Gel Beraber Oturalım: Gelecek
Barınma Hâlleri
Soldan sağa:
Lucia Tahan, Mae-ling Lokko,
Artem Kitaev, Dasha Tsapenko,
Simone C. Niquille

Uluslararası bir bilgi aktarım platformu olan Forecast işbirliğiyle kurgulanan Housing the Human [İnsanı Barındırmak], konut üzerine geliştirilen beş spekülatif proje sürecini takip ediyor. Ekim 2019’da Berlin’de gerçekleşecek Housing the Human festivalinde son hâlleri sergilenecek projeler, o tarihe kadar çeşitli şehirlerde gelişimlerinin gözlemlenmesi ve sanatçıların geribildirim alabilmesi için sunulacak. Bu sunumlardan ikincisi 2 Kasım’da 4. İstanbul Tasarım Bienali kapsamında Yapı Kredi Kültür Merkezi Loca’da gerçekleşti. Sunuma proje tasarımcılarının yanı sıra, geribildirim için davet edilen uzmanlar Meriç Öner (SALT), Hülya Ertaş (XXI), Dr. öğr. üyesi Moira Valeri (Yeditepe Üniversitesi), Nicholas Korody (Archinect, ED) ve Daniel Perlin (Make_Good) katıldı. Kopenhag Mimarlık Festivali kurucusu Josephine Michau, Forecast ve Housing the Human’ın direktörü Freo Majer ve bienalin bu yılki küratörü Jan Boelen de katılımcılar arasındaydı. Geniş kapsamlı barınma/konut konusunu disiplinler arası özgül sorun-çözüm-araştırma süreçleri ile irdeleyen projeler, ilgili seyircilere anlatıldı. Son ürünlere dair kesinleşmiş beklentiler henüz hazır olmasa da, projelerin araştırma süreçleri geçtiğimiz Ekim’den bu yana epey hızlı ilerlemiş. Baskın kavramlar, paylaşılan meskenler, verimli kullanım ve değişen ekonomi sistemlerinde sürdürülebilirlik üzerine.

Çiftlikten fabrikaya, oradan mutfaklara gelen tarımsal ürünlerin/yiyeceklerin atıkları çöp olmaktansa tüketici tarafından işlevi farklı bir ürüne dönüştürülebilir mi? Bu tutum alışkanlık hâline gelebilir mi? Peki halk bu yönteme nasıl kolayca ve demokratik olarak erişebilir?

Mantar miselyumu ile oluşturulmuş elemanlardan oluşan yapı,
fotoğraf: Mae-Ling Lokko,
kaynak:
Housing the Human

Mae-ling Lokko, Ghana ve Filipinler çıkışlı, New York’ta yaşayan bir mimar-bilim insanı. Tarımsal atıkların ve biyopolimer malzemelerin ileri dönüşümü [upcycling] ve bu dönüşüm yoluyla yüksek performanslı yapı malzemesi üretimi üzerine çalışıyor. Housing the Human kapsamında geliştirdiği projesi “Agrocologies,” son yıllarda popüler bir malzeme oluşturucu hâline gelmiş mantar miselyumu kullanarak bir prototip üretme amaçlı. Dünyanın en az değerlendirilen kaynağı olarak atıkların ileri dönüşümünü konu alıyor. Bu yaklaşımın hedefi tüketicilerin aynı zamanda üretici konumunda bulunmasını sağlamak, bireysel ya da ortaklaşa çıkarttıkları tarımsal atığı başka bir ürüne dönüştürmelerini sağlamak. Böylece ileri dönüşümün sadece endüstriyel ölçekte ve özel üretim fabrikalarında değil, evsel ölçekte de uygulanabilmesi mümkün olabilir. Mutfağı evin enerji kaynağı ve sosyal buluşma noktası olarak tanımlayan araştırmanın sonucu olarak Mae-ling, içinde bu miselyum döngüsünün kullanılabileceği bir mutfak birimi tasarlamak istiyor.

