Pazar Sekmeleri:
Olumlu Şeyler

Manifold iştirakçilerine sorduk: “2018 yılında sizi olumlu anlamda en çok etkilemiş olan ‘şey’ ne oldu? Bu doğada yaşanan bir deneyimden insan yapımı nesne/yapıya kadar uzanan yelpazede —kitap hariç— herhangi bir şey olabilir.”

***

Atölye. Bu sene ilk kez kendime ait bir çalışma mekânımın olması beni takı üretimi konusunda motive etti. [Ada Tuncer]

***

2018’nin güzel armağanlarından birisi, Sertab’ın Müzikali. Sertab Erener ve 50 kişilik ekibinin 2 saat 20 dakikalık bu programı, hem müthiş sesli sanatçının 25 yıllık bir olgunluk işi hem de modern bale ustası Beyhan Murphy’nin ustalıklı koreografisinin ve yetenekli genç dansçılarının 2017–2018 yapımı sahne başyapıtı. Neredeyse her şarkıda mekânı ve bedeni çok iyi kullanan Murphy, insani dokunuşlarını çok ince ayrıntılara bulaştırmış; 3 saate yakın programın çok geniş bir izleyici yelpazesinde sonuna kadar göz kırpmadan ve tınıları bedeninizde hissederek izlenmesini-yaşanmasını sağlamış. Erener-Murphy ikilisine teşekkür ederken müzikalin 2019’da da aynı hız ve yaygınlıkla devam etmesini dilerim. [Ali Cengizkan]

***

Evrenin Titreşen Işıkları. SALT Beyoğlu’ndaki yılın son sergisi İstanbul’da uzun zamandır özlemini çektiğim, beni beğeniden öte sorularla baş başa bırakan bir sergiydi. Müthiş bir görsel kimlikle davet eden, çok katmanlı ve talepkâr işleriyle kendisini birkaç kere gezdiren, sorgulatan, büyük ölçekli ama kompakt bir sunumdu. [Ali Taptık]

***

Beni en çok etkileyenler hep ufak karşılaşmalardan çıkıyor. Kesişen yollar, bir köşeye iliştirilen fotoğraflar, defter kenarına alınan notlar… Bu sene haziran ayında, Museum of Contemporary Art Antwerp’te karşıma çıkan tablo “Mer Grosse” sayesinde hem Thierry De Cordier isimli sanatçıdan haberdar oldum, hem de 2018’in bana hissettirdiklerini anlatabilir hâle geldim. Kelimelerden daha net ve güçlü olanları biriktirmeye başlamak, fazlalıkları atmak adına benim için bir anımsatıcı oldu bu tablo. [Anı Ekin Özdemir]

***

It’s Always Sunny in Philadelphia pek çok kara mizahsever gibi benim de favori komedi dizisi sorusuna hiç düşünmeden verdiğim cevap. Ancak IASIP’i bu listeye almamın sebebi komedi niteliğiyle alakalı değil. 2018’in enlerine layık gördüğüm on üçüncü sezonun kapanış sahnesi dizinin 2005 yılından beri geçirdiği olgunlaşma sürecinin bir son ürünü gibiydi.
On üç yıllık bir kara mizah ve anti-dram bombardımanından sonra, dizinin yapımcısı olan ve Mac karakterini canlandıran Rob McElhenney dehasını bu kez aksi yönde kullandı ve dizinin ilk ‘ciddi’ sahnesini filme çekti. Dizinin başından beri eşcinsel kimliği ağırdan ağıra ortaya çıkan Mac’in bu durumu, dizide her zaman —diğer bütün toplumsal hassasiyet içeren konular gibi— agresif bir komedi unsuru olarak işlendi. Ta ki, Mac cinsel yönelimini tam anlamıyla kendi içinde kabul edip etrafına —özellikle babasına— duyurmak isteyene kadar.
McElhenney’nin dizi süresince birden fazla ‘bedensel’ performansı oldu. Bunlardan biri yedinci sezon çekimlerinden önce 22 kilo alıp bütün bir sezonu fat Mac olarak canlandırmasıydı. Bir diğeri hiç şüphesiz bir sonraki sezon aldığı bütün kiloları geri vermesi, sonuncusu ise on üçüncü sezona vücudunu geliştirerek ripped bir biçimde başlamasıydı.
“Mac Finds His Pride” bölümü, McElhenney’nin bir başka bedensel performansı, balerin Kyle Shea ile gerçekleştirdiği beş dakikalık bir dans sahnesi ile kapanıyor. Sigur Rós’un arka plandaki müziği, dansın profesyonellik seviyesi ve kamera çekimleriyle dizi, 2005’teki DIY kara komedi anlayışından bir anda Oscar adayı dram filmi mode’una geçiş yapıyor. (Bence dizi burada da Emmy ve Oscar adaylığı ‘kodlarına’ yönelik bir hiciv yapmayı beceriyor.) Sonuç olarak IASIP ilk kez ciddileşmeye karar verdiği anda Rob McElhenney bir kez daha bedenini ve özverisini ortaya koyarak konuyu politically correct olmanın ötesine taşımayı etkileyici bir biçimde başarıyor. (Not: Danny DeVito’nun bölümün sonundaki repliği ve oyunculuğu da tek başına 2018’in ‘en’leri listesine girebilir.) [Arda Karaburçak]

