Centre Pompidou,
Nisan 2016,
fotoğraf: Serra Aşkın
Centre Pompidou’nun Bedenleri

Elizabeth Grosz’un, Beatriz Colomina’nın derlediği Cinsellik ve Mekân kitabında bulunan “Bedenler – Şehirler”1 başlıklı metni, beden ve şehrin karşılıklı ilişkisini ve var olma durumlarını ele alıyor. Öncelikle metinden biraz bahsedeyim. Metinde Grosz, bedeni “… et, organlar, sinirler, kaslar ve iskelet yapısının —birlik, uyum ve düzeni ancak eksiksiz ve tutarlı bir bütünün ruhsal ve toplumsal kaydının yüzeyi ve hammaddesi olarak verilen— somut, maddi, canlı organizasyonu”2 olarak, şehri ise “…birbirine benzemeyen çok sayıda toplumsal etkinliği, süreci ve ilişkiyi, yine çok sayıda —hayali ya da gerçek, niyetlenmiş ya da gerçekleşmiş— mimari, coğrafi, sivil ve kamusal ilişkiye genellikle mükemmelden uzak ve de facto bağlayan karmaşık ve etkileşimli ağ”3 olarak tanımlıyor.

Grosz’a göre kentsel yapılı çevre, bireysel bedenleri koordine eder ve aralarında doğal bir bağlantı oluşturur.4 Metnin devamında Grosz, beden ve şehir arasındaki ilişkiye dair iki baskın modelden bahseder. Birinci model bu ilişkiyi nedensel olarak açıklar; beden neden ve şehir sonuçtur. İkincisi ise, beden ve şehir arasında bir analoji kurar. Grosz her iki modeli de eleştirir: İlk model, bedenin önemini küçük görür ve zihni daha değerli olarak vurgular, ikincisi ise bir kenti simgeleyen standart insan vücudunun üstü kapalı fakat doğasında var olan erkekliğini kalıcılaştırır ve beden analojisinin bir bütünün iyileştirilmesine yönelik kurulmasını kabul ettirir. Her iki modelin bazı özelliklerinin birleştirilmesi, Grosz’a göre beden şehir ilişkisinin anlaşılması için daha uygun bir model sağlayacaktır. Geçicilik, akış ve benzeşmeyen bağlantılar bu ilişkiyi daha sağlıklı yapacaktır. Metnin sonlarına doğru Grosz ucu açık bir tahminde bulunur: Teknolojideki hızlı gelişmeler bedenlerin şehirde nasıl var olduğunu etkileyecektir; bu ilişki yeni ama bilinmeyen derecede sorunları olan bir şeye dönüşecek, buna rağmen yerleşmiş bir ilişki olarak var olan modelleri sürdürecektir.

Metinde dikkatimi en çok çeken ifadelerden birisi şu oldu: “… elverişsiz olabilecek şey, bir çevrenin hızlı dönüşümüdür, öyle ki bir kültürel çevre tarafından işlenen bir beden kendisini istemsiz olarak bir başkasında bulur.”5 Bir beden, istemsiz çevre değişikliğinden etkilenir mi? Sorunun cevabı bence tartışmasız bir evet. Aslında bu durum öncelikle göç, kentsel dönüşüm, soylulaştırma olmak üzere birçok bağlamda tartışılabilir. Tek bir yapı ya da kent parçası üzerinden, “Richard Rogers ve Renzo Piano’nun Centre Georges Pompidou örneğinde bu durumu gözlemleyebilir miyiz?” diye sormak istedim. Zaman bakımından da bu inceleme uygun: Metin 1990–1992 tarihli, yapı ise 1977’de tamamlanmış. Günümüz bakış açısından Grosz’un tahminleri ve önerilerini gözlemlemek için Centre Pompidou yerinde bir tercih.

