fotoğraflar: Işık Kaya
Tasarımcı ne biriktirir?
Ali’nin Kelebekleri

Bu bir kelebek koleksiyonu; ama son yıllarında böcek koleksiyonuna doğru evrilmişti.

Sanırım 1964’te; ben 10 yaşındayken başladı bu merak. “Koleksiyon” yapma diye bir amaç yoktu; ancak babamın Gazi Eğitim Enstitüsü’nde verdiği dersler kapsamındaki araç gereç ve kitaplar, bu başlangıca yol açmış olabilir. Kurutma tahtalarını, en son ayarlı olanı hariç, birlikte yaptığımızı anımsıyorum; kelebek ağımı ise babam hazırladı, doğrudan. Kimyasallar ise, kitabi bilgi ve zaten evimizin bodrum katında kurmuş olduğumuz çok amatör “laboratuvar-işlik”in bir parçası; yıllar boyunca sürekli Modern Çarşı’dan temin ettim… Abim Kemal ile birlikte, işlikte oluşturduğumuz deri kitap-dergi ciltleme atölyesi, Türk Hava Kurumu uçak kitlerinden uçak kurma tezgâhı, eski sabunlardan ocak üstünde şampuan yapma ortamları, bende birdenbire bu tutkuyu doğurdu. Kavacık Subayevleri’nde oturuyorduk, bahçeden bahçeye atlarken bu arada bizim büyük bahçemizden de geçen kelebeklere bir baksanız bile, onlarca tür olduğunu görüyordunuz. Yazları “meşgale” olarak merakla başlayan konu, İngiliz Kültür Heyeti kütüphanesinden tekrar tekrar yeniden aldığım Butterflies ve Moths adlı kitaplarla, alıkoyup kuruttuğum her bir kelebeğe özel bir karton kutu yaparak saklama-koruma ortamlarını oluşturmak, bu olanağı ortaya çıkardı.

Bu arada, “bahçe şehir” ilkesine göre tasarlanmış kooperatif mahallelerinden birisidir Kavacık Subayevleri. 800’er metrekareye yakın 179 parsel içinde, 100 m2’lik taban alanı olan tek ve iki katlı evlerden oluşturulan bir mahalle, kuşkusuz çok yeşil olacaktır. Koleksiyondaki toplam 225 örnekten %95’i de bu mahalleye ait olan türlerdir. 1990’ların ortasından başlayarak apartmanlaşan bu mahallede bugün hangi türlerin hayatta kalmış olduğunu düşünmek üzücü olabilecektir.

Koleksiyona döndüğünü belki de hiç hissetmedim: Öğrenmek için yakalayıp bakmak ve bırakmak şeklinde başlayan tutku, her tür ve çeşidi birer tane elde bulundurmak; giderek onların mevsim içindeki varlık sürelerini ortaya çıkarmak; larva ve koza ortamlarını keşfetmek ve onları da biriktirmek; yumurtlama anlarından itibaren metamorfozlarını kaydetmek, ve hatta, öncül araştırmalar elverdiğince, genlerine eğilmek, ışıkla genleriyle oynamak biçiminde sürdü. Yaklaşık on yıl sürdü; üniversiteye başladığımda kendiliğinden bıraktım, çünkü okul dışındaki zamanımı sol ve kuramsal okumalar ile, edebiyat ve şiir doldurmaya başlamıştı.

Sonraki on yıllarda, sanırım 1980’lerin ikinci arısından başlayarak, kelebek örnekleri plastik kalıplarda dondurulmuş hâliyle hediyelik eşya ve andaç mağazalarında satılmaya başladı; ama hiç ilgilenmedim ve satın almadım. Bana hâlâ çekici gelen, koleksiyonu yaparken onun size kazandırdığı öğrenme süreci ve beceri yetkinliği. Bunun başında da “yer bilgisi” ve “varlık bilgisi” bulunmakta.

Kelebek izlemek ve toplamak, bu konu üzerinde yoğunlaşmak, herhangi bir ilgi alanında yetkinleşmekte olduğu gibi, kişiyi kompetan yapar. Toplamayı bırakalı 40 yıldan fazla süre olduğu hâlde, uçan kelebekleri uçuşlarından, renklerinden, duruşlarından tanıyorum hâlâ. Kimilerinin Latince adlarını da verebilirim. Özel bir kelebeği, peşinde uzun yıllar koştuğunuz bir kelebeği (böyle durumlar vardır; havada uçarken Papillion Machaon olduğunu bilirsiniz) yormadan ve hırpalamadan yakalamak, insanı coşkuyla titretir. Bir “fotoğraf avladığımda” da aynı coşkuyu duymuşumdur, Susan Sontag’ın kulakları çınlasın. Bir şiiri ya da şiir dizesini dil üzerinden sonuçlandırırken de aynı coşkuyu duyarsınız. Bazı kelebekleri nerede, hangi anda yakaladığınızı da hatırlarsınız hâlâ.