***

Özel hayatımdaki bazı değişimler hariç, 2018’de beni olumlu etkileyen bir olay vuku bulmamış gibi… Ne Türkiye’de ne dünyada... 1980’lerin tek ve en popüler (!) heavy metal programı Rock Market’in unutulmaz sunucusu Şener Yıldız’ın bugün neler yaptığını —ve hâlâ Ankara’da yaşadığını— öğrendiğimiz Melis Danişmend röportajı. Bir Ankaralı ve eski bir metalci olarak içimi ısıttı. [Aren Kurtgözü]

***

Dans etmek. Tango. [Aslı Paköz]

Scent of a Woman, Martin Brest, 1992.
Kör ve intihara meyyal Al Pacino
Gabrielle Anwar’ı dansa kışkırtıyor:
“No mistakes in the tango; not like life!” Tango Carlos Gardel’in: “Por una Cabeza”

***

Beni bu yıl olumlu anlamda en çok etkileyen şeylerden biri Ankara’ya yaptığım tren seyahatleri oldu. 2019’da daha fazla yapabilmeyi istiyorum. Ankara doğup büyüdüğüm şehir. Ve yaşım ilerledikçe köklerin önemini, bir şehre duyulan sevginin estetik nedenlerin çok ötesinde bir bağlılıkla anlaşılabileceğini ve en önemlisi anıların, ara ara geçmişe dönüşlerin başka türlü bir anlamı olduğunu düşünmeye başladım. Tren seyahati bütün bunları hakkıyla yaşamak, hissetmek için çok güzel bir fırsat! [Bahar Turkay]

***

Le Corbusier’nin Ronchamp Kilisesi’ni yerinde görmek ve deneyimlemek beni çok etkiledi. Pek çok mimari yapıyı ziyaret ettiğimde zaten çok iyi biliyordum hissine kapılırım, bildiğim bir yere ikinci kez gitmiş gibi olurum ama öğrenciliğimden beri tüm detaylarını bildiğimi sandığım bu binayı deneyimlemek unutamayacağım bir şey oldu. Hâlâ etkisindeyim. [Banu Binat]

***

Porselene Dair başlığıyla Ai Weiwei sergisi… Gerçek antika seramiklerle oynayan ve bazılarını da kıran Çin kökenli uluslararası sanatçı Ai Weiwei’nin İstanbul Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki sergisi, bağnazca korumaya karşı meydan okumayla, geçmişi silmek üzere umursamadan yıkmaya karşı meydan okuyan, bu ikisi arasında salınan işlerini içeriyor. [Berin F. Gür]

Ai Weiwei, Porselene Dair,
fotoğraf: Berin F. Gür

***

Wing Tsun, yoga yapacak yer ararken ücretsiz kendini savunma dersi de neymiş diye içine girdiğim Kung Fu dünyası, bu yıl kendim için yaptığım en doğru seçim oldu. Kendimi keşfetmek için türlü taklalar atarken ‘şiddet’e başvurmak son aklıma gelecek şeydi. Meğer kendimi ne kadar güçsüz hissediyor ve ne kadar yanılıyormuşum. [Beste Miray Doğan]

