Mekânsal Başkalaşım: Salt Galata

Mimarlık, geçmişten günümüze kadar amaç ya da araç olarak birçok disiplinle doğrudan veya dolaylı olarak dönüşüm ve etkileşim içerisinde bulunuyor. Bu disiplinlerin kesişim noktası, mimarlığın temel odağı olan ‘mekân kesitlerini’ oluşturuyor. Mimarlık, bu ‘kesitlere’ karakter kazandıran, mekânın yaşamasını sağlayan can damarı olarak da tanımlanabilir. Mimarlık aynı zamanda daha önce tasarlanıp inşa edilmiş mekânları, zaman ve kullanıcı değişimine bağlı olarak dönüştürür. Mekân-disiplin-kullanıcı ilişkisi zaman içinde toplumsal değişim ve gelişmeler öncülüğünde başkalaşarak melezleşebilir. Bu metinde, anıtsal ölçeğiyle toplumsal dönüşümleri mimari dönüşümlerle harmanlayarak, ‘akıcı-melez mekânlar’ üretmesiyle yüzyıllara meydan okuyan Bank-ı Osmani-i Şahane / Salt Galata yapısı değerlendiriliyor.

Bank-ı Osmani-i Şahane, Haliç Cephesi, Servet-i Fünun, 11 Ağustos 1892,
kaynak:
Değişti

Bank-ı Osmani-i Şahane (Osmanlı Bankası), Karaköy’de Bankalar Caddesi üzerinde, Fransız asıllı Levanten mimar Alexandre Vallaury tarafından tasarlanıp, 27 Mayıs 1892 yılında hizmete açılmış. Bulunduğu Bankalar Caddesi, o dönemin en önemli banka ve hanlarının bulunduğu stratejik ve saygın bir merkezdi. Yapının Bankalar Caddesi üzerinde bulunan ön (giriş) cephesi, çoğunlukla Avrupa’da herhangi bir yapıda görebileceğimiz neoklasik üslup ve neo-Rönesans heykel ve süslemelerle tasarlanmışken, Haliç cephesi hareketli, oryantalist tarzda ve klasik Osmanlı evlerinde görülen cumba ve saçak tipleriyle farklı cephelerde iki farklı yapı algısı yaratıyor. Bu açıdan iki farklı karakteri olan yapının Avrupa Asya kıtaları arasında ‘köprü’ konumda olması, üslubunu etkileyerek Doğu ve Batı arasındaki ilişkiyi anımsatıyor. Birbirinden çok farklı cepheleriyle bulunduğu çevrenin siluetine uyum sağlarken, mekânsal dönüşümleriyle İstanbul’un ikonik yapılarından biri olmaya aday konumunda bulunuyor.

Neoklasik ve neo-Rönesans elemanlarla süslü ön cephe, Bankalar Caddesi,
fotoğraf: Nazlı Döngez, 16.01.2019

Osmanlı Bankası’na öncelikle üç katlı, dört kapılı kasalar kurulmuş ve yapı, bu kasa dairesi üzerine inşa edilmeye başlanmış. Kasa dairesi 1 cm kalınlığında sacdan yapılmış, sac mekânın dışında üç katmandan oluşan duvarlar, 110 ve 70 cm kalınlığında beton profillerle desteklenmiş tuğlalarla örülmüş ve statik hesapları bu duvarlar üzerine kurulmuş. Teknik özellikleri ile inşa edildiği dönemin yapılarından hayli farklılık gösteriyor. Osmanlı Bankası tamamlandığında, bodrum katında mahzen, depo ve ahırlar; zeminin altındaki katta, Londra’dan ünlü kasa imalatçısına sipariş edilen ve adını dönemin 20 kuruşluk sikkelerinden alan mecidiye kasası ile yemekhane; zemin katında ise şube mekânı bulunuyordu. Birinci katta, genel müdürün özel ve makam odalarının yanı sıra, sekreter ve tercümanların büroları; ikinci katta, muhasebe şefi ve servisi, hükümet nazırı ve müfettişlik odaları varken, tavan arası ise iaşe dairesi, arşiv servisi ve hizmetli odalarından oluşuyordu.

