Gözlerimi Kapayınca Çarpışan Mısralar

Ofiste masalardaki kitap yığınlarından bana geri bakan ama ağırlıkları veya hafiflikleriyle geciktirdiğim iki kitabı parçası oldukları kulelerden çekip yanıma alıyorum. Bu hafta onlarla geçecek. Birinin kapağında pencereleri silmeli bir binanın gecenin karanlığında çekilmiş bir fotoğrafı var. Zımparayı andıran bir beze basılmış fotoğrafta pencerede bir siluet gözüküyor. Fotoğrafçı ve kitabın ismi ise sırta karantina sarısı ile yazılmış: Blackout. Diğer kitap, ilkine göre çok daha ince karton kapaklı ve beyaz ön kapak dikdörtgen bir delikten bana kitabın ilk fotoğrafını gösteriyor: Kayan bir yıldız ve Samanyolu’nun bir parçası. Fotoğrafçının ve kitabın ismi bu sefer kitabın arka kapağında, Blank Verses1.

Blackout bir sokak hikâyesi, aktörleri Coşkun Aşar ve arkadaşları ve transseksüeller ve sokak çocukları ve tinerciler ve onlara bakan, sömüren, söven, besleyen ve koruyan birtakım adamlar. Tarlabaşı’nda bir pavyona, oradan bir eve sonra tekrar sokaklara çıkıyoruz. Bu dolaşım tekrarlanıyor. Aşar’ın gösterdiği acı ve şefkat bana kendimi suçlu hissettiriyor. Bu duyguyu sevmesem de Türkiye’de yaşayan beyaz bir erkek olarak ona iyice alışkınım. Bundan on beş sene öncesini düşünmeye başlıyorum. O meyhaneler ve pavyonların içinde kendimi aradığım bir zamanı. Bir ara vermem lazım.

Coşkun Aşar, Blackout,
fotoğraflar: Ali Taptık / Onagöre

Blank Verses1’i elime alıyorum. İlk fotoğrafa takılıp kalmış durumdayım. Yukarıda Samanyolu yazdığıma bakmayın, aslında içinde milyonlarca canın dolandığı bir su birikintisine mi bakıyorum yoksa göğe mi, emin değildim. Bu kitap çok daha kısa. Bir kısa hikâye, bir günün özeti, uzunca bir yürüyüş gibi. On yedi fotoğraftan birinde bir ağaca yaslanmış el dışında kimse yok. Toros kiminle çıktı bu yürüyüşe acaba?

Toros Mutlu, Blank Verses1,
fotoğraflar: Ali Taptık / Onagöre

Blackout’daki fotoğraflar 1998’den 2015’e on yedi yılı aşkın bir süre içerisinde üretilmiş. Gördüğüm çocuk ve kadınları, tanıyabilir miyim emin değilim, ki o da hayattalarsa. Belki de hikâyelerini anlattığı insanları koruma niyetiyle bu kadar dinlendirdi fotoğraflarını Aşar. Kapaktaki fotoğraf, Küçük Bayram sokağından mı acaba? Adamların kalabalık gözüktüğü fotoğraflar bana daha ilginç geliyor. Bir fotoğrafçının varlığından daha az korkulduğu zamanlar olsa da bir kasılma okuyorum bedenlerinde. Malum o zamanlar ADSL yeni bir hizmet, fotoğraf ve makineleri son beş senede ulaştıkları her-yerdeliğin yoluna yeni çıkıyorlar ama gelecek belirsiz. Kadınlar oyuncu, şehvetli ve gururlu, tinerci çocuklar hırçın ve gururlu, adamlar ise ya pişkin ya gergin, nadiren şefkatli. Bedenlerde yara ve çarşaf izleri birbirini izliyor. Yara izleri üzerine düşünürken aklım kendime kayıyor, tenimdeki geçici ya da kalıcı izlerin arkasındaki acıları düşündüğümü fark ediyor, kitabı bırakıyorum.

Blank Verses1, sabahın ilk ışıklarıyla başlamış bir yürüyüş gibi, belki de birini uğurlayıp kırsalda, köy ve kasabaların arasında bir ilkbahar günü yürüyor sanki Toros. Burada insan izleri az ve ufak, bir iç mekânı çağrıştıran tek şey iki enginarın durduğu masa örtüsü. Acaba dokuma mı, yoksa muşamba mı? Tüm bu suskun fotoğraflar birçok geveze görselden çok daha fazla kelimeyi davet ediyor zihnime. Toros Mutlu İzmir’de yaşıyor ve çalışıyor. Burası onun ‘bahçesi’ olabilir mi? Sıkıştığım şehirde toprağa uzaklığımı hissediyorum. Zeytinlerin arasında uzunca bir yürüyüşü özlüyorum. Mutlu’nun kitabı beni aç bırakıyor. Görüntülerde gördüğüm hakikatlere sadık sözel bir hikâye yazmak istiyorum ama nafile, bendeki bilgiler buna yetmiyor. Bir mekân ismi, bir tarih, bir rota ve o yukarıya yazılmış ‘1’i anlamlandıracak herhangi bir bilgi arıyorum. Mutlu’nun web sitesinde sadece 17. yüzyıldan bir Burton alıntısı var. Enginarlar taze, ya nisandayız ya da mayısta. Bu seri hakkında bir tek bunu bilebiliyorum.

