Kullanıcıya Ait Mekânlar
South Bank’te Kapalı Alanların Kamusallığı
Kraliyet Festival Salonu
[Royal Festival Hall] ve Ulusal Tiyatro’nun [National Theatre] şehirdeki konumu, kaynak: Google Maps

Londra’nın bir sanayi alanından kültür merkezine evrilen South Bank, doğu ucundan batısına kadar, kenarına kültürel yapılar serpiştirilmiş kesintisiz bir yaya yoluyla bağlı geniş bir kamusal alan olarak algılanabilir. 1950’lere kadar çeşitli kuruluşları barındırmış ve iki dünya savaşını atlatmış bu bölge, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanların Birleşik Krallık’a yaptığı hava saldırısı dönemi the Blitz’in ertesinde halkla beraber bir dirilme girişimine ihtiyaç duyuyordu. Buna yönelik Britanya Festivali [Festival of Britain (1951)] tam zamanında kurgulandı. Waterloo ve Hungerford köprülerini ve yakın geçmişte bunlara eklenen yaya köprülerini de kapsayan asıl festival bölgesi şehir merkezine güçlü bir biçimde bağlı. Günümüzde bu düğüm noktası Southbank Centre ve Ulusal Tiyatro’yu ve ek olarak önemli bir turistik öğe olan London Eye’ı barındırıyor. Bölgenin günlük kullanım oranı muazzam, kullanıcılar etkinliklere katılmak ya da sadece kamusal mekânlarda zaman geçirmek için yoğunlukla burayı tercih ediyor. Kraliyet Festival Salonu ve Ulusal Tiyatro etkileyici salonlarının yanı sıra sıklıkla kullanılan ve nehir kenarıyla bağlantılı, gün boyu açık kamusal alanlarıyla biliniyor.

Bizim alışkanlıklarımızın tersine, kapalı kamusal alanda vakit geçirme davranışı Avrupa ve İngiltere kültürlerine yerleşmiş durumda. Kamusal alan örnekleri sayısız. Maria Doxa, bu mekânlara yönelik çalışmasında kamusal fuayelerin sadece kentsel mekândan salonlara ve tiyatrolara geçiş mekânı olmaktan gün içinde yaşanılabilecek gayriresmi mekânlara evrilmesini açıklar ve bu kültürel yapıların yönetimlerinin de bu mekânları dönüştürmek için çabaladığını belirtir.1 Bu evrim ile mekânlar, “yabancılarla birlikte bulunabilmek ve karşılaşmaların rasgeleliği”2 benzeri, kentsel özellikler üretirler: Bu mimarlığın, erişilebilirlik ve görünürlüğün de katkılarıyla kullanıcı etkileşimi üzerine olan etkisinin göstergesidir. Kraliyet Festival Salonu ve Ulusal Tiyatro bu özellikte mekânlara sahip. Bu yapıların özelleşmiş programları var, ama çevreleriyle de iyi bütünleşmiş hâldeler ve insanların iç mekânları ve fuayeleri istedikleri gibi kullanmalarına bilinçli olarak izin veriyorlar. Her iki yapıda da bu durum gözlemleniyor, ama tasarımlarındaki yaklaşım ve kullanıcı deneyimleri farklılaşıyor. Bu dizide Kraliyet Festival Salonu ve Ulusal Tiyatro’nun kamusal alanlarının sosyal içerme ve geçirgenliğini inceleyecek, aynı zamanda bu yapıların tasarımlarının kullanıcının mekân ve konum deneyimini nasıl etkilediğine göz atacağım. Benim bu mekânlardaki kişisel deneyimimi aktarıp bulgularımı Jane Jacobs’ın kentsel mekânlara yaklaşımı, Le Corbusier’nin mimari promenade’ı ve mekânsal dizim kuramı gibi düşüncelerle tamamlayacağım.