Barındırdığı farklı mekânlarla döneminde sadece bir banka yapısı olmanın ötesinde kompleks bir yapı olarak kullanılıyordu. Bu farklı mekânlar, bugünkü çok programlı başkalaşan akışkan mekânların oluşmasında bir potansiyel oluşturuyor. Ayrıca zaman içerisinde toplumda gerçekleşen değişim ve dönüşümler bu mekânların yeniden işlevlendirilmesine katkı sağlıyor. Yeniden işlevlendirilme ve restorasyon çalışmaları yapının özgün karakteri korunarak 2006–2011 yılları arasında tamamlanmış. Yeniden işlevlendirmeyle mekânlar, ‘özel-saklı’ olmaktan çıkıp gün içerisinde değişebilen, kiralanabilen, kamusal ve yarı-kamusal alanlar hâline dönüşüyor. Değişen niteliklerle, yapının işlevi çok katmanlı programlar hâline çevriliyor.

Salt Galata, kesit,
kaynak: Mimarlar ve Han Tümertekin

Mekânsal dönüşümlerin en etkili ve görünür şekilde farklılaşanı, zemin katta gerçekleşiyor. Geçmişte sadece banka kullanıcılarına açık olan bu mekân, yeniden işlevlendirmeyle haftanın neredeyse tüm günleri yaşayan bir kamusal alana dönüşüyor. Giriş katı sirkülasyon aksı, herkese açık bir araştırma merkezi, kitapevi, kafe ve mekânı kamusallaştıran en önemli öğelerden biri olan açık avluyla bütünleşip, Haliç’e uzanan bakış perspektifiyle tanımlanıyor. Tanımlanma sürecinde, yapı içerisindeki ve sirkülasyon aksındaki bezemeler ve dokular restore edilip, yapının karakterine dokunulmuyor. Eski yapıda, sirkülasyon aksındaki heykelsi merdiveni gölgede bırakan asansörün yeri değiştirilip, beyaz mermerden yapılmış ana merdivenle yapının tarihselliği ve anıtsallığı ön plana çıkarılıyor, yapının eski işlevinin güçlü ve otoriter kimliği kullanıcılara hatırlatılıyor. Otoriter kimliğine rağmen, akıcı mekânsal dönüşümleriyle akılda kalıcılık sağlıyor. Ana merdivenin karşısında ve bir asma kata sahip olan araştırma merkezi, kamuya açık kütüphaneye eklemlenmiş. İnsan ölçeğinde ve aktif şekilde deneyimlenebilen özel kilitli kasalarıyla Osmanlı Bankası arşivini ve sahip olunan dönem koleksiyonlarını yeni kullanıcılara sergilemenin yanı sıra, bu mekân günümüzdeki geçici ve kalıcı kitap koleksiyonlarıyla işlevleri bütünleştiren bir mekân özelliği gösteriyor. Bu özelliğiyle eski ve yeniyi, işlev ve mekân bağlamıyla kaynaştırıp, toplumsal değişmelerin mekânsal olarak da görülmesini sağlıyor. Ayrıca kütüphane-araştırma merkezinin sahip olduğu teknolojik imkânlar ile kullanıcılar interaktif bir ilişki kurarak ‘etkileşimlerini’ artırıyor. Kütüphane-araştırma merkezinin yakınına konumlandırılmış küçük ölçekli, açık mutfağa sahip kafe, bir yandan avluya, diğer yandan Haliç’e bakan pencereleriyle sakin bir dinlenme alanı olarak tasarlanırken, aynı anda take away [al götür] konseptiyle araştırma merkezi ve kafe arasında iletişim kuruyor. Kullanıcılar, sınırları kaldırılmış mekânlarda, ‘özgürlük’ ve ‘kapalı kamusal alan’ kavramlarını algılama ve irdeleme fırsatı buluyor. Sınırı olmayan kafenin en etkileyici yönlerinden birisi de neredeyse mekânın tam ortasında heykel gibi ve rıhtsız tasarlanmış, yapının tarihselliğine tezat çelik konstrüksiyon merdiven. Bu merdiven, üst katta biraz daha özelleşen restorana ulaşıyor. Restoranın mutfağı da kafe mutfağının yanında; yapının geneline hâkim şeffaflık ve sınırsızlık ilkesiyle çalışarak sadece camla ayrışıyor. Kafenin karşısında ve sirkülasyon aksında bulunan ve çoğu zaman kafeyle birlikte çalışan kitapevi ise, yerli ve yabancı mimarlık, görsel sanatlar, tarih, edebiyat, şehircilik gibi birbiriyle iç içe olan disiplinler konusunda uzmanlaşmış; kamuya açık disiplinler arası bir ortam sağlıyor. Burada bulunan işlevlerin hiçbirinin sınırları ve ayrıştırıcı güvenlik bariyerleri olmadığı için gerçekleştirilen her eylem, diğer kullanıcılar tarafından görülebiliyor. Sınırsızlık konsepti mekânsal akıcılığı sağlarken, kullanıcılar da bu akıcılığı deneyimliyor.

