fotoğraf: Hasan Küçükalpelli
Karayipler’de Bir Adada
Oku Yaydan Çıkarabilmek

İnsan hayatını değiştirmeden, değişimden sonraki hayatın hoşuna gidip gitmeyeceğini bilmiyor. Bu nedenle, söz konusu yaşam olunca model değiştirmek pek istemiyor. Rahat ettiğimiz ayakkabı modelini bile değiştirmeyi göze alamadığımız düşünülürse, yaşam modeli konusundaki muhafazakârlığımız bir hayli anlaşılır kalıyor. Süregiden, zaman zaman sıkılsak da bize ‘geçiyor’ olmanın rahatlığını sunan, hep daha iyisinin olabileceğini söylediğimiz ama daha iyisini elde etmek için pek de bir şey yapmadığımız hayatın işine karışmamak hayli rahat. Ayağınızı vuran yeni ayakkabıyı üç gün acı çekerek giymenin mükâfatını dördüncü gün artık ayağınızın direnişini bitirmesiyle elde etmeniz gibi hayata da beynimizin direnişini bitirmesiyle alışıyoruz. Genelde.

Bir de alışamayanlar var. Ben alışamayanlar grubunda yer alıyorum. Ayakkabı, ayağımı vurduğu an onu kaldırıp kenara koyuyorum ve böylece dolabım giyilmemiş onlarca ayakkabı ile doluyor. Dürüst olmak gerekirse, yaşım ilerledikçe bir dakikadan fazla giyince ayağımı vuracak ayakkabı modellerini tanıyıp almamaya başladım. Ama o aşamaya gelmek için katetmem gereken bir yol oldu. Aynı yaşam seçimlerimde olduğu gibi. 14 yaşında hayatıma internetin girmesiyle birlikte başka şehirlerde başka yaşamlar olduğunu fark ettim. 15 yaşında ailemin yanından ayrılıp İstanbul’da yatılı okula taşındım. Bu taşınma, o zamanlar sadece ebeveyn baskısı olmadan Beyoğlu’nda takılabilmek anlamına gelse de esasında yaşam modelimin gelişmesi için hayli önemli bir hamleydi. 21 yaşında Interrail ile yirmi bir günde beş ülke gezdim. O turda fark ettim ki, sevdiğim gezme modeli bir şehirde yirmi dört saat kalıp o şehri gezilmişler listesine koymak değil. 22 yaşında dört arkadaş araba kiralayıp yirmi bir gün İspanya sınırlarında gezdik. Sevebileceğim gezme modeline bir adım yaklaşmıştım. Bir kültürü tanımak hoşuma gitmişti, ama yirmi bir gecenin on birini dört kişi bir arabada yatarak geçirmek tam olarak aradığım model değildi. 23 yaşında on haftalık bir Güney Amerika turu yaptım. Güney Amerika barındırdığı tüm ülkelerle kalbimi kazandı. Bu ülkeleri gezerken, turizmin genel tanımı içerisinde olan ‘doğal güzellikleri gezmek’ yerine şehirlerde oralılar gibi yaşamayı tercih etmiştik. Aradığım modele artık hayli yaklaşmıştım. Gezerken sevdiğim ülkelerde, ‘gezi’ olarak adlandırılabilecek süreden daha uzun kalmak istiyordum.

Güney Amerika’da en çok Buenos Aires’i sevdim; gelecekte dönüp o şehirde yaşarım diye düşünmüştüm. Hayat hayallerime tam uyum sağlamadı ve Buenos Aires yerine, yine Güney Amerika gezisinden olmakla birlikte pek de sevmediğim bir durak olan, São Paulo’ya taşınabildim. 25 yaşında üç Brezilyalı ile arkasında bahçesi olan iki katlı müstakil bir evde yaşamaya başladım. O gezide São Paulo en beğenmediğim yerdi. Ama yaşarken her şey değişti. O çirkinliğin içinde gizli enerji, Brezilya kültürü, sokaklar, Portekizce ve São Paulolular şehri günden güne güzelleştirdiler. Brezilya’da önceleri özel ders olarak başlayan, son iki ayımda ise iki ayrı okulla anlaşmamı sağlayan bir iş bulmuştum: İngilizce ve Fransızca öğretmenliği. São Paulo’ya taşınmadan önce Fransa’da yüksek lisans yapmış olmak hayli işime yaradı, tabii bir de Brezilyalıların Fransa aşkı. Hayatımı dilediğim gibi idame ettirecek kadar para kazanmaya başladığımda vizemin süresi doldu. Oturma izni işlemleri ile uğraşmak istemedim. “Bürokrasi ile boğuşacaksam, bunu kendi ülkemde yapardım” dedim. İstanbul’a geri döndüm. Bu taşınma bana uzun bir süre yetti. İstanbul’a alıştım, yeni bir yaşam modeli oluşturdum, eve çıktım, işte yükseldim derken; 32. yaşım geldi çattı. İşyerinde başlayan yenilenme rüzgârları beni pek de istemediğim başka bir işe atadı. Artık işim hayattan beklediğimle kesişmiyordu. Tabii işten mutsuz olmak yaşadığım yeri değiştirmek için yeterli bir neden değildi. İşten ayrıldım ve daha mutlu olacağımı düşündüğüm işleri yapmaya başladım. Sonra hayatın uzun zamandır üzerimde denediği en büyük darbe geldi. Çok sevdiğim, hep oralarda olacak sandığım çocukluk arkadaşımı kaybettim. Birlikte büyüdüğüm, birlikte İstanbul’u çözdüğüm, birlikte kendimi tanıdığım, birlikte İspanya’yı tanıdığım Eren apansız gidince, benim de gidesim geldi. Bir de araya olmak durumunda kaldığım bir ameliyat girdi ve hayatın beş ay öncesine kadar bana sunduğu rahat alan birdenbire yok oldu; ben de yeni bir alan yaratmaya karar verdim.