Modernizmin egemenliğinin ardından, high-tech mimarlık ile daha serbest bir mekân etkileşimi mümkün olmuştu. Geniş mekânları kullanıcılar için bir tür oyun alanı olan, bedenin mekânda yapabileceklerini, o mekânla, mekânın dışıyla ve çevresiyle nasıl etkileşeceğini, şehre nasıl bağlanacağını ve şehirde nasıl var olacağını dikte etmeyen bir yaklaşımdı. Bu akımın ana örneklerinden “sanat için hayli esnek bir kap”6 olan Centre Pompidou, çevresini çarpıcı bir biçimde şekillendirdi. Uluslararası bir yarışmanın kazanan projesi olarak, bir yapının iç sistemlerini dışına yerleştirip kocaman bir iç mekânın gereksinimlere göre yapılandırılıp kullanılmasına yönelik radikal bir fikrin yanı sıra, verilen proje alanını yaklaşık olarak ikiye bölüp bir tarafını açık bir meydan, bir toplanma alanı olarak kurgulamıştı. Bu özelliğiyle yoğun yapılı çevre içinde bir nefes alma alanı yaratıp, bedenin dilediği gibi var olması, kalıp dışı hareketlerin gerçekleştirilebilmesi için mahal oluşturmuştu. Aynı zamanda bulunduğu yerin fiziksel özelliklerinden farklı bir yapıydı. Bu bakımdan Centre Pompidou yapısı ve kamusal alanı, Grosz’un metninde değindiği gibi bir bedenin istemsizce maruz kaldığı bir mekân olarak ele alınabilir. Beklenen, bedenin atıldığı bu yeni mekânda olumsuz bir deneyim yaşamasıdır. İlk bakışta ise bunun tersi gözlemlenir. En başta mimarlık camiasında ve yerel halkta değişim ve yeniliğe karşı doğal bir direniş oluşsa da, Centre Pompidou inşaatının tamamlanmasından hemen sonra, kullanıcı ve şehir mekânı benimsemiş ve yapı Paris’i daha iyi bir şehir yapmıştır. Genel ahlak kuralları dışında bir kısıtlama getirmeden bedenin var olmasına izin veren bu mekân, şehri olumlu biçimde dönüştürmüştür. Centre Pompidou “… vatandaşların şehirlerini ele geçirmelerine imkân sağladı.”7 Bununla birlikte, biraz daha düşününce, bu bütünleşme beden için zorlama mıydı? Bedenlerin zihinlerinde belki de zorla yer edindiği, zorla kendini yerleştirdiği için mi bu mekân iyi işliyor ve bölge sakinleri tarafından kabul görüyor? Beden, çevresine karşı koymaktan vazgeçip bu değişiklikleri kabullenmek ve onlara adapte olmak için bir yol mu buluyor? Bu süreç travmatik mi, yoksa beden tarafından normal mi karşılanıyor?

Centre Pompidou meydan görünüşü,
Nisan 2016, fotoğraf: Serra Aşkın

Centre Pompidou ıssız, el üstünde tutulan, kullanılmaya çekinilen, meydanına aşırı kontrollü girişleri olan ve ulaşılmazlık imgesi olan bir yapı değil. Renzo Piano yapı için şöyle diyor: “Bir bina değil ama içinde her şeyi bulabileceğiniz bir kasaba —öğle yemeği, harika sanat, bir kütüphane, harika müzik.”8 Yarışmaya sunulan temsil görselleri “‘açıklık’ ve ‘toplumsal çoğulculuk’ kavramlarını ima etmek amaçlıydı.”9 Tasarım kasıtlı olarak davetkâr; yüksekliği ile kullanıcının şehirle farklı bir açıdan görsel bağlantı kurmasına izin veriyor. Alanın kullanıcıları başkaları tarafından gözlemlenebiliyor, bu da farklı bedenlerin de o alanda var olabileceğine, hareket edebileceğine inanmalarını sağlıyor. Yapı tek bir işleve hizmet etmek yerine (müzeyi ziyaret etmek), kullanıcıya neredeyse sonsuz faaliyet seçeneği sunmak istiyor. Geleneksel ile devrimselin şehirdeki çarpışmasına benzeyen bu tasarımdaki iyi düşünülmüş kamusal alan ile özel alan (girişi ücretli olan alan) oranı,10 mekânın farklı bedenleri hoş karşılayan özelliğini pekiştiriyor.