***

The Beginner’s Guide, hayali bir karakter olan Coda’nın kişisel imgelerle dolu küçük oyunları arasında zıplayarak insanın onaylanma arzusu ve sosyal anksiyete hakkında parçalı anlatıya dönüşen bir oyun, hikâye, deneyim. [Burak Çevik]

The Beginner’s Guide,
ekran görüntüsü

***

Bu yıl beni en çok etkileyen ‘şey’, Ulusal Mimarlık Öğrencileri Buluşması hasebiyle damlarında yattığımız, sınırlarında gezdiğimiz, masallarını dinlediğimiz, yıldızlı gecelerine şarkılar söylediğimiz Mardin oldu. [Çağda Türkmen]

***

Bizim Bozcaada’daki “Rammed Earth”ün tekrar toprak olmaya karar vermesi. [Deniz Aslan]

***

Nier: Automata, Yoko Taro, video oyunu, 2017. [dys_]

***

Galatasaray’da Teğet Mimarlık tarafından tasarlanıp sene içinde açılan Yapı Kredi Kültür Sanat, özenli, kamuyu gözeten ve estetik anlamda dünya klasmanında mimarlığın yapılabildiğini hatırlattığı için her gördüğümde içimi açıyor. [Engin Ayaz]

***

Sabiha Çimen’in KKK fotoğraf serisi. [Engin Gerçek]

***

2018 yılında beni en çok etkileyen ‘şey’ Danimarka’da katıldığım Design Microconference oldu. Etkileyici olan daha ziyade bu konferansın biçimiydi. Konvansiyonel ‘makro’ konferansların aksine bu konferansın katılımcıları olarak toplam 12 kişiydik. Tüm katılımcılar birbirimizle tanışma, 20 dakika yerine bir buçuk saat süren sunumları ayrıntılı dinleyip bol bol yorum yaptık. Başka ilginç bulduğum bir yan ise, Türkiye’deki akademik atmosferin aksine, konuşmacılar ısrarla çalışmaları hakkında olumlu veya olumsuz yorumlar duymak ve eleştirilmek istiyorlardı. Türkiye’de genelde temkinli bir kip benimsemek durumunda kalırız birinin çalışmasını değerlendirirken. Yani çok fazla yorum yapmak karşı tarafın hoşuna gitmeyecek bir şey olarak algılanır hep. Ama burada, asıl yorum yapmamak akademik görgü kurallarına aykırı gibiydi. Sessiz kalmak, konuşmacının hoşnutsuzluğuyla karşılanıyordu. Yani gerek sosyal açıdan gerek akademik içerik olarak nicelik değil nitelik ön planda oldu. Hatta program uygunluğundan spontane bir atölye çalışması yapma şansı buldum. Gala yemeğinde sunulan modern Danimarka yemekleri de hem görsel hem de lezzet olarak çok iyiydi. Pembe soğan turşuları çok iyi patlıyordu yemek kompozisyonları arasında! [Esra Bici Nasır]

***

Beyoğlu’na geri dönmek. Uzunca bir süredir ne zaman kendimi dışarı atmak istesem ya da arkadaşlarımla buluşacak olsam Kadıköy’e gidiyordum. Özellikle planlamadım ama bu yıl haftada bir iki defa iş çıkışlarında Beyoğlu’na gidip tek başıma yürüdüm. İlginç şeyler karşıma çıkıyor, telefonumla çok fazla fotoğraf çekiyorum, sosyal medyada paylaşıyorum bunların bazılarını. Yürüyüşlerin arasında defterime notlar alıyorum, en sevdiğim yerleri, tanıştığım kişileri, yediğim yemekleri yazıyorum. Soruya net bir cevap vermek isterim. Yürümek mi, yazmak mı yoksa semt değişikliği mi beni mutlu eden? Toparlarsam şehrin içinde olmak diyeceğim. Çirkin binaların hepsinden besleniyorum sanki. Bazı saatlerde İstiklal’e çıkınca kalabalık üzerime geliyor. Galatasaray’da da her zaman bir çeşit gerginlik var, polisler… Bunları görerek ara sokaklardan başka başka yerlere kaçmak hoşuma gidiyor. Bir de tramvaya bindim bu yıl bol bol, o da eğlenceli geliyor bana. Hatta ilk defa tramvaya ‘atladım’. O his epey güzeldi. [Ezgi Alkan]