Toros Mutlu, Blank Verses1

Aşar’ın Blackout’unu gece ve sahiplerini anlatan uzun bir lineage’in parçası olarak okumalı. Brassaï, Strömholm, Petersen, Davidson, Koyutürk ve D’Agata bu ailenin Türkiye’de daha tanınmış isimleri. Jerry Berndt, Lyle Ashton Harris ve Ed Templeton —belki de aradaki okyanustan kelli— fotoğrafın anavatanı Avrupa’da da pek anılmazlar. Özellikle 1997 tarihli Lukten av Thinner ve Türkiye’de asla dağıtılmamış T.S ile Koyutürk’ün günümüzün bu amansız yakın fotoğrafçılarını sert flaş ve sert flaşın neden olduğu estetik ile tanıştırdığını iddia edebilirim. Yapay ışığı, ağır karanlık/aydınlık oda müdahaleleri ile şekillendiren bu üslup Petersen ve onun adeta bir kült lideri olduğu janrın takipçileri tarafından benimsendi. Koyutürk, Türkiye’ye tekrar dönebildiği senelerde, 90’ların OHAL’lerinin enkazında sokak çocuklarını bulmuştu. Bu projeye, doğduğu Ankara ve İstanbul’da bu çocuklardan bazılarını takip ederek, transseksüelleri çekerek devam etti. Acımasızlık ve şefkati sonuna kadar götüren bu kitaplar, adı konulmuş şekilde photobook’un 2000’lerin ortasındaki popülerliğinden önceydi. Türkiye’de bu kitapların bulunabileceği fazla kütüphane olduğunu sanmıyorum. Doğru zamanda yayımlanmış da olsalar, belki de fotoğrafın Türkiye’de sıkıştığı amatör alanlar dışında çok tartışılmadılar. Koyutürk fotoğraflarındaki çiğ sertlikle şoke ederken, Aşar bu sertliği hareket netsizliği ile yumuşatmayı tercih etmiş. Koyutürk gördüğü durumu neredeyse aciliyetle bildirmişti, projesi tamamlanır tamamlanmaz kitabı yayımladı. Aşar, sokak çocuklarının sayısının yeniden arttığı günümüzde bize geçmişi hatırlatıyor. İkisi de belgesel fotoğrafçının mesafesi, temsil problemleri ya da acıların güzellemesi gibi siyasi doğrucu tartışmaları umursamıyor. İyi ki. Book Lab ikilisi Okay Karadayılar ve Frederic Lezmi’nin tasarladığı kitapta özgün bir dokunuş, d’Agata’nın uzun seneler yol arkadaşı olmuş yazar Bruno Le Dantec’in metninin yan kâğıt içine gizlenmesi. Yan kâğıdın karantina sarısı geceleri artık pek eşi benzeri kalmayan o akkor ampulleri hatırlatıyor.

Coşkun Aşar, Blackout

Blank Verses1’a geri dönüyorum. Diğerlerinden biraz daha ayrık duran dallar, kökler, yapraklar ve canlıların arasında insan atığı bir merdiven, Pamuk Prenses hikâyesinden bir sayfa, derme çatma —ama bir o kadar da yeterli— bir musluk. Hepsi yalınlıkla bir arada duruyorlar. Kitap yalınlığıyla Martin Cregg’in Midlands’ini, Alec Soth’un LBM etiketiyle yayımladığı küçük kitapları ve daha da ileri gidilecek olursa? renk tınısıyla Eggleston portfolyolarını hatırlatabilir. Umut Altıntaş fotoğrafları tekrar eden üç farklı şekilde göstererek yakaladığı ritmi, belli sayfalarda sayfanın köşesine kaçarak keyifli bir şekilde aksatıyor. Bir formanın dış yüzünde kalan kitabın nadir karanlık fotoğraflarından biri sırtta güçlü bir siyah çizgi yaratıyor. Birinci hamur, bu kalın karton kitabın cismine bir hacim katmış, her ne kadar kısa olsa da dikkat ve ihtimam istediğini açık ediyor.

Bu iki kitabı da tek başına yazamazdım. Zaten insan zihni de aslında bu tekillikte işlemiyor. Karanlık bir ‘gece hayatı’ romanını ve kısa bir gezinti hikâyesini birlikte okumak bana huzur veriyor. Biri Sait Faik hikâyelerini, yer yer Genet’den bölümleri andırıyor. Diğeri Walser’i ya da Sebald ya da Werther’in yürüyüşlerini düşündürüyor. Oluşumu ve anlattıkları hakkında belki de haddinden fazla bildiğim bir kitap ile bana yabancı bir coğrafyadan bir kitap benim için birbirlerini açtılar. Blank Verses1’a baktıkça, Aşar’ın fotoğraflarındaki dokuları, tekrar eden duvar kâğıtlarını ve duvardaki resimleri görmeye başladım. Blackout’a baktıkça Mutlu’nun fotoğraflarındaki geometri geri çekildi, fotoğrafçının dolaştığı yollar belirdi. Geçmiş ve günümüzde bu sayfaların okuyucularının birçoğuna yabancı mekânlarda, gündelik hayata dair tanıdık duygularda, gözlerimin kararıp göğsümün sıkıldığı anlarda, belki de herkese bir o kadar yabancı ve tanıdık görüntüler üzerine düşünerek kendimi dinlendirebildim.

Toros Mutlu, Blank Verses1, 2017,
ofset baskı, 15 × 22,5 cm, 24 sayfa,
270 g birinci hamur kâğıt
Coşkun Aşar, Blackout, 2017,
ofset baskı, 16,5 × 22 cm,
144 sayfa, sert kapak
{fotoğraflar: Ali Taptık / Onagöre}

Ali Taptık, Coşkun Aşar, fotoğraf, kitap, Toros Mutlu