Özel kilitli kasa ve
İdealist Mektep, Üretken Atölye sergisi, fotoğraflar: Nazlı Döngez, 16.01.2019

Zemin katın altındaki mekânlar ise, geçmişte mahzen ve depo olarak kullanılırken, günümüzde değişen sanat anlayışıyla bienallere ve çeşitli kullanıcıların özgürce dahil olabileceği farklı alanlarda küçük veya büyük ölçekli etkinlik mekânlarına evriliyor. Bu mekânlara, Osmanlı Bankası’nın merkezde rol oynadığı geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemlerinin az bilinen dünyasını yansıtan ve dönemi, ekonomisi hatta gündelik yaşamı ve kültürü bağlamında inceleme imkânı sağlayan bir anlatım mekânı ekleniyor. Çok katmanlı anlatım mekânı olan müzede, kuruluşundan özel ticari banka statüsüne geçtiği 1933’e kadar geçen seksen yıllık süreçte, Osmanlı Bankası’nın yaşadığı önemli değişiklikler, gelişmeler ve krizler, kronolojik olarak mekânda farklı bölümlerde ele alınıyor; aynı dönemin şube binaları ve müşterilerini sergileyen müze ve kalıcı koleksiyon alanı, katı sınırlayıcı duvarlardan kurtularak ziyaretçileri çekme etkisine sahip oluyor. Buradaki yapay aydınlatmayla bazı noktalar kısıtlanıp, vurgulayıcı ve gizemli bir görsel illüzyon yaratılmış. Ayrıca müzenin bir kısmı, eski yapıya ait gizli mahzenlerin iç kısmına yayıldığı için kullanıcılarda keşfetme ve şaşırma duygusu uyandırıyor. Bu özelliğiyle sadece işlev olarak müzeciliğin yanı sıra eski dönem mekânlarının yaşanmasını da sağlayan interaktif bir deneyim sunuyor.

Birinci kat, farklı kişi, grup ve kurumlara açık; özellikle bienallerde etkin şekilde atölye ve etkinlik mekânları olarak kullanılıyor. Mekân içerisindeki duvar, tavanda bulunan dokular, esnek; isteğe bağlı olarak parçalanan atölye mekânlarıyla birleştirilmiş, eskinin kimliğiyle yeninin işlevselliği bir araya getiriyor. Esnek mekân, gündelik ihtiyaçlara göre düzenlenmeye imkân veren mobilya ve öğelerle bütünleştiriliyor. Aynı zamanda araştırma merkezine yakın konumlandırılması, birlikte çalışabilmelerine olanak sağlıyor. İşlevlerin birlikte çalışabilmesi, birinci katı zemin katla bütünleştirip, mekânsal akışkanlığı doğuruyor. Mekânda kullanılan doğal ahşap malzeme, mekâna ‘ev ortamı’ samimiyeti sağlıyor ve kullanıcılar için özellikle tercih edilme nedeni oluşturuyor. Ayrıca, beyaz ahşap yüksek kapılarıyla iç mekânda —modern klasik tezatı içinde— insanları kendine çekme ve kullanma eğilimini artırıyor. Geçmişte tamamen özel ve kişiselleştirilmiş olarak tasarlanan mekân, toplumun her yaştan bireyini kendine çekebilecek bir mekân kesitine dönüşüyor.

İkinci kat ise, yeniden işlevlendirmeyle kısmen özelleşen mekânları barındırıyor. Özel yönetim ofisleri, kiralanabilen ofis ve toplantı odaları ile geçmişteki işlevine göre yarı-kamusallaşmış bir tanıma sahip. Bu odalar, bienal ve farklı söyleşi etkinlikleri kapsamında bazı kısımları kamuya açık mekânlara dönüşüyor. Ayrıca birinci kat ile konum ve işlevsel olarak ilişki içerisinde ‘akışkan mekânlar’ kavramına gönderme yapıyor. İkinci kata gelen kullanıcı, yapının tüm katlarının bağlandığı beyaz sütunlu galeri boşluğunu algıladığında, üçüncü kat olan en üst katı deneyimlemek için sabırsızlanıyor.

