Pirandello’nun Çiçeği

“Ölüm, garip, iğrenç, korkunç bir böcek olsa ve yoldan geçen birinin yakasına konsa. Siz de onu görseniz. Yolda durdurup: ‘Affedersiniz, müsaade eder misiniz? Yolunuzu kestim ama üzerinize ölüm konmuş’ demez misiniz? Şöyle iki parmağınızı uzatıp onu fırlatıp atmaz mısınız? Ne mükemmel olurdu doğrusu... (Sessizlik) Fakat ölüm bir böcek değil. Bu gelip geçenlerin arasında birçokları onu üzerlerinde taşıyorlar, ama görünmüyor. Onun için de korkusuz, rahat rahat dolaşıp, yarınki, yarından sonraki hayatlarını kuruyorlar.”*

Pirandello’nun Ağzı Çiçekli Adam’ını yirmi beş yıl önce okumuştum. Emin olun elifi elifine hatırlamak referansını vermekten daha zor olmadı. Ölümün sürekli artan rakamlarla ifade edildiği bu zor günlerde, geldi; içime yeniden oturdu.

Hiçbir zaman doğaüstü güçleri olan süper kahramanlara meraklı olmadım. Onlar gibi olmaya özenmedim. Belki en fazla maskeli ve pelerinli kostümlerini ilginç bulmuş olabilirim. Buna rağmen, ölümlü bir insan canlısı olduğum gerçeğiyle yüzleşmem dünya üzerindeki yolculuğumun kırkıncı yılında gerçekleşti. Bedenimdeki değişikliği fark etmemle doktora gitmem arasında geçen iki hafta boyunca, harekete geçmemi engelleyenin ne olduğunu bulmaya çalıştım. Art arda sorular sordum kendime ve işte o zaman anladım sadece ölmekten korkan bir fâni olduğumu. Korkmayı bırakıp ilk adımı attığımdaysa, insanın kendi ölümünü deneyimlemesinin imkânsız olduğunu çoktan anlamıştım. Yapılacak şey de belliydi: Tüm olasılıkları kabul edip yola koyulmak. Şimdi bu tedavi sürecini iyi göğüslediğimi düşünenler o karmaşa ve şaşkınlığa tanık olmadılar. Yine de yakın tarihli tüm planlarımı silip süpüren, hayatımı bir anlamda alt üst eden bu duruma adapte olmam çok zaman almadı. Bugüne kadar çok sık yer değiştirmiş olmanın avantajını kullandım biraz da. Hem düzenini kolay bozan, yenisini kurmaya da yüksünmüyor. Hayat devam ettikçe ortaya çıkan her olağanüstü durumdan yeni normaller yaratmaya da devam ediyor insan. Yeni alışkanlıklar edinip, yeni aidiyetler ve rutinler uyduruyor kendine. Kahvenin tadını tekrar aldığı anda da yeniden plan yapmaya başlıyor. Pek tabii bu arada yeni bir kriz çıkmazsa...

Normalleştirme, hiç şüphesiz, insanın zorluklarla ve tuhaflıklarla en temel baş etme yollarından birisi. Öte yandan her normalleştirmenin bir son kullanım tarihi var; o da bir sonraki kriz. Bazen maalesef, bazen de iyi ki; bir sonraki kriz bizi uydurduğumuz ve normal kabul ettiğimiz durumlarla yüzleştirir. Çok değil, neredeyse bir ay önce, sınırlara yönlendirilen sığınmacıların durumu Türkiye’nin ve Avrupa’nın gündeminde önemli bir yer tutuyordu. Ama bugün onlarla ilgili bir haber ya da onlar için alınmış bir önlem arayın ki bulalım. Ne oldu onca insan, yok olmadılar ya? Onların yerine gündemi dolduran koronavirüsten etkilenmiyorlar mı? Tüm dünyayı titreten virüs onlar için de tehlikeli değil mi? “Evden çıkmayın” çağrısı yollara dökülen, kamplarda yaşayan ve belki dönecek bir evi bile olmayan sığınmacılar için ne ifade ediyor? Dahası onların geçemediği sınırlardan şu koronavirüs geçmedi mi? O sınırları, pasaportları, vizeleri, yasal geçişleri biz uydurmadık mı? Bu uydurduğumuz dünyayı normalleştirmedik mi bunca yıl?

Ayağımızın altındaki zemini hızlıca çeken virüs, bize sadece kendimizin değil hepimizin geçici olduğunu hatırlatmış olmalı. Hepimiz her an üzerimizde taşıyoruz ölümü. Dünyaya geldiğimiz andan itibaren yol alıyoruz, elimizde tek yön biletlerimiz; kimseninkinin üzerinde de tarih yazmıyor üstelik. Aynı gökyüzünün altında nefes alıp veriyoruz ama şartlarımız maalesef eşit değil. Herkesin hikâyesi, zorluğu başka: Evi olmayan, evinde kalamayan, çalışmak zorunda olan, kronik rahatsızlığı olan, cezaevinde olan... Bu listenin sonu yok. Başkasının derdini, zorluğunu anlayana kadar herkes kendi dilinde ve kendi kendine konuşmaya devam edecek. Mesele hayata tutunurken uydurduğumuz rutinlerin ya da normallerin nelere mal olduğunun ayırdına varabilmek biraz da... Tuhaf normalliklerimizle yüzleşebilmek ve onları kırabilmek. Tüketimi azaltmanın birilerinin hayatını kurtarmada en az evden çıkmamak kadar etkili olduğunun farkında olmak belki de.

Yoksa Pirandello’nun çiçeği zaten her an hepimizin ağzındaydı, o anlamda değişen bir şey yok.

SARS-CoV-2 (yeni koronavirüsü),
imge: NIAID-RML (CC BY 2.0)

* Luigi Pirandello, Ağzı Çiçekli Adam, Çev. Ali Poyrazoğlu, Elif Yayınları, s. 18, İstanbul, 1963

koronavirüs, Melis Cankara, normallik, ölüm