***

2018 senesi GOM açısından yurtdışı ödülü bol bir sene oldu. Çin’in en eski sanat akademisinde bir hafta geçirip, jüri ve sivil jüri seçimiyle ikincilik ödülü almak. Stockholm Üniversitesi, Aula Magna salonu, Bridges 2018 Konferans açılış konuşmasında Frank Wilczek’i izlemek. [Gizem Aytaç]

***

Google takvimime baktım, Facebook hesabımı taradım… Anladım ki, beni çok mutlu eden pek bir şey olmamış bu yıl. Biraz içime mi kapanmışım ne? Hani illa bir şey söyleyeceksem, Sabancı Müzesi’ndeki Rus Avangardı sergisi diyebilirim. Facebook’a şunları yazmışım bu konuda: “Dün Sabancı Müzesi’ndeki Rus Avangardı - Sanat ve Tasarımla Geleceği Düşlemek sergisine gittik. Devrim öncesi ve sonrası sanat akımlarının yansıdığı tabloları, o dönemin üç boyutlu ürünlerini, broşür ve kitaplarını bir arada görmek çok hoştu. Meyerhold’un sahnelediği sanırım bir oyunun dekorunun yeniden ayağa kaldırılışı ise heyecan vericiydi. Hele filmler. Vertov’un Kameralı Adam’ını (bir saati aşkın uzunlukta) oturup izledik. Devrim öncesi ve sonrasını gösteren belgesel de müthişti. Kim derdi ki 1970’lerde ancak gizli gizli evlerde seyredilebilecek bu tür filmleri şimdi hem de Sabancı’nın müzesinde izleyeceğiz! İki de devrim sonrası çekilmiş bilimkurgu filmi vardı. Ama küçük ekranda ve ayakta izleyemedik elbette, aklım onlarda kaldı.” [Gökhan Akçura]

***

İnternet bağlantımın rastlantı sonucu kopması ve akabinde kablosuz interneti evimden çıkarmak bu yıl yaptığım en olumlu şey oldu. [Görkem Özdemir]

***

Jan Bot: 5. Uluslararası İstanbul Sessiz Sinema Günleri kapsamında tanıştığım, Amsterdam Eye Filmmuseum’un kurduğu robot sinemacı. Dünya gündemine düşen haberler eşliğinde, arşivinde bulunan hareketli imgeleri bozup tekrar kurarak her gün yaklaşık 10 film üretiyor. Geç 19. ve erken 20. yüzyılın restore edilmiş ve arşivde bekleyen imgeler hem metin hem de görsel olarak deşifre edildikten ve yeniden kolajlandıktan sonra yeni anlamlara bürünebiliyor. Belki çok rasgele, belki yanlış bilgi içeren filmler üretiyor, ama yine de arşivi parçalamak üzerine hayli heyecanlı bir tartışma yaratıyor. [Gürbey Hiz]

***

March for our Lives oluşumu! [Hakan Kurşun]

***

Britanya Pavyonu’nun içinden ve üstünden, fotoğraflar: Hale Gönül, Eylül 2018

Venedik Mimarlık Bienali 2018, Britanya Pavyonu; Ada [Island]. Çünkü tam da artık ülkelerin mimarlık ürünlerine tek tek bakmaktan yorulmuş, internetten ya da dergilerden kolayca erişebileceğim projelerin havalı sunumları arasında bir bilgi bombardımanı ile ambale olmuş, bienalin neden mimarlık ürünlerini art arda koymak demek olması gerektiğini düşünürken pavyonun içine ciddiyetle davet eden broşürü elime alıp, girdim içeri. Ve boş duvarlarla karşılaştım. Sergi olması gereken yerde hırpalanmış, sökülmüş yazılar vardı sadece ve bu bile yeterince etkileyici iken, inşaat iskelesinden pavyonun üstüne çıktım. Şanslıydım ve saat 16:00’ydı; manzaraya karşı çay içtim. Tasarlanmış mekânsal deneyime övgüler yağdırdım içimden ve yoluma devam ettim; sevimsiz Venedik’e geldiğime değmişti. [Hale Gönül]