Önceleri iki ay Orta Amerika turu diye konuşulmaya başladı, beş gün içinde plan Meksika’ya taşınmaya evrildi, yirmi gün içinde bileti aldık, elli ikinci gün evimi boşalttım. Yüz yirmi yedinci gün işsiz hayatımdaki yegâne para harcama vesilem olan pilates’i bıraktım, Yüz yirmi dokuzuncu gün yola çıktık. Bu yüz yirmi dokuz gün boyunca çevremdeki herkes bu kararın çok cesurca olduğunu söylüyor ve beni destekliyordu. Bence, cesaretten çok korkaklık ve kaçmaydı ama bazen sohbet devam etsin diye düşüncelerimi gizlemek gerektiğini çok daha gençken öğrenmiştim. Söylenenlere katılıyordum, ama işin aslı eski yaşam alanımdan kaçmak çok işime geliyordu.

32 yaşımın son demlerinde bir arkadaşımla Cozumel’e taşındım. Cozumel, Meksika’nın Karayip kıyısında yüz bin nüfuslu bir ada. Dünya üzerindeki en iyi resiflerden birine ev sahipliği yaptığı için bir hayli turistik. Bir yandan da el değmemiş bir yerelliği var. Bu ikisinin bir arada olması burada yaşamaya karar verme nedenimiz sayılır. Henüz burada para kazanacak bir işimiz yok, ama işleyeceğini düşündüğümüz bir iş planımız var.

Geçtiğimiz günlerde Cozumel’e beş saat uzaklıkta kalan Yucátan yarımadasının en büyük şehirlerinden biri olan Mérida’ya gittik. Orada birkaç insanla tanıştık ve bir şekilde bizim de severek yapabileceğimiz bir iş teklifi aldık. İki ayda anca oturttuğumuz Cozumel’deki evimiz, hayatımız ve iş planımızı bir yana bırakıp “acaba Mérida’ya mı taşınsak?” dedik. O zaman fark ettim ki esas zor olan elindekiyle yetinmek, yaşam modelini hiç değiştirmemek, sahip olduğunun iyi olduğunu düşünmek. Değiştirmek ise çok kolay. O değişikliği düşünürken yaşanan stres, değişikliği yapmaya başladığım an yok oluyor. Önünüze konulmuş hiçbir fırsat yokken çıkıp gitmek kafamızda kurduğumuz kadar zor değil. Zor olan, oku yaydan çıkarmak. Bir kere o yoldan çıkma motivasyonunu elde ettiğiniz zaman gerisi çorap söküğü gibi geliyor.

Bana dönecek olursak, artık aradığım bir yaşam modeli yok. Biliyorum ki, hayatın her aşamasında bize lazım olanı bir şekilde biliyor ve seçiyoruz. 14 yaşından beri benimsemeye çalıştığım hayatım bana şunu öğretti: İstediğim yere taşınıp, bir süre oralarda yaşamayı tercih edebilirim. Ama geri döndüğüm zaman, İstanbul’da bıraktığım hayat beni orada bekliyor olacak ve ben de bir gün geri dönecek ve orada yine mutlu olacağım. O zamana kadar Karayip kıyısındaki bu yemyeşil adada Meksika’yı, Mayaları, Meksikalıları, ada hayatını, Karayip iklimini, suyu, yemeği, toplu taşımayı, evleri ve insan ilişkilerini öğrenmeye çalışacağım. Geleceğin neler getireceğini ancak gelecekte göreceğiz.

{fotoğraflar: Hasan Küçükalpelli}

ev, gitmek, hayat, Karayipler’de Bir Adada, Selen Bayrak, yer