Kırsal Düş Kırıklığı

Hayli büyük olan bu kitap, kapağındaki fotoğrafla beni çekse de büyüklüğünde ve baskılı ve sert kapağında beni iten bir yan var. Belki sadece kitabı korumak için yapılmış, yeni bir unsur eklemeyen ceket de aramızda bir soğukluk yaratıyor. Küçükken kitap ceketlerini, nasıl olsa bozup kırıştıracağımı bildiğimden, çıkartır baştan kendim kaybederdim. Bu sefer de aynısını yaptım. Kitabın ismi, Kırsal Düşü [Rustic Delusions], fotoğrafçının isminin altında yer alıyor. Fotoğrafta diş telleri olan bir insan karın tadına bakmaya çalışıyor. Montu bana nedense kenti çağrıştırıyor. İtiraf etmeliyim, diş tellerini seksi buluyorum. Bu fotoğrafı iki sene önce gördüğüm sergiden de çok iyi hatırlıyorum.

Kırsal Düşü, Seçkin Yılmaz,
fotoğraflar: Ali Taptık / Onagöre

Seçkin Yılmaz’ın Kırsal Düşü’nü geç bir şekilde edinebildim. İki sene önce bu seriyi bir fotoğraf festivalinde görmüştüm, kanımca festivaldeki en olgun işlerden biriydi. Aynı zamanda yayımlandığı kitap ilgimi çekse de, sergi sırasında cebimde para olmadığı için alamamıştım. Kitaba sürttüğüm köşelerden hiçbirinde denk gelmemiş olmama, nedense şaşırıyorum.

Kitap, ilk sayfada bir uydu fotoğrafı ve üzerinde şekillenen bir kroki ile başlıyor. Sayfayı çevirdiğimde kitap bize ne sunacağını net bir şekilde ifade ediyor. Ufak bir köyün, çevresinde şekillenen inşaat faaliyetleri sonucunda kırsal kimliğinden uzaklaşmasını, fotoğrafçının annesi ve babası üzerinden takip edeceğiz. Köyün kuşbakışı bir fotoğrafını, fotoğrafçının metni takip ediyor. Fotoğraflara ne zaman geleceğiz? Sabırsızlandığımdan yazıyı, geri döneceğimi bilerek hızlıca geçiştiriyorum.

Yılmaz önce annesinin, babasının yaşadığı köyü bana uzaktan gösteriyor, belki de fotoğrafların karakteri olacak birileri belirmeye başladığında, Dereköy’ün geçmiş hikâyesi üzerine bir metin tekrar araya giriyor. İnadımı kesip kitabın bana sunduğu kelimelere dönüyorum. Bunlar birçok sayfanın altında yer alan krokileri de biraz daha iyi anlamamı sağlıyor. İlk sayfada üzerine bir çizim yerleştirilmiş uydu görüntüsündeki çizim artık bir nevi fotoğraf altyazısı gibi tekrarlanıyor. Bu küçük krokiler ile zamansal olarak Yılmaz’ın anne ve babasının hayal kırıklığıyla bitecek ‘kırsal düşleri’nin ve coğrafi olarak ise Dereköy ve kırsalının neresinde olduğumuzu görebiliyoruz.

Dereköy, Sakarya nehrinin kıyısında asma köprüyle ulaşılabilen bir köy iken, 2011’den günümüze bir baraj ve hidroelektrik santrali inşaatı nedeniyle kırsal kimliğini kaybetmeye başlamış. Aslında kent yaşantısına alışkın ailesi, 1999 depremi sonrasında kenti terk edip üretken yeni bir hayata başlamak için geldiği köyde bu inşaatlar için yapılan mülksüzleştirme operasyonlarında toprağını kaybetmiş.

