Wim Wenders’in “bir sanatçının bir diğerini anlama çabası” olarak nitelendirdiği sanatçı belgeselleri serisi, Hopper ve Présence’tan sonra üç boyutlu olarak çektiği Anselm adlı belgeseliyle (2023) devam eder. Joseph Beuys’ün yıldız öğrencisi, 20. Yüzyılın en etkili Alman çağdaş sanatçılarından biri olan Anselm Kiefer üzerine çektiği belgeselde Wenders, anlatıcı olarak kendisini bütünüyle geri plana çeker. Diğer bütün sanatçı belgesellerinde olduğu gibi bu belgeseli de “bir sanatçının yaşamını anlatmak değil, onun sanat yolculuğuna tanıklık etmek” olarak tanımlar ve bu seferki tanıklıkta Kiefer’in eserlerine özgü sinematik bir dil bulmak için gayret eder. Kiefer çekimler konusunda Wenders’e sonsuz özgürlük verir, sadece “Şaşırt beni” der, bir de Wenders’den çekimlere çok kalabalık olmayan bir ekiple gelmesini ister. Anselm’de (tıpkı Lightning Over Water adlı belgeselinde Nicholas Ray’i izlediğimiz gibi) Kiefer’i her hâliyle, tüm doğallığıyla izleriz. Çalışırken, yürürken, kütüphanesinden kitap seçerken, düşünürken, şiir okurken ve durmaksızın üretirken Kiefer’e eşlik ederiz. Belgesel, Kiefer’in elbise formundaki başsız beyaz heykellerinden biriyle açılır. Fonda Leonard Küßner’in bestelediği ve Ulusal Slovak Senfoni Orkestrası’nın çaldığı “An die Sonne” parçası vardır. Günbatımını gün doğumundan siyah bir ekranla keskin biçimde ayıran kameranın aksine soprana Fanny Soyer ile Birita Poulsen’ın seslendirdiği parça bir ses köprüsü kurarak biten dünü başlayan bugüne bağlar; tıpkı Kiefer’in resim ve heykelleri üzerinden geçmiş ve şimdiyi sürekli birbirine bağlaması gibi. Kiefer’in “beyaz heykelleri” birçok sergi mekânında diğer eserlerinin eşlikçisidir. Bir zamanlar orada olup artık olmayan şeylerin hatırasının sabitliğini taşır gibidirler. “Güneşe doğru” anlamına gelen “An die Sonne” parçasının sözleri “Olağanüstü Ay’dan ve tüm yıldızlardan daha güzeldir Güneş” diyerek yerini Wenders’in ünlü fısıltılarına bırakmadan önce “bazı gerçekler”in gece karanlığında kalmasındansa gün ışığına çıkmasının daha iyi olacağını muştular.
Wenders ve Kiefer 1991’den bu yana arkadaştır ve bu belgeselde Wenders, Kiefer’in sanatına kendi sanatıyla cevap vermek istediğini söyler. Kiefer’le aynı yıl (1945’te), savaş sonrası yıkıntılar içinde “sıfır saati”ni ilan edip geçmiş suçlarla bağını koparan bir Almanya’da doğan Wenders gençliğinde Kiefer’in tersine, Almanya’da kalmayıp (bir anlamda kendi geçmişinden kaçarak) Amerika’ya yerleşir. Hareketli kamera yerine, siyah ekrana sert bir kesmeyle