Royal Festival Hall’un
Waterloo Köprüsü’nden görünümü,
fotoğraf: Serra Aşkın

Kraliyet Festival Salonu [Royal Festival Hall] 1951’de Londra belediyesi tarafından gerçekleştirilmesi istenmiş, Sir Leslie Martin ve Sir Robert Matthew tarafından tasarlanmış bir konser salonu. Tasarım ve imar süreçleri, Charlotte Mullins’in Southbank Centre retrospektifinde bulunabilir.3 Daha önce bahsettiğim gibi, Londra İkinci Dünya Savaşı ertesi morallerin yükselmesi için bir etkinlik ihtiyacındaydı. Waterloo Köprüsü’nün batısındaki bölgede, aynı zamanda South Bank Sergisi’nin de olduğu yerde Britanya Festivali düzenlendi. Tasarlanması istenen binalar çeşitli genç mimarlara verildi, böylece “konsol balkonlara sahip hafif, geçirgen strüktürler”4 asimetrik bir düzende arsaya yerleştirildi. Sosyal içerme projenin başından beri var olan bir hedefti, arsa Hungerfold Köprüsü ile ‘Toprak’ [the Land] ve ‘Halk’ [the People] olarak ikiye bölünmüştü. Kraliyet Festival Salonu ‘Halk’ bölgesindeki baskın yapı olarak konumlandırıldı. Sergiden sonra 1952 yılında arsadaki diğer tasarımlar kaldırıldı. Salon, karanlık bir dönemde erişime izni olan halk için (sadece konserlere gelen konuklar yapıya girebiliyordu) bir ışık olmuştu, ziyaretçiler konser sonrası fuayelerde oyalanıyorlardı. 1983’te ‘Açık Fuaye’ [Open Foyer] programı başlatıldı ve fuayeler gün boyu halkın kullanımına açık hâle getirildi.5 2005’te başlayan ve yapının çevresine zincir restoranlar, kafeler ve mağazaların eklendiği büyük bir tadilat projesi ertesi konser salonu 2007’de tekrar kullanıma açıldı.

Kraliyet Festival Salonu’nun oditoryumu yapının içinde yükseltilmiş olarak tasarlanmıştır, böylece birbirine bağlı geniş fuayeler ve destekleyici mekânlar salonun etrafında ve altında konumlanır. Bu tasarım yapının içinde her cepheden erişilebilen açık bir kamusal alan yaratır. Mimarlık tarihçisi Nikolaus Pevsner bu kamusal fuayeler için “akıcılığın inceliği ve özgürlüğü kendine has bir biçimde Almanya ve Avusturya’nın barok kiliselerinde gördüklerimiz kadar heyecan verici”6 yorumunu yapmıştır, bir diğer mimarlık tarihçisi Adrian Forty bu düşünceye katılmaktadır. Kullanıcı bu bölünmez ve kesintisiz hacimde bir barok kilisedeymiş gibi her yönde ilerleyebilir.7 Konsept demokratik olmayı amaçlamıştır. Oditoryumun çevresinde beş farklı kota minimal dolaşım tasarımıyla ulaşılabilir, yapının erişilebilirliği had safhadadır. Asansörlerin yanı sıra yapının kuzey ve güneyinde simetrik yerleştirilmiş merdivenler insanları fuayenin ve oditoryumun farklı kotlarına ulaştırır. Kullanıcı kamusal alanlarda her zaman oditoryumun farkındadır, oditoryum kendini nazikçe hatırlatır.8 Ana fuayede oditoryumun karnı gözlemlenebilir. Kamusal promenade’lar hayli geniştir, kullanıcı her zaman kişisel alanına sahiptir. Forty’nin mekân deneyimi bu görüşü destekler, ona göre kullanıcı içeri girdiği andan itibaren mekân ona aittir ve bu her kullanıcı için geçerlidir, böylece mülkiyet eşitliği oluşur.9 Tasarım “her bir öznenin, özdeş eylemde bulunan diğer kişilerin bakış açısıyla kendi ‘eşit toplumsal değeri’ düşünün tadını çıkartmasını sağladı.”10 Britanya Festivali’nin sosyal içerme amacı Festival Salonu’nda kesinlikle ortaya çıkmakta. Southbank Centre’ın diğer binaları da dahil olmak üzere South Bank’e yapılan eklemeler, zıt yönlerde olmasına rağmen bu fikri geliştirmektedir.