Yılmaz ailesinin hikâyesini göz kamaştırıcı, şok edici fotoğraflarla anlatmıyor. Fotoğraflarında bir sessizlik ve yalınlık mevcut. Çilek toplayan kadınlar, yaşlı bir kadının coşkulu kahkahası günümüz Türkiye’sinin görsel rejimi için fazla yumuşak. Karanlık şatafat ve hırçın eleştirellik benim gezdiğim yerlerde daha çok beğeniliyor şu sıralar; belki de ortalama on beş on altı santimetrelik cep telefonu ekranlarında bu tarz şeyler daha okunaklı olduğundandır. Kent içinde savrulurken, durup dikkatlice bakacak vakti fotoğrafçılar bile zor buluyor sanki bugünlerde. Kitap okunaklı fotoğraflar ve klasik, belgeselci bir üslupla bize Dereköy’de on iki sene boyunca dönüşen yaşantıyı anlatıyor. Görsel bir süreklilik yerine, anlatının kronolojisine bağlı kalmaya çalışıyor, yer yer görsel olarak basit ya da özensiz gelebilecek görsellere yer verse de…

Köy etrafındaki baraj, köprü, tünel gibi inşaatların başladığı noktadan sonra hem Yılmaz’ın anne babasında hem de köyün dokusunda ortaya çıkan değişiklikler fotoğraflara da yansıyor. Burada tepelerden birine çekilmiş bir Türk bayrağı dikkatimi alıyor. Köyün eski fotoğraflarına baktığımda o tepede bir bayrak direği göremiyorum. İşte bu bayrak ve bahsi geçen düş kırıklığını yaratan müdahalenin bir baraj gölü nedeniyle olması, bana Aslıhan Demirtaş’ın Modern Denemeler serisi çerçevesinde SALT’da sergilediği “Aşı” projesini hatırlatıyor. Demirtaş, ağaçlarda kullanılan aşı tekniği dolayımıyla barajlar ve suyun kontrolüyle modern bir ulus-devlet projesi arasındaki geçişleri, kırsal-şehir, doğal-yapay gibi banal ikiliklerden uzakta durarak hayli derinlemesine tartışıyordu. (Yakında bir SALT e-yayını olarak da çıkacak.)

Kitabın bana hatırlattığı diğer bir çalışma ise çevrimiçi bir proje; Laura El-Tantawy’nin Hindistan’daki çiftçi intiharlarına odaklanan projesi. Laura, hayli dramatik bir dille çiftçi intihar oranlarındaki yükselişi anlatıyordu. O zamanlar bilmediğim ama gün geçtikçe daha da iyi empati kurabildiğim bu fenomen, günümüz Avrupa’sına da sıçramış durumda. Aile hikâyesi ve düş kırıklığı temaları zihnimi tabii ki Mitch Epstein’ın efsanevi Family Business’ına götürüyor, ama burada bahsedeceğim kitap biraz daha az dramatik, Yılmaz gibi ailesini, babasını uzun bir süre fotoğraflamış Darin Mickey’nin Stuff I gotta remember not to forget’i. Kitapta, Yılmaz’ınkinin aksine climactic hiçbir şey yok. Darin, Kansas’da bir mağaralardan dönüştürülmüş depoları pazarlayan babasının gündelik hayatını yakından takip ediyordu.

Yılmaz’ın kitabında beni çeken ve iten şeyler bir arada. Türkiye’nin güncel yaralarından biri olan HES’ler, kırsal örüntü ve hayatın geçirdiği çözülme, kentten köye göçüş gibi birçok konuyu şahsi hikâyesi ve ailesi üzerinden anlatması beni çekiyor. Burada metinler ve kroki kitabın bilgi veren özelliklerini güçlendiriyor, ki buna karşı değilim. Beni iten ise, kitabın cismi, kapağındaki ceketi ve sertliği, belki de fotoğraflarla yeterince iyi anlattığını yazılı olarak baştan benimle paylaşması, zihnime oyun alanı tanımaması.

Seçkin Yılmaz, 
Kırsal Düşü
Espas Sanat Kuram Yayınları, 
birinci baskı: 2016, 
128 sayfa, sert kapak, 
duotone offset baskı

{fotoğraflar: Ali Taptık / Onagöre}

Ali Taptık, fotoğraf, kitap, Seçkin Yılmaz