Mimarlar Neden
Kitap Yazar?

Kitabı kapattım ve denize bakıp gülümsedim. Bazı kitapları okuduktan sonra bitmiş olmalarına hüzünleniyorum. Kış vakti yakın bir arkadaşını tren istasyonundan uğurlamaya benzer bir his bendeki. Birlikte geçirilen güzel zamanın bitişinin damakta kalan tatlı ve buruk tadı gibi. Genellikle bir solukta okuduğum ve bana iyi gelen romanlarda karşılaştığım bu durumu uzatmaya yönelik bir formül geliştirdim zamanla. Kitabın sonuna yaklaştıkça, onu ara ara elimden bırakarak süreyi kendimce uzatırım. Çok istesem de bir süre okumam, yanımda taşımam. Hatta bazen onu bir köşede unuturum. Yazıya konu olan kitabın da başına gelen bu aslında. İlginç olansa, bunun şimdiye kadar pek de okumaya alışık olmadığım otobiyografik bir metin olması. Üstelik yazarı da bir mimar. Tüm bunların üzerine şunu ekleyerek başlamak isterim söze, tahmin edeceğiniz üzere, bu bir kitap eleştirisi ya da tanıtımı değil. Böyle bir metin, olsa olsa, bir okuyucunun yazarına gönderdiği kısa bir teşekkür mektubu olabilir. Hatta öyle olursa ne âlâ!

Doğan Tekeli’nin Çebiş Evi’nden Hisartepe’ye adlı kitabı hakkında yazmayı düşünürken Emre Senan’ın Şevkin Pekin’le mimarın son kitabı üzerine gerçekleştirdiği ses kaydı yayımlandı. Kendisine yöneltilen “Mimarlar neden kitap yazar?” sorusunu Pekin şöyle özetliyor: Kendilerini tanıtmak, arşivlerini oluşturmak ya da görüşlerini yaymak için kitap yazar mimarlar. Ardından da ilk ikisini resimli kitap olarak kategorize ediyor. Bu açıklamaya kısmen katılmakla birlikte, bu sorunun görece çok daha basit bir yanıtı ve daha çeşitli sonuç ürünleri olduğunu düşünüyorum. Elbette ki Pekin, mimarlık camiasındaki genel bir eğilimi vurguluyor ve her şeyi kapsamak gibi bir iddiası da yok. Bu durumun dışına çıkan istisnaların olması ise, ülkedeki mimar sayısına oranla mimarlıkla ilgili yazılı üretimin sınırlı sayısı düşünüldüğünde, epey mutluluk verici. İlk aklıma gelen Cengiz Bektaş’ın metinsel üretimi. Bektaş’ın bu üç kategorinin dışına taşan, hatta mimarlığın da sınırlarını aşan sayısız üretimi var. Bir görüşmemizde, “O zaman, bu konuda Türkçe okuyabileceğimiz kitaplar yoktu, ama olması gerekiyordu” dediğini anımsıyorum. Ya da bir başka istisna olan Behruz Çinici’nin Clemens Holzmeister/Mimarlık Tarihi Ders Notları (1951–1952) adlı kitabını böyle bir kategorizasyonda nasıl konumlandırabiliriz? Daha da yakına gelip konuya odaklanırsak, pekâlâ şu soruyu sorabiliriz: Doğan Tekeli, son kitabını bu üç sebepten birisine istinaden mi yazmıştır? Sanmıyorum. Bence tüm kitaplar ‘paylaşma’ arzusu ve biraz da ‘sorumluluk’ hissi ile yazılırlar. Yanılmıyorsam, İlhan Berk’ti yazmanın (bence bu arzu ve histen mülhem) bir tür cehennem olduğunu söyleyen.