Southbank Centre vaziyet planı,
kaynak: Carmody Groarke Mimarlık,
afasia archzine aracılığıyla

1967’de Kraliçe Elizabeth Salonu, Purcell Salonu ve Hayward Galerisi’nin eklenmesinin ardından, alan için düşünülen yeni bir salon projesinin —Ulusal Tiyatro’nun [National Theatre]— uzunca süren bir iptaller ve ertelemeler döneminden sonra inşa edilmesinin zamanı gelmişti.11 Denys Lasdun tarafından tasarlanan Ulusal Tiyatro, Olivier ve Lyttelton isimli, ilki diğerinden daha yüksek bir kota yerleşmiş ve eksenleri 45 derecede olan iki büyük salon ve Dorfman isimli bir küçük salon içerir.12 Girouard, yapının mimarisinin ana hatlarını şöyle anlatır:

“Ana öğeler içeriden ve dışarıdan her bir kotu belirten dört beton tepsi, bu tepsileri taşıyan ahşap kalıpla biçimlendirilmiş beton kolonlar ve bunları birleştiren merdivenlerdir. Ana malzemeler halı döşeme, cam ve betondur. Beton, tepsilerde kaset döşeme olarak, duvarlarda tahta dokulu kullanılmıştır; bu tahta dokusu geceleri yerden ışıklandırma ile aydınlatılır, böylece beton, kanvas ve kürk arası, soğuk olmaktansa şefkatli bir doku edinir. Ana strateji, katmanı katmanla, mekânı mekânla birleştirmektir, bu sadece tepsileri yararak değil, ayrıca bitişik mekânlara beklenmedik görüş açıları yaratmak için başka elemanlar vasıtasıyla sıkça küçük açıklıklar yaparak gerçekleştirilir.”13

Yapıya gelen ilk tepkiler olumsuzdu, ama halk yapıyı eleştirmenlerden daha çok sevmiş gibi duruyordu. Mesela bir ziyaretçi kuvvetlendirilmiş fuayeleri ve malzeme seçimini beğenmişti ve Lasdun buna minnettardı.14 Ulusal Tiyatro yakın zamanda tadilattan geçti, güney tarafına yeni bir merkez ve fuayelerin bir kısmına cam cepheler eklendi.

National Theatre’ın
Waterloo Köprüsü’nden görünümü, fotoğraf: Serra Aşkın

Pevsner’in Kraliyet Festival Salonu için barok kiliselerle yaptığı gibi, Colin Amery Ulusal Tiyatro’yu Yunan tiyatrolarına benzetir: “Yunanlılar nasıl yamaçlarını tiyatrolar için işlemişse, Lasdun da bir kentsel alan parçasını tiyatro sanatı için bir yapıya dönüştürmüştür.”15 Amery haklıdır, Ulusal Tiyatro şehri ustaca içine almaktadır. Kullanıcı binanın içinde tırmanıp çeşitli manzaralar için teraslara ulaşır; bu akropole ulaşmak için bir tepeye tırmanmak gibidir. Lasdun tasarımı için şöyle der: “Cephesiz bir mimari ama jeolojik tabakalar gibi bina katmanlarına sahip. Bu katmanlar öyle bağlanıyor ki yakınındaki nehir alanına ve şehre akıyor.”16 İlginç biçimde, Barnabas Calder Tiyatro’da barok kiliselerden esinlenme de görüyor. Bu esinlenme özellikle Olivier Salonu’nun eksenel simetrisinde gözlemlenebiliyor; fuayelerin düzeni Paris’teki Opera Garnier’i hatırlatırken dış teraslar, basit asansör kuleleri ve sahne kulesinin yerleri sahnenin konumunu belirtir. Ayrıca oditoryuma tırmanan dolaşım, nehir tarafında fırlak merdivenler tarafından vurgulanır ve heybetli bir giriş oluşturur.17 Architectural Review’un özel sayısında anlatıldığı gibi tasarımın ayırt edici özelliği olan taraçalar işleve, iç mekâna ve şehrin görünümlerine göre şekillendirilmiştir; şehirle olan bağı gerçekleştirirken içerideki programa da destek olur. Kamusal alanlar nehirden geri çekilmiştir ve taraçalar bu kararı tekrarlar. İç mekândaki galeri boşlukları bazı noktalarda üç kata kadar yükselir ve mekânsal katmanlaşmayı ifşa eder, teraslarda bu tekrarlanır.18 Girouard tiyatro salonlarının fuayelerini bütün olayların meydana geldiği mağaralarla karşılaştırır. İnsanlar açıklıklardan dışarı bakabilir ya da taraçalara çıkarak kapsam ve orantıları değişen şehir manzaralarını izleyebilir.19

Bir sonraki bölümde bu yapılara dair kişisel izlenimlerimden ve uygulanabilecek çeşitli kuramlardan bahsedeceğim.

