U-Bahnhof
Rathaus Schöneberg (U4),
Berlin,
fotoğraf: GillyBerlin
(CC BY 2.0)
Corina Mein Schatz…

“Corina?!” “Corina’sın sen.” Karşı koltukta oturanlara döndü bu sefer: “Bu Corina, o yirmi bir yaşında.” Bana çevirdi kafasını: “Corina, mein Schatz1... Gözlerin kahverengiydi senin bebekken; hâlâ öyleler, değişmemişler...” “Corina bu, kardeşimin kızı, kahverengi gözleri var, baksanıza..." “Corina yirmi bir yaşındasın sen, Corina... mein Schatz...”

Yanımdaki kalkar kalkmaz oturmuştu yanıma. Yanımdakinin indiği durakta binmişti benim olduğum vagona. Elinde, kendisinden az önce ayrıldığı nefesinden belli olan şarap şişesinin kapağı vardı. Önce beni birine benzetti zannetmiştim, yani Corina’ya. Ben o değilim ki diye bakmama rağmen konuşmaya devam edince, şarap kokusu ve bir de görüntüsü buna eklenince evsiz, kafası güzel elli beş, altmış yaşlarında bir Berliner olduğunu fark ettim. Kulaklığımı taktım. Ama müzik dinlemiyordum; onu dinliyordum. Sadece onunla konuşmayacağımı, çünkü Corina olmadığımı anlasın istedim. Ha tabii, ondan çekindiğimi ve ürktüğümü söylememe gerek yok sanırım. Onunla konuşmayan, ilgilenmeyen, yok sayan bir ben değildim. Karşı koltuktan da aradığı desteği görememişti.

Yanından kalkmadım uzun bir süre; hem diyeceklerini merak ediyordum, hem de bana ‘anormal’ gelenin yanından pat diye kalkıp gitmek, ondan kaçmak daha ‘anormal’ geliyor buralarda. Bu sebeple dinledim onu… Hep aynı şeyleri söylüyordu; Corina’ydım ben onun için. Abisinin ya da erkek kardeşinin —Türkçedeki bu ayrımı çok seviyorum, belirtmek istedim— kızıydım ben.

Acaba ne kadar benziyordum gerçekten Corina’ya? Ne zamandır görmüyordu onu? Bebekliğini bildiğine göre, bu kadar samimiyetle tüm U-Bahn’a “Corina bu” diye haykırdığına göre seviyor olmalıydı, yeğenini. Sormadım bu soruların hiçbirini… Sonra, yani iki üç durak sonra, onu ve onun gözünden kendimi dinledikten sonra kalkıp yer değiştirdim. Hem artık daha fazla korkmaya başlamıştım, hem de ona cevap vermemek/verememek sıkıntı vermişti. Tüm vagonun bizi izlemesi de cabası… Onu orada bıraktım, başka vagona geçtim. Ben indikten sonra da görmedim, duymadım onu bir daha.

Beni birine benzetip konuşmaya çalışması dışında, çok da ilginç, sıradışı bir olay değildi; ne benim için ne de U-Bahn’dakiler için. Çünkü, Berlin’de sokakta yaşayan insanları ya da ‘deli’leri her an her yerde görebilirsiniz. Merkezde, lüks caddelerde, metro istasyonlarında, üniversite kütüphanelerinde… Bir yaz —sanırım 2009’du— Zoologischer Garten’da, arabaların camına konulan alüminyum güneşliği bir elbise misali beline bağlamış, ayağında parmak arası terlikleriyle dolaşıp, bağıran biri vardı. Biraz daha yaklaşınca, bir elinde Marx’ın fotoğrafını diğer elinde ise bira şişesini tuttuğunu gördüm. Ne dediğini anlamıyordum, ama şu an keşke bir fotoğrafını çekseymişim diye hayıflanıyorum. O zaman da şaşırmıştım. Kimse bir şey demiyor, yapmıyordu ona. O da rahattı, insanlar da. Bizde olsa, hemen polis çağrılırdı herhalde diye düşündüm. Bunu anlattığımda Polatlılı bir arkadaş bana Ankaradaki ‘deli’lerin polis tarafından toplanıp, dövüldükten sonra Polatlı’ya bırakıldığını söyledi. Şaşırdım gibi oldum, ama şaşırmadım; sahi Ankara sokaklarında pek de yoktu ‘deli’lerden: Devlet politikası soğuk havalar ve ramazan dışında onlara yönelik neler yapıldığını pek duyurmuyordu.