Miselyumun büyümesini sağlayacak atıklar ve oluşacak malzemeden
mutfak üretim denemeleri

Tasarım sürecine, bir biyoyapıştırıcı olarak miselyumun yiyeceklerin biyokimyasal değerine etkisi, yiyeceklerin sahip olacağı ekonomik artı değerden faydalanma seçenekleri, ev işi olarak miselyum yetiştirmesini ailede üstlenecek kişi (erkek-kadın-çocuk) ve aile dinamiklerinin etkilenmesi gibi konular da dahil. Mae-ling’in hedefi gelecek sunumlarda interaktif, hareketli bir prototip geliştirmiş olmak. Ayrıca bu sürecin sonunda ortaya çıkacak ürünün, Housing the Human’dan öteye gelişmesini istiyor, edinilen bilginin paylaşılması gerektiğine inanıyor. Bir yandan da organik malzemelere karşı oluşmuş önyargı ve şüphenin kırılması için bu tip projelerin yaygınlaşmasını umuyor. Kaynakların yüksek ihtimalle kısıtlı olacağı yakın gelecekte alternatif üretim ve dönüştürme yöntemlerini araştıran bu tip projeler önemli. “Agrocologies” gündelik kullanıma yayılabilecek, topluma kısa vadede en faydalı araştırmalardan biri olabilir.

Bir robot ev ortamına salındığında o ortamı nasıl algılar ve yaşam alanı olarak kabul eder? Bir robot ev ortamını nasıl öğrenir? Ya insanın ne olduğunu nasıl öğrenir?

SpotMini’nin masayla etkileşimi. Erişebilmesi için masanın ayaklarına koyulan desteklere dikkat.

Kimlik temsilleri ve dijitalleştirme üzerine üretimler yapan Technoflesh’in kurucusu, Amsterdam’da yaşayan İsviçreli tasarımcı-araştırmacı Simone C. Niquille, “SpotMini’nin Acısı Hakkında” [Regarding the Pain of SpotMini] isimli projesini geliştiriyor. Proje Boston Dynamics’in gündelik yaşama yönelik tasarladığı robot SpotMini’den ismini alıyor ve özünde bir veri tabanı incelemesi olan görsel-kültürel bir araştırma. Simone’un veri tabanı “hesap sorulabilirliği” [database accountability] ve parametrik tasarımların ölçme ve sınıflandırma sistemlerinin kökenlerine dair araştırmalarının uzantısı.

SpotMini gibi otonom tasarımlar, çevresinde olan biteni algılamak ve ona göre davranabilmek için bir görüş sistemi donanımı içerir. Bununla ev ortamındaki nesnelerin ne olduğunu işler. Bu süreçte kullanmak için hayli kapsamlı görsel veri tabanları oluşturulmuştur. Bu veri tabanları gitgide aşırı standartlaşmaktadır, bu da robotların öğrendiklerini, dolayısıyla çevre algılarını etkiler. Bu önermeyle başlayan araştırmada Simone, SpotMini tanıtımında kullanılan örnek evi derinlik haritası [depth map] kullanarak modellemiş, ayrıca halihazırda SketchUp 3D Warehouse gibi paylaşımlı veri tabanlarında bulunan 3D cisimleri haritalıyor. Aslında SpotMini bu araştırmanın içindeki bir karakter. Onun acısının içinde saklanmış daha kapsamlı sorular var.

Simone C Niquille/Technoflesh, modelleme/derinlik haritası üretimleri, alttaki imge için kaynak:
Housing the Human

Veri tabanları, gerçekliğin modellemeyi yapan kişinin bakış açısından oluşmuş öznel bir portresi olarak görülebilir. Bir mekâna konulan cisimler, bu cisimlerin sınıflandırılması, sınıflandırmadaki kişisellikler ve hatalar algılanan çevreyi değiştiriyor. Simone bu projeyi gelecekte karşılaşılabilecek sorunları ve krizleri öngören bir çalışma yerine arkeolojik bir araştırmaymış gibi algılıyor. Aslında eski şeylere bakarak bir yol çiziyor. Köken dijital değil, bir konutun ne olduğuna ve o mekânı neyin işgal ettiğine dair ideolojik varsayımlar. Projesini “çok parlak ve fütürist görünmesine rağmen aslında ortaçağa özgü”1 olarak tanımlıyor.

Paylaşım ekonomisi geliştikçe şehir yapısı ve kullanımı nasıl etkilenir? Bu ekonomik düzen taşınma ve ev ortamlarına nasıl uygulanır? Konutlar şehirde bir altyapı hâline gelebilir mi?