Kelebek merakımın başladığı sıralarda, iki kez gittiğim bir film vardı: 1965’te William Wyler’ın yönettiği The Collector [Koleksiyoncu]… John Fowles’un romanından uyarlanan bu filmde, kelebek koleksiyoncusu genç bir adam, sonunda bir kızı da koleksiyonuna katıyordu. (1990’larda John Fowles ile tanışma fırsatım da oldu, gariptir.) Kiminle tanışsam-konuşsam, herkes beni bu film üzerinden kelebek koleksiyonu yapmaktan vazgeçirmeye, uzaklaştırmaya çalıştı. Yeniyetme çağlarında insan bu tür dışarıdan gelen yorumlara da çok açık oluyor; ancak annem-babam hiç yorumda bulunmayıp beni desteklediler. Ortaokul ve lise yazlarımı dolduran kelebek koleksiyonculuğu, bunu destekleyen bahçıvanlık merakımla da ilişkideydi; abim ve babama rağmen, 750 m2’lik bahçeyi krizma yapıp düzenleyen, meyve ağaçları ve üzüm bağına bakan, yıllık domates-biber-yerelması-patates tarhlarını oluşturup bakımlarını yapan bendim. Dayımın gönderdiği glayöl soğanlarıyla uğraşan da, babamla birlikte, bendim yine; glayöl yetiştirmek, İzmir soğanlarını Ankara’da üretimde tutmak çok zordur oysa. Giderek, bahçe bir dünyadır; bunu çok yazdım sonradan. Uzun aralarla, beş yavrulu bir ana kirpiyi bir süre özel kümeste konuk etmek; ağacınızı yurt belleyen ağaçkakanı ağırlayıp gözlemek; bağın coşkulu ürününü ne yapacağını bilemeden komşulara dağıtmak, koruk suyunu salataya katmak, şıra ve sirke yapmak; erik-şeftali-elma-badem meyvelerinden reçel ve marmelat yapmak; ayrık otunu topraktan yıllar boyunca ayıklamak; bütün bunlar geniş bir kültür… Ancak, çok küçük yaştan başlayarak mimar olmayı kafama koymuştum, nedenini bilmiyordum; bahçeye sığınan kursağı sapan taşıyla delinmiş güvercini ameliyat edecek ve evde aile bireylerine iğne yapacak kadar tıp alanına yatkındım; ama mimar olmak istiyordum bir kere.

1965 ile 1974 arasında sürekli ilgilenerek yaptığım kelebek koleksiyonculuğu, birdenbire kesildi. Kavacık Subayevleri kelebek ve güveleri hemen hemen tamamlanmış olarak koleksiyonda yer alıyordu. Bunlara Aydın Kuşadası ve Ankara ODTÜ arazisi kelebekleri de eklenmeye başlamıştı. Konunun ve meşgalenin derya kadar geniş bir alanı kapsadığını görmeye başlamıştım; ama dünyamı dolduran başka ve değerli yeni şeyler de vardı artık. “Kelebek” sözcüğü benim için farklı bir anlama sahip şu anda: Söylemsel olarak pek çok insana hâkim olan narinlik, kelebek camı, kelebek gözlük ve benzeri anlamları dışında, çok daha derin.

Koleksiyon evde duruyor. Bir duvarda 15-20 örnek asılı. Esas koleksiyon ise çekmecelerde, kapalı duruyor. Şunu da hatırlıyorum: Yapıldığı yıllarda duvara asardım; belli bir miktar yenileri geldikçe, yenileri duvarda yerlerini alır; eskiler, gözden düşenler, ışıkla sararmasın diye seçilenler, çekmeceye kalkardı.

Kelebekler, yaşam süreleri çok kısa olan böcekler… Kurutulmuş hâlde saklarken en savunmasız oldukları durum, kutularını delerek karın bölgelerini yemek isteyen güve kelebekleri ya da onların larvaları. Paradoksal bu durum, kuruma iyice sağlandıktan sonra ortadan kalkmakta. En iyi çözüm ise onları cam altında, havasız ya da dezenfekte ortamda saklamak… Bu her zaman olanaklı değil.