yapılan geçiş bunu itiraf etmektedir sanki. Wenders’in kamerası Kiefer’in Fransa’nın güneyindeki Barjac kasabasında yer alan atölyesinin1 içindeki “başsız beyaz heykeller” üzerinde gezinir uzun bir süre. Baş yerine kiminde dikenli tel, kiminde üst üste konmuş tuğlalar, kiminde ise fotoğraf negatifleri vardır. Kiefer fısıltıyla Octavia, Poppaea, Julia Maesa isimlerini tekrarlar durur; bunlar Antik Çağ kadınlarıdır. Kiefer’e karşılık olarak Wenders de Berlin Üzerindeki Gökyüzü’ndeki melek fısıltılarını andıran, ancak bu kez kadınlara ait (çoğu zaman sözleri tam duyulamayan) fısıltılarla cevap verir. Bu, bir çağdaş sanat eserine bir yönetmenin “ses formu”yla verdiği bir cevaptır. İşitsel olarak “duyulabilirlik” ile “anlaşılırlık” arasındaki eşikte bir atmosfer kurar ve izleyiciyi, fısıltının anlamını tam olarak çözemediği fakat duygusal etkisini hissettiği bir boşluğa yerleştirir. Ancak Wenders, belirsizliği bir noktada sona erdirmek ister; “Ben melankolinin ta kendisiyim”2 ve “İsimsiz ve unutulmuş olabiliriz ama biz hiçbir şeyi unutmadık” sözlerini anlaşılır hâle getirir. Kiefer sanat yaşamı boyunca “Almanya’nın unuttuklarını ben hatırlamak zorundayım” dercesine geçmişin üzerine provakatif biçimlerde ışık tutan eserler üretir. Bu eserler tarihsel yükü ağır, söylemsel olarak “susturulmuş” olayların izlerini taşır. Almanya’nın suç hafızası hakkında Kiefer “Toplum suskundu, akla hayale sığmayan bir şeyi idrak edemediler” der. En çok da Martin Heidegger’in suskun kalmasına içerler, “Hatalarından hiç söz etmedi” der. Kiefer ise hiçbir dönem suskun kalmaz: Nazilerin Alman şair ve sanatçıları sömürdüğünü söyler, MoMA’daki sergisinde Adolf Hitler’in baş mimarı ve Nazi Almanyası’nın silahlanmadan sorumlu bakanı Albert Speer’in Reich Şansölyeliği binasına ait bir salonun resmine yer verir. Almanların gözünde sınırları zorlamayı, Almanya’nın geçmişini deşmeyi bir görev bilir. Okullarda soykırım konusunun yalnızca üç hafta işlenmesine kızar ve provakatif yaklaşımını daha da keskinleştirir. Faşizm ve Nazi Almanyası konularında “Toplumun en suskun olduğu zamanlardı” dediği 1968-1969 döneminde birçok Avrupa şehrinde Nazi selamı verir ve “Herkesin suratına bir ayna tuttum” açıklamasını yapar. Öte yandan “Üzerinden tank geçmiş bir toprağı resmedemezsiniz” diyerek eserlerinde klasik manzara resimlerinde görülenin aksine kurşun, saman, kül gibi sıra dışı malzemeler kullanarak, hatta çoğu zaman bu malzemeleri yakarak, eriterek, bozarak, parçalayarak tarihin yıkıcılığına gönderme yapar.