Introducing ‘Island’ at the British Pavilion, Venice Architecture Biennale 2018

***

Olumlu bir şeyden bahsetmem gerekirse, sanırım birçok şeyden söz edebilirim. Ama bu yıl bana en garip hissettiren ‘şey’, Andrzej Zulawski’nin bütün filmografisini izlemek oldu. Vakti zamanında, Possession adlı, insanları çileden çıkartan, midelerini bulandıran, şoka sokan filmini izlemiştim. Film inanılmazdı, ama filmi bir Zulawski filmi olduğunu bilmeden izlemiş ve sonrasında Zulawski’yi hiç araştırmamıştım. Ardından, iki üç yıl sonra, İstanbul Film Festivali’nde On the Silver Globe adlı filmi gösterildi Zulawski’nin; film, Rexx’in birinci salonu olan büyük salonda gösterilmişti. Hiç unutmuyorum, iki yüz elli kişi filmi izlemek için salona girdiyse, iki yüze yakını film bitmeden salondan çıkmıştı. Halbuki film, tamamlanmamış hâliyle gösterilmişti. Bir de tamamlanmış hâliyle gösterilseydi ne olacaktı acaba?! Ama yine, bu filmin ardından da, Possession’ı izledikten sonrakine benzer bir aldırmazlıkla Zulawski’yi araştırmamaya, izlememeye devam etmiştim, kim bilir neden! Ta ki bu yıl, “ya şöyle bir yönetmen vardı, bu adam kimdi, ne yapmıştı acaba?” diyene dek. Neyse ki bu yıl şeytanın bacağını kırıp Zulawski’nin tüm filmlerini izleyebildim. Cassavetes, Duras, Syberberg vs. gibi Zulawski de sinemanın olduğu şeyden ‘başka’ bir şey olabileceğini, dışlanmış, gizlenmiş, yasaklanmış olsa da göstermiş olanlardan. Bu yılın, benim için, ‘olumlu’ mu bilmem ama en ‘etkili’, en ‘yoğun’ ‘şey’i Zulawski’nin külliyatını izlemekti sanırım. Bir de çok yorucuydu tabii ki. [Hasan Cem Çal]

HystericalExcess:
Discovering Andrzej Zulawski,
Brooklyn Academy of Music’te gerçekleştirilen
Zulawski retrospektifi için
kolaj-video

***

Dünyada olanları, ısınmayı, depremleri, doğal afetleri, hepimizin şaşkınlıkla ve endişe ile izlediğimiz, etkilendiğimiz olayları, lanet olası savaşları, savaş araçlarını, kaybedilen insanları ve kirli güç mücadelelerini kenara koyup dünyanın uzak bir köşesine gidersek, Oodi’nin açılışı sanırım 2018’de beni en çok etkileyen olaylardan biridir. Finlandiya’da bağımsızlık kutlamalarının yapıldığı günün bir gün öncesi yani geçtiğimiz 5 Aralık’ta, yüzüncü yılın son günü, kapılarını herkese açan Helsinki Merkez Kitaplığı, Yurttaşlar Meydanı’nın bir kenarında, Fin Parlamentosu’nun tam karşısında, politikanın, sanatın, basının, kültürün, müziğin adeta mabetleri olan, her biri çok tartışılarak yarışmalarla yapılmış binalar arasında tasarlanmış ve inşa edilmiştir. Buranın özelliği, adeta okumanın ve öğrenmenin bir mabedi olmanın ötesinde, her yaştan insanın kendini yenileyeceği, aktivitelere katılabileceği, çağdaş teknolojiyi kullanabileceği, relaxed olabileceği, tartışabileceği, etrafındaki her şeyi sorgulayabileceği özgür bir mekân olmasıdır. Açıldığı gün oraya gelen kalabalığın yüzündeki neşe, sevinç ve gurur hiç de kolay unutulmaz. Lirik şiir anlamına gelen Oodi, bu atmosferi ile sanırım mimarlıktan da öte bir yapıt olma yolundadır. [Hüseyin Yanar]

