fotoğraflar: Işık Kaya
Tasarımcı ne biriktirir?
Melis’in
Kibrit Kutuları

Çocukken kibritle oynadığımı hiç hatırlamıyorum. Ateşe de kibritlere de özel bir merakım olmadı. Kullanmak zorunda kaldığımda ilk seferde yakmayı hiç beceremedim. Üstüne üstlük o kutunun kenarındaki düzleştirilmiş yüzeyde kibrit çöplerinin yanarken çıkardığı sese de ayrıca gıcık oluyorum. O ilk andaki belli belirsiz kokuysa gönülsüz kabulüm. Peki ama niye biriktiriyorum bu kutuları? Aslında nedeni çok basit: Hiç tanımadığım birisine günün birinde, farklı bir formda, armağan edebilmek için… O gün “bir gün” olur mu gerçekten bilmiyorum, ama bunu yapabilmeyi istiyorum.

2009’da İstanbullu roman kahramanları üzerine bir proje geliştirmeye çalışıyordum. Hem o güne dek okuduklarımı yeniden gözden geçirdiğim hem de üzerine yenilerini koymaya çalıştığım bir zamandı. Proje önerisini sunabilmek için bazı kahramanları ve yazarları inceltmem gerektiğine kanaat getirip, en sevdiklerimden başladım işe. Okuduklarım arasında, İstanbul üzerine yazılmış en çarpıcı metin hiç şüphesiz Sevgili Arsız Ölüm. Dirmit ne kadar İstanbullu değilse, Sevgili Arsız Ölüm o kadar gerçek bir İstanbul’u anlatır. Ki tam da o noktada Dirmit de İstanbullu bir muhayyel olarak karşımıza çıkar. Tüm bunları düşünürken Latife Tekin’in İstanbul üzerine yazdığı küçük bir metinde bir cümle çarptı gözüme: “Kıyılarındaki camileri, ıslak kibrit kutularına benzetip sevdiğim şehir.”* İstanbul, sevip sevmediğimi hiç anlayamadığım bir şehir benim için. 97’den beri buradayım. Sıklıkla hissimi tartarken buluyorum kendimi, yıl olmuş 2018 hâlâ bir cevabım yok. Ama buradayım!

O cümleyi okurken neredeydim, günlerden neydi, saat kaçtı, kış mıydı yoksa bunaltıcı bir yaz sıcağında mıydım hiçbir fikrim yok! Ama o an istedim sadece kibrit kutularından ve çöplerinden oluşan bir İstanbul ya da hiç olmazsa bir parça İstanbul maketi yapıp Latife Tekin’e armağan edebilmeyi. Neresi olacağını çok da düşünmeden, gözümde açık-kapalı, çöplü-çöpsüz, yer yer de sadece çöplerden mürekkep bir İstanbul hayali canlandı. Üstelik kendi kendini de yok etmeye meyyal bir hayal. İş ki birisi o hayalin kibritini çaksın. Bazı cümleler sayısız yerden dokunur insana, belki biraz da İstanbul gibi… Yazanın düşüncesinden bağımsız bu cümle beni İstanbul’un geçmişiyle bugünü arasında savurup durdu. Bir yanda patlıcan yangınlarına kurban giden ahşap İstanbul, diğer yanda depremle burun buruna beton İstanbul. İkisinin de kimliği neredeyse tek tip malzemeyle oluşturulmuş. Biri çoktan yok olmuş, diğerininki ‘an’ meselesi. İkisi de kimliğinden yaralı…

İşte tüm bunları düşündüğüm günden beri bu kutuları topluyorum. Emin olmamakla birlikte, ilk parçaların halihazırda kenarda köşede duran alelade kutular olduğunu hatırlıyorum. Sonrasında arkadaşlarımdan ciddi bir destek gördüğümü itiraf etmeliyim. Özellikle sevgili Sasan’a, Londra’daki eskicileri dolaşıp, bir tur onları fotoğraflayıp “Hocam, bunlar senin için uygun mudur?” özenini gösterdiği için ne kadar teşekkür etsem az. Bir gün başka bir forma dönüşeceğini hatta başka bir ele gideceğini bildiğim için sanırım, olabildiğince az duygusal bağ kurmaya ve aslında seçim yapmamaya bir süre sadık kaldım. Bazılarını gittiğim restoran ya da otellerden ben cebime attım, bazılarını da arkadaşlarım atıp bana iletti. Bir süre sonra, daha sürdürülebilir kılmak için belki, eskicilerden toplamaya başladım. Birçoğunu da internet yoluyla satın aldım. Seçim yapmayı zorunlu kılan bu ortam, bir noktada kibrit kutularıyla aramda tuhaf bir bağın gelişmesine neden oldu. İster istemez kendimce beğendiğim parçaları almaya başladım. Aldıkça neyi beğendiğimi ve neye göre seçim yapmam gerektiğini de sorgular oldum. Başlarda sadece etiketteki grafiğe göre seçim yaparken; zamanla kutu boyutunun, kondisyonunun, içinde çöpü olup olmamasının, hatta çöpün kullanılmış ya da kullanılmamış oluşunun bile benim için bir anlamı olmaya başladı. Nihayetinde yapılacak bir maket için malzeme topluyorum. Koleksiyonlara ve arşivlere epeyce meyyal birisi olarak, bu kutuları tasnifleme gereği duymadım; hatta bundan özellikle kaçındım. Bu durumun biraz üretme biçimimle de ilişkilendiğini düşünüyorum. Önce olabildiğince karmaşık şekilde yığıp-biriktirmek, bir süre varlıklarını bile unutmak ve daha sonra da toptan işe girişmek; benim yöntemim kabaca böyle. Yeterince birikmemiş olanlar bir yerde sessizliğe mahkûmdur, hissim biraz da bu yönde.

Yakın zamana kadar, parçaların hepsi dağınık bir şekilde plastik kutuların içinde muhafaza ediliyorlardı. Koleksiyondan haberdar olan sevgili Ezgi’nin tatlı sürpriziyle ‘en sevdiklerim’, atık kağıtlardan üretilmiş Midori imzalı bir kutuya transfer etti. Hem kutu için, hem de koleksiyonun belleğine açtığı yeni katman için kendisine müteşekkirim. Bu koleksiyonun benim için en kıymetli yanı, sahip olmak ve ait olmanın dışında transfer etmeyi ya da aktarmayı da sorgulatıyor oluşu. Sahip olduğumuzu düşündüğümüz çoğu şey aslında gerçek anlamda bizim değildir. Bazılarıysa ancak aktarıldıkları zaman gerçeklik kazanırlar, bellek gibi. Bellek armağan edilebilir bir şey midir, bilmiyorum. Ama kelimeler armağan edilebiliyorsa; pekâlâ o da edilebilmeli!

* Latife Tekin, Rüyalar ve Uyanışlar Defteri, Doğan Kitap, s. 180, İstanbul, 2009.

{fotoğraflar: Işık Kaya}

kibrit kutusu, koleksiyon, Melis Cankara, Tasarımcı ne biriktirir?