Centre Pompidou meydan ve
özgün tasarımda ekranların
yer aldığı cephe, Nisan 2016,
fotoğraf: Serra Aşkın

Grosz metninde, teknolojinin gelişiminin şehre ve bedenlerin şehirdeki konumlanmalarına ne gibi etkilerde bulunabileceğine değinir. Etkileşimin fizikselliğinin ekranlara ‘indirgenmiş’ olup olmadığını ve bu değişikliklerin gelecekteki şehirleri ve bedenleri nasıl etkileyeceğini düşünmektedir. Centre Pompidou’nun özgün tasarım önerisinde, etkileşime izin verecek, geniş bir ekran bandı bulunuyordu. Bu ekranların uygulanmış olduğunu farz edelim. Bugün büyük ihtimalle New York, Times Square’deki gibi kocaman reklam panoları olarak kullanılıyor olacaklardı, ama yine de başka türlü hayal edelim. Bu ekranlar bedenlerin arasında bağlantı kuracak bir araç olur muydu? İnsanlar arasında yeterli, keyifli ve gerekli miktarda etkileşime elverip, böylece fiziksel ayırıcı perdeler olmak yerine şehri daha bütün kılabilir miydi?

Ekran önerisinin gözüktüğü teknik çizim, Renzo Piano ve Richard Rogers,
Centre Pompidou, 1971,
kâğıt üzerine kurşunkalem,
kaynak: Phadion

Centre Pompidou’ya gelen ilk tepkiler Grosz’un tahmin ettiği gibiydi diyebiliriz. Ama Grosz, bu mekânın şehirle günümüzdeki uyumunu tahmin edemedi. Centre Pompidou kırk yıldan fazladır var. Zamanla olmuş olsa bile, bu sürenin büyük kısmında sıklıkla ve sevilerek kullanılmış. Bu süreç, bedenlerin içine istemeden atıldıkları bu kent parçasını mümkün olduğu kadar faydalı ve yaşanabilir olarak şekillendirmelerinin aldığı zamanı da içeriyor. Tasarım buna izin verecek kadar esnek. Belki daha kısıtlı kullanımı olan, teknolojinin aşırı zerk edildiği ve böylece nüfusun fiziksel etkileşimini koparmış başka şehirler ya da şehir parçaları gerçekten de Grosz’un dediği gibi şehirleri ve bedenleri olumsuz etkiliyor olabilir. Ama Centre Pompidou, zayıf yönlerine rağmen Paris’in vazgeçilmez bir parçası olmayı başarmış.

_
Not: Şafak Cudi İnce’ye katkıları için teşekkür ederim.

1. Grosz, E. (1992). “Bodies – Cities”. Colomina, B. (1992). Sexuality & Space. New York: Princeton Architectural Press. s. 241-253.

2. a.g.e., s. 243. “… a concrete, material, animate organization of flesh, organs, nerves, muscles, and skeletal structure which are given a unity, cohesiveness, and organization only through their psychical and social inscription as the surface and raw materials of an integrated and cohesive totality.”

3. a.g.e., s. 244. “… a complex and interactive network which links together, often in an unintegrated and de facto way, a number of disparate social activities, processes, and relations, with a number of imaginary and real, projected or actual architectural, geographic, civic, and public relations.”

4. a.g.e., s. 243.

5. a.g.e., s. 249-250. “… what may prove unconducive is the rapid transformation of an environment, such that a body inscribed by one cultural milieu finds itself in another involuntarily.”

6. Crook, L. (2019, 5 Kasım). “Centre Pompidou is High-Tech Architecture’s Inside-Out Landmark.” Dezeen. “highly-flexible container for art”

7. Moore, R. (2017, 8 Ocak). “Pompidou Centre: A 70s French Radical That’s Never Gone Out of Fashion”. The Guardian. “… enabled citizens to take possession of their city.”

8. a.g.e., “not a building but a town where you find everything —lunch, great art, a library, great music.”

9. Curtis, W. J. R., (1987). Modern Architecture since 1900. Oxford: Phadion. s. 374. “…was supposed to imply ‘openness’ and ‘social pluralism’.”

10. Özgün tasarımda halka açık bazı mekânlara, mesela cephedeki yürüyen merdivenlere, günümüzde maalesef bir ücret karşılığında erişilebiliyor.

Centre Pompidou, mimarlık, müze, Serra Aşkın