Helsinki Merkez Kitaplığı,
fotoğraflar: Hüseyin Yanar

***

Yeni tanıştığım Ana Teresa Barboza! Özellikle aşağıdaki iki işine bakınıp durdum tüm yıl! Çünkü, “Ben bir başkasıdır.” Belki biraz da böyle bir şey. Ördüklerimiz, iç içe işlediklerimiz, içi dışa, dışı içe teyellediğimiz. Tabii daha çok kadınlarla ilgili, örgülerle, iğne ve ipliklerle. Belki biraz da maskelerle. Dünyayı açmak, ipliği çözmekten çok da farklı değilmiş gibi. Aksi mümkünmüş gibi.

© Ana Teresa Barboza

Taşanlarla ilgili bir şey var burada, kabına sığmamakla ilgili ve muhakkak bir kadının maharetini gerektiren bir şeyler. Beyaz duvarların yüzeyinden, gül oyalı çemberlerin içinden kadınların bir sıkımlık taşırdığı hayatla ilgili şeyler. Gündeliğin hem içinde hem de kıyısında, hayatta kalma becerileriyle ilgili, o kadar mavi ve elbet Akdeniz ya da Karadeniz’le ilgili şeyler.
Sevgi Soysal yazmıştı bunu: “Dikenli tellerin içinde, ne zaman geldiklerini anlayamadığı kadınlar ve çocuklar güneşlenip denize giriyordu. Dikenli tellerin dışı tenhaydı, boştu, özgürdü; ama ortası dikenli tellerle bölünüvermiş bir özgürlüktü bu.” Özgürlüğün, taşırdıklarımızda olduğunu işaret ediyor en çok da. Taştığımız yerler kadar taşırdıklarımız da olduğunu. Ne çok şeyle çapraz bağlar kurdum bu işlerle! [Işıl Kurnaz]

© Ana Teresa Barboza

***

Geriye dönüş hissini yoğun şekilde hissettirip bir yandan da yeni perspektifler sunan birkaç ortam diyebilirim. 20. Ulusal Psikoloji Kongresi bu anlamda gücünü en çok hissettiren ortamdı. İlkokul ve ortaokul dönemini geçirdiğim yerleşkeye yıllar sonra ilk kez adım attığımda bir üniversite kampüsüyle karşılaşmam otobiyografik hafızam için sıkı bir meydan okumaydı. Değişimi ve dönüşümü, herhangi bir olumlu veya olumsuz anlam atfetmeden, sadece deneyimlemenin etkisini azımsamamak gerek. Ziyarete vesile olan etkinliğin (öğrencilik hayatım ve mezuniyetimden bu yana ilk defa katıldığım kongre olması dışında) psikolojiye dair tüm çalışma dallarındaki köklü ve güncel tartışmaları barındırması ise sanırım tuzu biberi oldu. [İpek Altun]

***

Galiba Mad Men. Senelerdir kayıtsız kaldığım Mad Men’i yaz rehavetiyle kendimi eve kapattığım bir dönemde, günde ortalama peş peşe dört beş bölüm (hatta hafta sonları on iki bölüm) izleyerek yaklaşık bir buçuk ayda bitirdim. Roger piyano çalarken Peggy’nin boş ofiste paten kaydığı sahne, “Did you get the pears?” sahnesi ve Don Draper’ın şu cümlesi için bile iyi ki çok yoğun bir senenin bir buçuk ayını bu diziye vermişim: “We are flawed because we want so much more… we are ruined because we get these things and wish for what we had.” [İpek Şoran]

***

Seramikçi Teppei Yamashita’dan almış olduğum torna dersleri. [Joelle İmamoğlu]