En üst kat, yeniden işlevlendirme öncesi katı sınırlarla tanımlı hizmetli odalarını barındırırken, ‘yararlı sanat ofisi’ olarak adlandırılarak kamusal, —herhangi bir ‘özel’ statü için ayırıcı herhangi bir oda içermeyen— açık plana sahip bir mekân olarak kamuya geri kazandırılıyor. Bu dönüşüm, esnek ve parçalı mobilyalarla gündelik veya ani gelişen ihtiyaçlara cevap verebilen bir kimliğe sahip. Bu kamusal ofisin tek bir kuralı var ve bu kuralla araştırma merkezindeki çalışma ortamından ayrışıyor. Bu kural, yararlı sanat ofisinin ‘sessizliğin kural olmadığı bir çalışma mekânı’ olması. Bu özellik, çok fonksiyonlu dönüşümün yanı sıra çok sesliliğe olanak sağlayan bir kesit. Bu çalışma mekânına, geçmişte kullanılmayan çatı arası bugün günlük olarak dönüşen ‘özel etkinlikler mekânı’ olarak eklemleniyor. Bu özel etkinlikler mekânına olan ihtiyacı, toplumda ‘etkinlik’ anlayışının yerleşmesi ve aynı zamanda farklı disiplinlerdeki belli bir fikrin tanıtılması, yaygınlaştırılması ile toplumun bilinçlendirilmesine dönüşmesi artırıyor. Bu bağlamda üretilen özel etkinlik mekânları, perspektifleri aylık veya yıllık olarak değişen sergi, söyleşi, atölye gibi işlevlere de dönüşebileceğinden tamamen esnek ve değişken bir karaktere sahip. Ancak, en üst kattaki değişken mekânlar, işlevi kamusal olmasına rağmen, kamusal odak olan bodrum kat-zemin-birinci kat ilişkisinden kısmen uzaklaşmış olduğu ve kamu tarafından çoğunlukla fark edilemediği için, arka planda kalıyor. Bu özelliği ile diğer mekânlara göre yalıtılmış ve gizli karakterli. Ayrıca bu katta bulunan ve Haliç’e bakan gizli oval pencereler, yapının saklanmış kimliğine atıfta bulunuyor. Saklı mekân kimlikleriyle, kullanıcılarının farklı rastlantısal keşifler yapmasına olanak sağlarken, daha sonrasında bu mekânlar saklı-uğrak yerlerine dönüşüyor. Bu yapıya yayılan akıcı mekânların ve işlev üretiminin sirkülasyona dahil olduğu ve farklı profillerde sirkülasyon yaratmasına rağmen bu kat, diğer katlar arasında en uzak köşede sıkıştırılmış bir odak. Bu sıkıştırılmış odak, kaybolabilen hatta ulaşılamaz olarak algılanma potansiyeli taşıyor. Bu açıdan ‘özel’ olarak bu kata gelen ve sınırlı kişilerin katılımına açık olduğu izlenimi yaratıyor.

Bank-ı Osmani-i Şahane, yeni adıyla Salt Galata’nın iç mekânında kullanıcıyı derinden etkileyen diğer bir öğe, yapının anıtsal ölçeğiyle iletişim kuran geniş galeri boşluğuna kontrollü ve dramatik bir oyun yaratılarak bırakılmış doğal aydınlatma. Bu doğal aydınlatmanın, zemindeki araştırma merkezine kadar ulaşması için, tavanda güneşi takip eden ve şiddetine göre 360 derece dönen hareketli ve sabit yansıtıcı aynalar kullanılmış. Çatıdan gelen doğal ışık, tüm katlardaki galerilerden gölge oyunlarının algılanmasına katkı sağlıyor. İç mekâna hâkim renk olan beyaz, naif karakterine rağmen, katlarda insan ölçeğinden farklılaşarak kullanılan sütun ve sütun başlıklarıyla kat fuayelerinde antik Yunan ve Roma tapınak girişlerinin gösteriş ve dayanıklılığını hatırlatıyor. Salt Galata, barındırdığı farklı imge ve akıcı işlevleriyle, yoğun nüfusuna rağmen az sayıda nitelikli kapalı kamusal alanı bulunan İstanbul’da dönüştürülerek ve yeniden işlevlendirilerek, bir canlının bulunduğu ortama biyolojik olarak uyum sağlayıp, yenilenmesi ve adaptasyon geçirmesi olan ‘başkalaşım’a benzetilen bir kamusal merkez. Bu, herkesi içine alan kamusal merkezler artırılabilir mi?