HomeCloud’un benzer uygulamalara göre yeri ve sunduğu deneyime dair açıklamalar

Madrid doğumlu, Berlin’de yaşayan mimar ve dijital tasarımcı Lucia Tahan, deneyim tasarımıyla ilgileniyor. “Bulut Konutları” [Cloud Housing] projesi teknolojik platformların kentsel mekân üzerindeki etkisini inceliyor. Günümüzde hemen hemen sınırsız seçenek sunan paylaşım ekonomisi uygulamaları kullanıcıya mülkiyetten bağımsız bir yaşam tarzı sunuyor. Lucia, bu çizgide Homecloud isimli abonelikle erişilen bir taşınma firması uygulaması teklifini bir hizmet ve altyapı olarak geliştiriyor. Projeyi vaat, tehdit ve fırsat açılarından ele alarak mekân üzerinden toplumsal ve politik öngörüler ve eleştiriler sunuyor.

Uygulamaya abonelikle, taşınılmaya hazır boş dairelere/evlere yıl boyunca erişme hakkına sahip olunuyor. Kullanıcı uygulamadan uygun mekânı seçip taşınma tarihini belirtiyor. Taşınma gününde o günkü evinden çıkıyor, akşamına yeni evine girdiğinde içinde her şey taşınmış ve yerleştirilmiş hâlde onu bekliyor. Lucia bu barınma biçiminin yaygınlaşmasıyla şehrin belli alanlarında anında soylulaştırmaların [gentrification] ve emlak sektöründeki dengesizliklerin artacağını öngörüyor. Homecloud’un ve benzer uygulamaların arkasındaki görünmez işgücü de geliştirme sürecinin bir parçası. Bu arka planda kalan işgücünün bir tehdit oluşunun (yakın zamanda ortaya çıkan Amazon çalışanlarının çalışma şartları ve memnuniyetsizliği gibi durumlar) bu projedeki temsili de merak uyandırıcı.

Homecloud arayüz denemeleri

“Kullanıcı taşınma sürecini neden atlamak ve doğrudan sonuca ulaşmak ister?” sorusu üzerine Lucia taşınma deneyiminin erzak torbası taşımak (çözüm: Amazon Fresh) ya da araba kiralamak (çözüm: Uber) gibi bir külfet olarak görüldüğünü söylüyor. Bu projede deneyimi kullanıcıya göre özelleştirmek hedeflense de, ‘kiralanacak’ mekânın ve eşyaların zamanla standartlaşma olasılığı yüksek. Geribildirimlerde Ikea gibi tek tip ürün üreten markalardan, satılan eşyaları kullanılacakları mekânda sanal gerçeklikle denemeye izin veren uygulamalardan ve bu prototipin Housing the Human’dan çıkıp Silikon Vadisi’nde birinin eline geçmesiyle eleştirel özelliğini kaybetme riskinden de bahsedildi.

Kullanıcılar şehrin tümünü paylaşsa ne olur? Şehir bu değişime nasıl tepki verir? Böyle bir değişime ve kullanım davranışına mimarlığın tepkisi ne olur?

Geleneksel şehir ve paylaşım şehrinin sınırlarındaki farklar

Moskova çıkışlı Kosmos Mimarlık’ın kurucularından Artem Kitaev, içinde enerji, mutfak ve kişisel alan işlevleri barındıran üç sütunun yarattığı kompakt bir hacmin, herhangi bir mekâna kurulmasıyla bir barınma alanı yaratacağı “Yeni Bir Evin Üç Sütunu” [Three Pillars of a New Home] projesinden, şehirdeki kişisel ve ortak kullanım alanlarının farklı düzenleri üzerine çalışmaya yönelmiş. “Şehir Payları” [City Shares] olarak adlandırdığı sunumda, mekânların paylaşım ekonomilerindeki gibi çeşitli şekillerde farklı kullanıcılar tarafından kullanılmasını öngörüyor ve mülke dair yeni bir sahiplik ve paylaşım tipi öneriyor.

Kullanıcılar ellerindeki mekânın
ne kadarını paylaşıma açacağına
karar verebilmeli.

Proje bir kişisel alan çekirdeği etrafında değişken sınırlı ve paylaşımlı mekânlardan oluşan birimlerle bir şehir kurguluyor. Asgari kişisel alan göz ardı edilmeden, bir arsa sahibi paylaştığı alan oranında başka paylaşımlı mekânları kullanabilir. Bu da kentsel mekânın bir nevi para birimine evrilmesine varır. Artem’in önerisinde geleneksel şehir planlarındaki keskin işlevsel sınırlar, paylaşım şehrinde zaten olması gerektiği gibi bulanıklaşıyor ve esnekleşiyor. Mekânın esnemesi ve değişimi ne kadar hızlı olursa şehir de o kadar modern oluyor. Artem fonksiyonel, görsel, ısıtma, akustik ve güvenlik olarak tespit edilen sınırların konfigürasyonlarıyla oluşabilecek dokuları deniyor. Süreçte bir sonraki aşama esnek kentsel düzenler ve sınırların hızlıca gereksinimlere uyum sağlaması. Böylece toplu kullanımı değişen ve akışta olan bir şehir oluşacak.