Wim Wenders,
Anselm, 2023,
kaynak: Berliner Morgenpost
Kiefer’in zaman dışı, tarih yüklü, mitolojik ve katmanlı eserlerini, enstalasyonlarını yansıtmak için Wenders de çeşitli sinemasal yöntemlere başvurur. 3D’yle eserlerdeki uzamsal derinliği deneyimletmeyi amaçlar. Drone çekimleriyle yukarıdan süzülen ve steadicam’le yatay düzlemde ilerleyen hareketli planlar kurar. Devasa boyuttaki eserlerin yüzey dokularına aşırı yakın planlarla yaklaşır. Arşiv görüntülerini eski model televizyon ekranlarından izletir, bazı eserlerin görsellerini bina yüzeylerine yansıtır. Zaman katmanlarının iç içe geçtiği doğrusal olmayan bir anlatı kullanır ve bu anlatının hiçbir noktasında Paul Celan şiirlerini eksik etmez. Wenders, belgeselde Avusturyalı şair Ingeborg Bachman’ın “Reads From Exil” şiirinin tamamına (hem de Bachman’ın kendi sesinden) yer verse de asıl olarak Celan hem bir karakter hem de belgeselin şiirsel arka planı gibidir. Celan, Yahudi bir şair olarak holokostu doğrudan yaşamıştır ve şiirleri dilin hem travmayı taşıyabileceği hem de travmayla baş edemeyeceği fikri etrafında şekillenir. Kiefer için Celan yalnızca bir şair değil, tarihsel yükü sanatsal biçimlere dönüştürme çabasında bir yoldaştır. Kiefer’in Celan’a olan sevgisi onun şiirinden aldığı estetik ilhamın olduğu kadar etik bir sorumluluğun ve belleğe sadakatin de ifadesidir. İkisi de söylenemez olanı farklı biçimlerde ama benzer bir içtenlikle dile getirmeye çalışan sanatçılardır. Kiefer, Celan’ın şiirlerini yalnızca okumakla kalmaz; onları görselleştirir, tuvaline taşır. Celan’ın “kül, kara süt, gül” gibi imgeleri Kiefer’in resimlerinde somut karşılıklar bulur. Kiefer ayrıca “Margarethe” ve “Sulamith” adlı eserlerinde Celan’ın “Ölüm Fügü” şiirine doğrudan gönderme yapar. Celan holokost sonrası şiirinde zamanın ilerlemeci çizgisine karşı direnir. Onun için geçmiş geçmez; çünkü travma kesintiye uğramış bir zamanı sürekli olarak geri getirir. Celan’ın şiiri gibi Kiefer’in resmi de geçmişle sürekli hesaplaşma içindedir, eserlerini kazarak, delerek içlerinden adeta geçmişin yankılarını çıkarır. Zaten Celan’la Kiefer’in kesiştiği nokta sadece ortak tarihsel yaralar değil, bu yaraların “zaman”la kurduğu ilişkiye dair ortak bir estetik-etik tavırdır.
Wenders de “Paul Celan olmadan bir Anselm Kiefer belgeseli çekemezdim” dediği belgeselinde benzer bir estetik kullanma çabası olarak lineer olmayan bir kurgu tercih eder. Kiefer’in çocukluğu, gençliği, atölyeleri, röportajları, okuduğu şiirler, devasa enstalasyonları arasında gezinirken her şeyi birbirine mündemiç olarak sunar. Wenders belgeselde ayrıca Kiefer’in çok sevdiği ve ilham aldığı mitlerdeki döngüselliğe benzer biçimde beyaz heykellere, yıkım görüntülerine, şiirlere, fısıldamalara sürekli geri döner. Beyaz bir heykelle ve “Güneşe Doğru” parçasıyla başlayan belgesel yine aynı parça ve beyaz bir heykelle sona erer. Soprano sesleri bu sefer “Güzel bir Güneş doğuyor, görevini unutmamış, layıkıyla tamamlıyor” derken dünün ve bugünün Anselm’leri mitik bir zamanda buluşur.
Wim Wenders,
Perfect Days, 2023,
kaynak: Lux Film Festival
Anselm’in hemen ardından ise Wenders, aynı yıl çektiği Perfect Days filmindeki evsiz adamı canlandıran Japon dansçı Min Tanaka üzerine bir iş üretmek ister. Çünkü Tanaka’nın stüdyodaki dans çekimleri Perfect Days’e dahil olamamıştır ve bu duruma üzülen Wenders kısa da olsa bir dans performansı filmi yapmaya karar verir. Böylece Japon aktör ve koreograf Tanaka’nın performansını merkezine alan, söz öncesi iletişimi ve bedenin anlatım gücünü aktaran dokuz dakikalık belgesel Some Body Comes Into the Light (2023) ortaya çıkar.3 Wenders’in 2011’de çektiği Pina gibi bu belgeselde de kelimeler yerini harekete bırakır. Some Body Comes Into the Light’ın müziğini de Pina Bausch’la uzun süre çalışan ve Pina’nın müziğine önemli katkıları olan Jun Miyake besteler. Bu kısa ama etkileyici belgeseldeki siyah-beyaz estetik, ışık ve gölgeyle yapılan görsel soyutlamalar, tipik bir Wendersvari görsel deneme havası taşır.