1. Doxa, M. (2001). “Morphologies of Co-presence in Interior Public Space in Places of Performance, the Royal Festival Hall and the Royal National Theatre of London”. Peponis, J., Wineman, J., Bafna, S. Proceedings - 3rd International Space Syntax Symposium içinde, Atlanta, 7–11 Mayıs 2001. Michigan: A. Alfred Taubman College of Architecture and Urban Planning. s. 1.

2. Ibid. s. 1–2. Yazarın çevirisi: “co-presence with strangers and randomness of encounter”

3. Mullins, C. (2007). A Festival on the River: The Story of Southbank Centre. London: Penguin Books.

4. Ibid. s. 49. Yazarın çevirisi: “light, transparent structures with cantilevered balconies”

5. Ibid. s. 121.

6. Pevsner’den aktaran: Forty, A. (2001). “The Royal Festival Hall - A Democratic Space” s. 204. Borden, I., Kerr, J., Rendell, J., Pivaro, A., (eds. 2001). The Unknown City içinde. Cambridge, Mass.: MIT Press. s. 200–212. Yazarın çevirisi: “a freedom and intricacy of flow, in their own way as thrilling as what we see in the Baroque churches of Germany and Austria”

7. Ibid. s. 204.

8. London County Council, (1951). Royal Festival Hall. London: Max Parrish and Co. Ltd. s. 47.

9. Forty, A. (2001). “The Royal Festival Hall - A Democratic Space” s. 208–209. In: Borden, I., Kerr, J., Rendell, J., Pivaro, A., (eds. 2001). The Unknown City. Cambridge, Mass.: MIT Press. s. 200–212.

10. Ibid. s. 210. Yazarın çevirisi: “provided the opportunity for the individual subject to enjoy the illusion of his or her own ‘equal social worth’ through the view of others engaged in the identical act.”

11. Calder, B. (2016). Raw Concrete: The Beauty of Brutalism. London: Penguin Random House UK. s. 277–284.

12. Girouard, M. (1977). “A Night at the National - A Visitor’s Impression of the Architecture”. Amery, C., ed. (1977). The National Theatre: ‘The Architectural Review’ Guide içinde. London: The Architectural Press Ltd. s. 6.

13. Ibid. p. 6. Yazarın çevirisi: “The basic units are the four concrete trays that mark each level, inside and out, the board-shaped concrete columns that support the trays, and the staircases that join them. The basic materials are carpeting, glass and concrete, the latter coffered in the trays and board-marked in the walls; at night the board-marking is lit in relief by lights set in the floor, so that the concrete acquires a texture that looks something between canvas and fur, and is caressing rather than cold. The basic strategy is to join layer to layer, and space to space, not just by breaking through the trays, but also by constantly making small apertures through other elements, to give unexpected views into the adjacent spaces.”

14. Calder, B. (2016). Raw Concrete: The Beauty of Brutalism. London: Penguin Random House UK. s. 322.

15. Amery, C. (1977). “Conclusions”. Amery, C., ed. (1977). The National Theatre: ‘The Architectural Review’ Guide içinde. London: The Architectural Press Ltd. p. 69. Yazarın çevirisi: “In the same way that the Greeks manipulated their hillsides for theatres, Lasdun has manipulated a piece of cityscape into a building for drama.”

16. Curtis, W. (1977). “Past and Prejudice”. Amery, C., ed. (1977). The National Theatre: ‘The Architectural Review’ Guide içinde. London: The Architectural Press Ltd. s. 11. Yazarın çevirisi: “It is an architecture without façades but with layers of building, like geological strata, connected in such a way that they flow into the surrounding riverscape and city.”

17. Calder, B. (2016). Raw Concrete: The Beauty of Brutalism. London: Penguin Random House UK. s. 325.

18. Curtis, W. (1977). “Past and Prejudice”. Amery, C., ed. (1977). The National Theatre: ‘The Architectural Review’ Guide içinde. London: The Architectural Press Ltd. s. 18–21.

19. Girouard, M. (1977). “A Night at the National - A Visitor’s Impression of the Architecture”. Amery, C., ed. (1977). The National Theatre: ‘The Architectural Review’ Guide içinde. London: The Architectural Press Ltd. s. 5.

kamusal alan, kent, Londra, mimarlık, Serra Aşkın, şehir