Doğan Tekeli,
Çebiş Evi’nden Hisartepe’ye,
İstanbul: YKY, Şubat 2019,
fotoğraf: Melis Cankara

Tekeli’nin 1929 yılının aralık ayında, Isparta’da “Çebiş Evi” diye bilinen iki katlı bir Türk evinde başlayan anlatısı, 89 yılı bir çırpıda okutacak kadar akıcı ve keyifli bir dille yazılmış. Cumhuriyet tarihinin en önemli ve üretken mimarlarından biri olan yazar, yaşam serüvenini anlatırken mesafesini okuyucunun kendisine eşlik edebileceği şekilde belirlemiş. 18. yüzyılın sonunda inşa edilen Çebiş Evi’nin kilerinin küf kokusunu içimize çekerek başladığımız yolculukta Isparta’dan sonra Ankara, İstanbul ve İzmir’de farklı evlere, mahallelere girip çıkıyoruz. “İki dergi, uyduruk masa ve iki sandalye” ile kurulan mekânda bir çocuğun pulculuk hevesinin nasıl kırıldığına şahit oluyoruz. Aynı çocuktan, hatırladığı detaylarıyla, gayrimüslim sınıf arkadaşı Moni ve ailesinin varlık vergisi nedeniyle İzmir’den ayrılış hikâyesini dinliyoruz. Bu çok katmanlı anlatıda, Cumhuriyet’in ilk yıllarında bir çocuğun büyümesi, mimar oluşu, mesleki üretimleri, ülkenin sosyal, kültürel ve politik ortamı ile mimarlık ortamındaki (özellikle de kamu yapılarının projelendirme işinin elde edilme biçimindeki) değişimlerin birbiri içine geçtiğini görüyoruz. Tıpkı çevresiyle ele aldığı bir yapı gibi, farklı yaş ve kesimden çok sayıda insanı ve onlarla ilişkilerini de anlatıyor Tekeli. Ailesi, çocukluk arkadaşları, mübadil ve gayrimüslim komşuları, mimar arkadaşları, devlet adamları, işverenler, akademisyenler, iş adamları, kültür ve sanat ortamındaki farklı aktörler bu çeşitliliğe dair bir fikir verebilir sanırım. Öte yandan, otobiyografik bir metin yazmasına karşın, kendisinden çok mimarlık serüveninin kitabın omurgasını oluşturduğunu söylemek de mümkün. Aile desteği, sermaye birikimi ya da buna uygun bir çevre olmadan sıfırdan bir mimarlık bürosunun kurabilmesini biraz da genç Cumhuriyet’in coşkusuyla ve ona olanak sağlayan ortamıyla ilişkilendiren Tekeli, bu kitapla Türkiye’de mimarlık üretiminin geçmişine ve bugününe dair çok şey söylüyor. Kitabın sonunda yer alan Oscar Wilde alıntısı ise Tekeli’nin hem mimari yapıları, hem de bu kitabı nasıl titizlikle çalışarak ürettiğinin iyi bir özeti gibi.

Öte yandan bu kitapla ilgili bir hayal kırıklığım da var: Bu özenli ve keyifli çalışma üzerine yazılan çevrimiçi metinleri aradığımda sadece çağdaşı Cengiz Bektaş’ın Evrensel gazetesindeki yazısına ulaşabildim. Bektaş’ın bu kitap üzerine yazmasına elbette şaşırmadım. Ama daha çok kişinin yazıp, konuşarak ortamı zenginleştirmesini beklerdim. Bulunduğum yerden şu an basılı yayınları takip etme şansım yok, umarım oradaki durum sanal ortamdan daha iyidir.

Tekeli, son kitabıyla, Çebiş Evi’nden başlayıp Hisartepe’ye uzanarak, bize bir mimarın dünya üzerindeki görünmez evini —mesleğiyle kurduğu mahrem ilişkiyi— anlatıyor. Okuyucuyu da bu yolculuğa davet ediyor. Bence önce bu davete icabet, sonra da kendisine çokça teşekkür etmek gerek. Çünkü, nihayetinde tüm kitaplar (sadece) okuyucuları için yazılır.

Doğan Tekeli, kitap, Melis Cankara