Meskenlerin özü insanların romantik ilişkileri, ev yaşamının parametrelerini nasıl etkiler? Standart çekirdek aile dışındaki ilişki birimlerinin mekânlardaki farklı ihtiyaçları nelerdir? Çokeşlilik, çokaşklılık, üçlü-dörtlü birlikteliklerin mekân kullanımları yeni tasarımlara yön verebilir mi?

Ukrayna asıllı ve Hollanda’da yaşayan, çalışmalarında özel ev hayatlarını mekânsal kısıtlamalar ve ayrımcılık açılarından inceleyen toplumsal tasarımcı Dasha Tsapenko, yaygın ikili ilişkilerden ve geleneksel aile yapısından uzak alternatif ilişkilerin, ev yaşamına ait mekânları nasıl kullandığına dair araştırmalarından oluşacak “Laboratuvaşk” [Lovaratory] projesinden bahsetti. İlk metodolojisi olan yirmi vaka çalışmasından vazgeçmiş, şu aşamada farklı çoğul ilişkilerin mekân kullanımlarını inceleyerek yeni konut tipolojileri geliştirme ve geleceğin beşeri yerleşimlerine dair tahminlerde bulunma yöntemlerine dair düşünüyor.

19. yüzyıl Mormon çokeşli evlerine bir örnek ve bir Maasai yerleşim birimi planı

Dasha, Mormon ev mimarisi örneği üzerinden çok eşli ailelerin yaşam alanları ve sirkülasyon alışkanlıklarına, devamında Tanzanya ve Kenya sınırları içinde yaşayan Maasai yerli halkının yerleşimlerinden ve sirkülasyon biçimlerine değinerek düşünce akışını açıkladı. Şimdi giysi ve nevresimlerin saklandığı dolapları baz alarak bir prototipe ulaşmayı amaçlıyor, ama fikrinin yine değişeceğinden neredeyse emin. Kendi tasarım sürecinin bu dalgalı hâlinden çok memnun, verimli olanın bu olduğunu biliyor.

Hayli iddialı projenin, yöntem belirsizliklerinin fazla olduğu bir dönemde sunulması Dasha’nın yapmak istediğini tam olarak aktaramamasına yol açmış olabilir. Yine de çıkacak ürünün yanında alternatif ilişki biçimlerinin mekânla ilişkisine dair değerli davranışsal, mimari, toplumsal ve politik bilgiler ortaya çıkacaktır.

Housing the Human’ın projelerden son ürün dahil kesin bir beklentisi yok. Daha çok uluslararası platformlarda, çeşitli şehirlerde, süreçlerin farklı zamanlarında projelerle etkileşen herkesin katkısı ve geribildirimiyle şekillenen tasarım süreçlerini ön planda tutuyor. Bu süreçlerin ortaya çıkarttığı sorular ve fikirlerin uzmanlar ve sunulan şehirdeki katılımcılar ile hep birlikte tartışılması, daha önce üzerine kolektif biçimde kafa yorulmamış kavramların gündeme gelmesi, günümüz/gelecek gündelik hayatının ve konut/barınma düşüncesinin nasıl değişmekte/değişecek olduğunun konuşulması yani bu projenin yeni bir okul biçimi olarak kullanılması daha değerli. Housing the Human’ın bir sonraki durağı Nisan 2019’da gerçekleşecek Kopenhag Mimarlık Festivali. Tasarımcılar ilk prototiplerini bu sunumda sergilemeyi hedefliyor.2

{Aksi belirtilmediği sürece fotoğraflar: Serra Aşkın}

1. Yazarın çevirisi: “it seems so shiny and futuristic but it is medieval.”

2. Housing the Human programına ve katılımcıların daha detaylı geçmişine etkinliğin web sitesinden, İstanbul’daki sunuma kadarki sürecin bir özetine de bienalin web sitesinden erişilebilir.

ev, Housing the Human, İstanbul Tasarım Bienali, konut, mimarlık, paylaşım ekonomisi, Serra Aşkın, sürdürülebilirlik