Kış aylarında Berlin’de de Kältehilfe’yi2 sık sık duyuyorum. Sokakta yaşayanlara barınma hizmeti ve kıyafet, yiyecek sağlıyorlar. Metroda ve billboardlarla reklam yaparak yardım topluyorlar. Bildiğim bu uygulamadan ziyade, Berlin’deki evsizlere dair bir istatistik, veri, akademik çalışma vb. arıyordum… Fazla sonuçla karşılaşmamak sürpriz olmadı. Çünkü evsiz insanlar, daha doğrusu sosyal normların dışında kalanlar araştırmalara genellikle dahil olamazlar. Örneğin, herhangi bir ülkede yapılan gelir ve refah düzeyi araştırmasında, istatistik kurumundan örneklem istenir; kurum çeşitli mahallelerden rasgele seçilen hane bilgilerini araştırmacıya verir. Ancak bu örneklem ‘hane’ bazlı yapıldığından evsizler, hastalar vb. kişiler bu tip araştırmalarda yok sayılmış olur, aslında araştırma için önem teşkil etmelerine rağmen.

Araştırmam Jürgen von Mahs’ın Los Angeles ve Berlin’deki evsiz insanlara yönelik devlet politikalarını ve bunların uygulamadaki sonuçlarını karşılaştırdığı bir makaleye rastlamamla sona erdi.3 Von Mahs’ın, kendi örneklemini oluşturmasının dışında, topladığı genel data ile Federal Almanya Devleti’nin evsizlere yönelik kira yardımı yapmak, evsizleri temel halk sağlığı hizmetleri kapsamında tutmak, bunun yanı sıra evsizlere yönelik yardım sunan gönüllü kuruluşlara fon sağlamak ve evsizlerin ulaşımının %50’sini karşılamak gibi birçok politikayı uyguladığını öğrenmiş oldum. Sosyal devletin evsizleri ve sokakta yaşayan akli dengesi olmayanları Polizei tarafından toplatıp Pankow’un eteklerine bırakmak yerine, bu politikaları uygulamaya —kısmen de olsa— koyması beni şaşırtmadı.

Mahs’ın ortaya çıkardığı bir diğer bilgi ise, Berlin’deki evsizlerin %36.3’ünün başka bir ülke vatandaşı olması. Şimdi aklınıza, gelişmiş bir Avrupa ülkesindeki evsizlerin bilinen ‘göçmen’ kökenli olduğu gelmesin. Bu aralar görmüyorum ve “acaba nereye gitti” diye düşünmeden edemediğim mahallemizin Penner4 amcası geliyor aklıma. Genelde geceleri banka şubesinin önündeki ATM holünde yatar, gündüz elinde şarabı ve sigarasıyla gezinip bozuk para, sigara isterdi. Ama işin ilginci, bana ve bir arkadaşıma her zaman gayet anlaşılır, aksanı temiz bir İngilizceyle “Young ladies, can you give me some money?” diye sormasıydı. Bir gün ona, nereli olduğunu sorduğumuzda, aldığımız İsveç cevabı hayli şaşırtmıştı bizi. Berlin’in Türk mahallesinin İsveçli Penner’ı idi kendisi.

İstatistikleri tecrübemle daha bir inanılabilir kıldıktan sonra, von Mahs’ın çalışmasının 1997 yılına ait bulgularına geri dönebilirim. Berlin’deki evsizlerin; %40’ı kırk yaş ve üzerinde, %86’sı erkek, %80’i bekâr veya boşanmış, %57’si de bir yıldan fazla süredir sokakta yaşıyor ve tahmini sayıları 3.000.

İşte o 3.000’den biri gelip yanıma oturdu. Corina’yı düşünüyordu. Beni ona benzetti. Herkese Corina’yı anlattı. Almancam yetse, sorar mıydım hikâyesini ya da “ben o değilim bak” der miydim diye düşündüm; ama cevabım %99 hayır. Çünkü ondan gelecek cevap, tepki ya da davranışın bilinmezliği, yani tahmin edilemezliğin kendisi bana korku ve güvensizlik salmaya yettiğinden, susup kaçardım yine. Göz görmeyince, akıl ‘o’nun varlığını yok sayabiliyor diye inandırdım kendimi, kalkıp gittim yanından.

Ama o Corina’yı yok saymamıştı, gözü yanlış kişiyi görse bile…

1. Mein Schatz: hazinem. Kullanımı biraz Türkçedeki ‘kıymetlim’e benziyor.

2. Kältehilfe: soğuk yardımı.

3. Jürgen von Mahs, “The Sociospatial Exclusion of Single Homeless People in Berlin and Los Angeles”, American Behavioral Scientist, volume 48 issue 8, p. 928–960, 2005. Mahs’ın çalışması daha sonra kitap olarak da yayımlandı: Down and Out in Los Angeles and Berlin, Temple University Press, 2013.

4. Penner: Serseri, berduş anlamında. Almanya’da sokakta yaşayanlar, evi olmayanlar için kullanılan bir deyim.

anormal, Berlin, delilik, evsizlik, normallik, Pınar Şardar