Anıtsal galeri boşluklu mekân
ile 360 derece dönebilen
hareketli ve sabit aynalar,
fotoğraflar: Nazlı Döngez, 16.01.2019

Günümüz ihtiyaçlarına uygun ve geleceğe yönelik değişken karakterli kamusal merkezler, yapı genelinin sirkülasyonla akıcı kamusal mekânlara dönüşmesi, mekânsal başkalaşımı ve mekânların katmanlaşmasını tetikliyor. Bu başkalaşma, âtıl ve arka planda kalmış eski kamusal veya özel yapıları yıkmak yerine tarihi dokusuyla yeniden işlevlendirilmesi ve topluma kazandırılmasında özellikle tercih edilen önemli bir motivasyon. Peki bu motivasyon bütün eski yapılara uygulanabilir mi? Yurtdışında eski ve boş duran yapılar, önceki fonksiyonları analiz edilerek toplumla bütünleştirilebilecek konum ve nitelikteki farklı ölçek ve tipolojilere göre uyarlanıyor. Buradaki tipolojilerde ‘kamusal yarar’ en önde bulunan dönüştürme ilkesi. Dönüştürme ile vurgulanan sadece mekân odaklı gerçekleştirilen restorasyon veya iyileştirilme değil; mekânı kapsayan işlev odaklı başkalaşım. Bu başkalaşıma hangi işlevler dahil edilebilir? Bu işlevler birbirlerini kapsamalı mı yoksa farklı tipolojilerde bağımsız mı çalışmalı? Yeniden işlevlendirme ve başkalaşım, tarihi hızla yıkılarak yok edilen metropolleşmiş İstanbul’da, kısmen ön plana çıkmış ve öne çıkarılmaya çalışılan bir fikir. ‘Tarihi yapılara sahip çıkma ve koruma’ konusunda son zamanlardaki durumumuz umut verici. İstanbul’da yıkılmadan ayakta kalabilmiş, yeni işlev ve kullanıcısını bekleyen birçok tarihi kamusal yapı var. Bugün sahip olduğumuz veya dönüştürerek tekrar nefes aldırdığımız kamusal yapılar veya müşterek mekânlar, ‘çitlerle’ çevrilmiş yapı adalarının arasında bir kaçış noktası. Bu kamusal yapıların ‘merkez’ konumuna gelmesi ve bu merkezlerin artması, kullanıcıların deneyimleri ile birleşerek zamanla toplumsal değişimi etkileyecek, belki de yönelimleri değiştirecek. İstanbul’da artarak yoğunlaşan nüfus nedeniyle, gelecekte ortaya çıkacak olan yersizlik kavramı ve bunun sonucunda toplumun genelinde oluşacak asosyallik ve kısıtlanmışlık psikolojisiyle açık ve kapalı kamusal alanların azlığının etkisini daha çok algılayacağız.

Bank-ı Osmani-i Şahane, Salt Galata ise İstanbul’da bulunan ‘kapalı kamusal mekânlar’ konusuna farklı bir pencereden bakarak ‘mekânsal başkalaşımı’ ‘katmanlaşma’ ile ortak bir paydada buluşturan bir kesit. Günlük ve aylık mekân-kesit dönüşümleri ile çok katmanlı ve programlı olmanın yanı sıra mimarlık odaklı disiplinlerin dışındaki farklı yaş ve profildeki kullanıcılarına, disiplinler arası bir ortam sağlamasıyla İstanbul’daki benzersiz yapılardan biri olan Salt Galata gelecekte çok daha katmanlaşarak tanınma potansiyeline sahip. Salt Galata, farklı işlevlerle kullanıcıları çeken ve bir arada tutan bir yapı olmasının dışında, eski ve yeni tüm mekânsal kimlikleriyle hayranlık uyandıran bir sanat eseri.

Alexandre Vaullary, mimarlık, Nazlı Döngez, Osmanlı Bankası, SALT, yeniden işlevlendirme