Kelebek koleksiyonumun maddi bir değeri olduğunu sanmıyorum, bu yönüyle hiç ilgilenmiyorum. “Öteki” kelebek koleksiyoncuları beni her zaman ilgilendirdi ama: Türkiye’de çok az var sanırım. Bunlardan biri olan felsefeci-çevirmen Hüseyin Batuhan ile (sanırım ODTÜ’den emekli olduktan sonra Heybeliada’da oturuyordu) maalesef tanışamadım; koleksiyonu nerededir bilmiyorum. Romancı Vladimir Nabokov’un çok iyi kelebek araştırmacısı ve koleksiyoncusu olduğu bilinir, ayrıca şair de; sanki mimar olma isteğini de hatırlıyorum.

Koleksiyonu tamamlamaya yakın bir zamanda, babam, biraz da meslek seçimimi etkilemek ve ibreyi tıptan yana çevirmek için sanırım, beni zorladı. Hemen bütün kelebekleri bir bavula koydum ve Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Zooloji Kürsüsü’nde, soyadını hatırlamadığım, Ahmet isimli bir biyoloji doçentini ziyaret ettik. Amaç, kelebeklerimin durum ve tasnifini kontrol ettirmekti. Zooloji Kürsüsü, beni çok etkiledi: Dehşet bir kelebek, güve ve böcek koleksiyonu vardı; tümü de çok iyi elde edilmiş ve özel yapım, ahşap çekmece dolaplarda korunmaktaydı. Türkiye adına gurur vericiydi. Ahmet Hoca her yaz motoruyla karış karış Anadolu’yu geziyor ve yeni çeşitleri koleksiyona katıyordu. Her türün yıl bazındaki yöresel çeşitlerini bile barındırıyor; dolayısıyla türlerin çoğalıp azalmasını ve bölgelere göre karşılaştırılabilir dağılımını gözler önüne seriyor, ölçülebilir kılıyordu. Benim koleksiyonum ise oradaki olanaklar ve birikim yanında çok zayıftı. Ancak ziyaretten ben de gururlanarak çıktım: Elimde yalnızca İngilizce iki kitap olduğu hâlde, yaptığım tasnif, dişi-erkek ayrımları, aile-tür-cins-çeşit sınıflaması tümüyle doğruydu; kendisinden alt çeşit ve bölgeye göre adlandırmaları da ödünç alabilecektim.

Kelebek ve böcek koleksiyonculuğu, bana bir ortama, canlı ve cansız varlıklara kapsamlı bakma alışkanlığı verdi. Ortaya çıkarılan birikimin, incelemenin, araştırmanın ürün olarak emek-yoğun değerini öğretti. El becerilerini ve dikkati de sanırım geliştirmiştir. Her bir kelebeğin kutulanması; bunun gri karton, beyaz kâğıt ve selofanla birlikte sıfırdan elde edilmesi; bir tür el işçiliği, resim çizme ve boyamayı da kapsaması, mimarın tasarımcı yönünü de, bir yan ürün olarak, o zamanlardan bir miktar doyurmuştur sanırım. Tasarlamak-yapmak-saklamak-biriktirmek-yan yana getirmek benzeri dürtüleri oyalamıştır.

Şimdi düşündüğümde, beni arşivcilikle ilgili de geliştirdiğini düşünüyorum; belge tasnifinde büyük arşivlerde arşivcileri uyarıp düzeltecek kadar iyiyim.

Koleksiyondan görüntüleri ilk kez Öğle Suyu şiir kitabının içinde kullandım. Öğle Suyu, aramızda iki yaş olan yaşıtım ODTÜ’ye ve kendi kırk yaşıma adanmış olan bir doğa güzellemesi sayılabilir. Şairin Nergisi kitabımda bunun devamı niteliğinde bir yaklaşım vardır. Ama ne yapıp edip “Boyalı Hanım” [Vanessa Cardui] de girmiştir bu kitaba; bu kez görselle değil, tavır ve sözcükle. Neyin nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan bir dünya bu…

Babam Recep Cengizkan’ın pul koleksiyonu yarım kalmıştır. Yine babamın, özel bir fotokart-fotoğraf koleksiyonu var. Benim makale-kitap yazarken kullanmak için başlayan şehir kartpostalı, özellikle Ankara fotoğrafları, koleksiyonum hâlâ devam ediyor: Fotoğraf, tarihçiler için özel bir kaynak ve diyelim 1920’lerin, 1930’ların Ankara fotoğrafları, Avrupa kentlerinden dönüp dolaşıp koleksiyoncu Ankaralılara hâlâ ulaşıyor. Yine 1920–1970 arası Ankara’sına ilişkin özgün basılı ürünleri hâlâ topluyorum. Zaman zaman geliştirme olanağı bulduğum bir fotoğraf albümü / yapı açılış albümü koleksiyonum da var.

{fotoğraflar: Işık Kaya}

Ali Cengizkan, kelebek, koleksiyon, Tasarımcı ne biriktirir?