Wim Wenders,
The Keys to Freedom, 2025,
kaynak: MUBI
Wenders’in 2025 yılında yönettiği son belgeseli The Keys to Freedom İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin sekseninci yıl dönümünü anmak amacıyla çekilmiş beş dakikalık kısa bir belgeseldir. Fransa’nın Reims kentinde yer alan ve 7 Mayıs 1945’te Nazi Almanya’sının koşulsuz teslimiyet anlaşmasının imzalandığı bir okul binasında (Lycée Franklin Roosevelt) geçen film Almanya Dışişleri Bakanlığı tarafından desteklenmiştir. Konunun önemi ve ağırlığına rağmen Wenders (tıpkı Berlin Filarmoni Orkestrası için çektiği belgeselin başında olduğu gibi) muzip bir tonda başlar belgesele. Her ne kadar bu mizahi dokunuş belgeselin sonunda Avrupai bir kibre evrilse de belgesel holokostu lanetlemesi açısından kayda değerdir. Wenders, arşiv görüntüleri ve modern canlandırmalarla geçmişi bugüne taşırken asıl olarak savaşın sona erdiği günlerden kalan ve bugün hâlâ korunan harita odasına ve buradaki “özgürlüğün anahtarları”na odaklanır. Bugün Museum of the Surrender [Teslimiyet Müzesi] olarak hizmet veren müze, Lycée Franklin Roosevelt Lisesi’nin4 bir bölümünde yer almaktadır. The Keys to Freedom, Kiefer’in sanatında olduğu gibi Alman tarihinin karanlık sayfalarıyla yüzleşme temasını işler gibi görünse de Wenders’in üslubu çok daha yumuşak, kurumsal, yer yer uzlaştırıcı ve bölgeseldir. Özellikle belgeselin sonunda özgürlük vurgusunu “dünyaya” değil açıkça “Avrupa’ya” yöneltir Wenders. Bu bağlamda, The Keys to Freedom, Kiefer’in eleştirel ve sarsıcı estetik-politik konumundan farklı olarak Avrupa merkezli bir anlatı etrafında şekillenen bir hatırlatma jesti olarak değerlendirilebilir.
Wenders’in The Secrets of Places adlı yapım aşamasındaki belgeselinden görüntü, kaynak: Los Angeles County Museum on Fire
Wenders şu aralar Peace by Peace adını verdiği bir proje ve İsviçreli mimar Peter Zumthor hakkında The Secrets of Places adlı bir belgesel üzerine çalışıyor. Wenders’in beş yıldır hazırlık yaptığı ve Filistin’de geçmesini planlandığı Peace by Peace’in barışa dair alışılmadık hikâyeler anlatmayı hedeflediği ama savaş nedeniyle senaryosunun değiştiği söyleniyor. The Secrets of Places için ise Wenders, yakın arkadaşı Zumthor ve ekibiyle yirmi yıla yakın bir zamandır belli aralıklarla buluşup çalışıyor, çekim yapıyor. Aslında bu belgesel Wenders-Zumthor ikilisinin ilk ortak çalışması değil, 2012 yılında Venedik Mimarlık Bienali için hazırladıkları Notes from a Day in the Life of an Architect adlı kısa bir filmleri de var. The Secrets of Places ise hem mimarlığın temel gereksinimleri hem de Zumthor’un “yaşamının özünü yansıttığını ve belgeselin temelini oluşturduğunu söylediği yapılar” üzerine.5 Wenders bu kez de “Fikirler, istekler ve ihtiyaçlar binalara dönüşürken bir film nasıl yapılabilir? Sadece mekân ve zamanı değil, aynı zamanda iklim, ışık, yerel renk ve nihayetinde ‘mekân duygusu’ da bir filmde nasıl görünür hâle getirilebilir?” sorularına