiste geçen bu masa başı ya da belki de masaüstü hayat beni dertlendirmeye başladı. Hayat nereye kadar masa başında geçecek? Fark ettim ki, yediğim-içtiğim, yazıp-çizdiğim, haberleştiğim hatta hissettiğim hemen her şey masa başında geçiyor. Masaüstü bir hayat yaşıyorum! Bu durumu deşmeye bir dizi fotoğraf çekerek başladım: Neyim ben, nerede yaşıyorum ve nece konuşuyorum; yoksa klavyede yaşayan bir cin miyim?

Ama artık kabullendim durumumu. Bu hayatta ancak bir masaya yerleşmeyi becerebiliyorum. Hem hayata da oradan atılmamış mıydım zaten?

“Klavye Cinleri”,
Melis Cankara, 2010

* Kimbilir hangi masanın başında okuyacak siparişi veren bu yazıyı…

ev, masa, Melis Cankara, yazmak, yer