cevap arıyor. Çekimleri 2021 yılında başlayan ve yine üç boyutlu olacak belgesel için Wenders, Zumthor’un elinden çıkan tüm yapıları ziyaret edeceğini söylemiş. Bu nedenle belki de şu an İsviçre, İngiltere, Amerika, Avusturya, Almanya veya Norveç yollarındadır. Ya da kim bilir Peace by Peace için kurgu masasında Road Movies ekibiyle çalışıyordur. Veyahut hiç bilmediğimiz bambaşka bir film için hazırlık yapıyordur. Kesin olan bir şey varsa o da Room 666’da Yılmaz Güney’in bahsini geçirdiği sanatçının dramının aksine Wenders’in, kariyerinin altmışıncı yılında bağımsız sinemadan ödün vermeden, finansal baskılara ve sektörel beklentilere teslim olmadan özgürce sinema yapmaya devam ediyor olması. Ressam olma hayaliyle Paris’e gelip, ısınmak için gitmeye başladığı sinemateklerde sinemanın büyüsüne kapılıp günde beş film izleyen ve odasına döndüğünde izlediği filmler hakkında notlar aldığı günlerden bugüne hiç durmadan üreten, belgesel türüne hep çok önem veren, bağımsız sinemacılık yolundan ayrılmayan ve böylece izleyicisine de yola düşme ilhamı veren bir yönetmen Wenders. Onun belgesel ve denemelerinin baştan sona bir sanat yolculuğu olduğunu düşünmek mümkün. Haritası her belgeselde değişen, her durağında başka bir sanat türü ve başka bir duyarlık keşfedilen bir yolculuk. “Wenders belgeselleri hakkında iki üç şey bilerek” başladığım yazı dizisinin sonunda Wenders belgeselciliği yolculuğundan çok şey öğrenmiş olarak ve Zumhtor belgeselini bekleyerek dönüyorum.
1. Kiefer’in Fransa’daki atölyesi, Barjac kasabasında yer alan La Ribaute adlı eski bir ipek fabrikasıdır. Kiefer, 1992 yılında bu 40 hektarlık alanı satın alarak burayı devasa bir sanat kompleksi hâline getirmiştir. La Ribaute, yer altı tünelleri, beton amfitiyatrolar, kuleler ve seralarla dolu, hem mimari hem de sanatsal açıdan benzersiz bir yapıdır. Kiefer, 2007 yılında Paris yakınlarındaki Croissy-Beaubourg’da yeni bir atölyeye taşınmış olsa da La Ribaute hâlâ aktif bir sanat mekânı olarak varlığını sürdürmektedir. 2017 yılında kurulan Eschaton–Anselm Kiefer Vakfı tarafından yönetilen bu alan sanatçının eserlerini ve arşivlerini korumakta ve halka açık rehberli turlar sunmaktadır.
2. Filmde bu sözler Fransızca “Je suis la mélancolia” olarak fısıldanır.
3. Tokyo Uluslararası Film Festivali’nde prömiyerini yapan bu kısa deneysel belgesel Perfect Days adlı filmin Criterion Collection sürümünde ek içerik olarak da yer alır.
4. Müze, okul binasının bir kanadında bulunmakta olup ziyaretçiler için ayrı bir girişe sahiptir. Bu düzenleme sayesinde müze ziyareti okulun günlük işleyişini etkilemeden gerçekleştirilebilmektedir.
5. Bu yapılar: Los Angeles County Museum of Art (LACMA) için tasarlanan yeni bina ve İsviçre’nin Basel kenti yakınlarındaki Fondation Beyeler’in genişletilen binası.
Anselm Kiefer, belgesel film, film, mimarlık, Paul Celan, Peter Zumthor, resim sanatı, sinema, Süheyla Tolunay İşlek, şiir, Wim Wenders