***

2018 yılında beni ‘olumlu’ anlamda etkileyen ‘şey’ sanırım 7 Ekim tarihinde İzmir’de düzenlenen Darağaç kolektifinin yaptığı Darağaç III adlı sergiye katılmam oldu. Hem hiç gitmediğim İzmir’i görmüş oldum hem de bu harika sergi deneyimini yaşadım. Kurumsal kapıların ardına kapanmaktansa, bir sanayi bölgesindeki mahalleyi kendine alan olarak seçmişti Darağaç kolektifi. Sokaklar boyunca dükkânlara, apartmanların içlerine, sokaklardaki bina üzerlerine yayılan işleri gezerken alışılmadık bir sergi deneyimi yaşanıyor, mahalle sakinleri ve esnafın da desteğiyle besleyici ve samimi bir ortam oluşuyordu. Güzel insanlarla tanıştığım ve sanatın dönüştürücülüğüne tekrar inandığım bir deneyim oldu benim için. [Kadir Kayserilioğlu]

***

Daughters adlı grubun You Won’t Get What You Want albümünden “Less Sex” adlı şarkının son 1,5 dakikalık kısmı. O kısım tarifi zor bir duygusal katarsis ve psikolojik bir hacamat benim için. Konuşamadıklarımızı havale edecek bir araç bulmanın özgürleştiriciliğinden daha büyük bir kazanım var mıdır? [Koray Soylu]

“Less Sex”, You Won’t Get What You Want, Daughters, 2018

***

Bu yaz katıldığım Mekânda Adalet Derneği’nin düzenlediği “İstanbul Yollarında Kentsel Politik Ekoloji” yaz okulunda yaptığımız 18 kilometrelik yürüyüş, beni hem olumlu hem olumsuz anlamda en çok etkileyen ‘şey’di. Kanal İstanbul’un geçeceği güzergâhta yaptığımız yürüyüş Olimpiyat Stadı’ndan başlayıp, Başakşehir’den geçip Şamlar Köyü’nde son buldu. Şehrin bitip doğanın başladığı ve bu gidişle onun da kalmayacağı yerleri yürüyerek gördüğüm için kendimi çok şanslı hissediyorum. (Yükseklik korkum nedeniyle ağlayarak indiğim dik yokuş ve tepelere selam olsun!) [Liana Kuyumcuyan]

fotoğraflar: Liana Kuyumcuyan

***

Bu sene bahar ayında bir hafta sonu şehre birkaç saat uzaklıkta bir yerde bir Tipi’de kaldık. Orada geçirdiğim hafta sonu hem sessizliği hem de kısıtlı imkânlarıyla beni iyi anlamda etkilemişti. Sanırım cevabım bu. [Mahir Yavuz]

***

2018’de olumlu anlamda beni en çok etkiyen ‘şey’ μία’yla birlikte yaşamaya başlamamız oldu. Tecrübe edenler bir kedinin bir insanı nasıl ehlileştirip, iyileştirdiğini çok iyi bilirler. Keşke daha önce tanışsaymışım suya düşkün bu minik patiyle. [Melis Cankara]

***

Amal Kenawy’nin Şarika Sanat Vakfı’nda gördüğüm sergisi. Hâlâ bu sergiyi ve işleri kafamda evirip çeviriyorum, vurucuydu. [Merve Ünsal]

***

Bu sene beni en çok etkileyen ‘şey’, çoğunlukla türlerini dahi tespit edemediğim kuş sürülerinin göçüşüne tanıklık etmekti. İşyerindeki masam, yüksek kattaki bir dairenin önü açıklık, gökyüzüne hâkim bir odasındaki pencere yanına düşünce kuşların sonbahar göçüne tanıklık etme imkânı buldum. İşten başımı kaldırdığım nadir anlarda, bazen sürüler hâlinde bazense tek başlarına son derece estetik ve nazikçe uçan, göçen, yer değiştiren kuşların kanat çırpışlarına rastlamak içimin dolup taşmasına neden oldu. Birkaç kere o kadar kalabalık ve yakından geçtiler ki, bilgisayar ekranına kapanmış olduğum hâlde dikkatimi çekip aklımı çelmeyi, kalbimi hoplatmayı başardılar. Çocukluğumda küçük şehirde yaşamanın avantajıyla sık rastladığım kuş sürülerinin, o kanat seslerinin ve cıvıldaşmalarının, akşamüstlerini nasıl güzelleştirdiğini az çok hatırlayan biri olarak bu defa da bir çalışma anını güzelleştiren (başka türlü nasıl güzelleşir işle geçip giden gün) bu görüntüleri çok özlediğimi fark ettim, içimden kuşlara şarkılar düzdüm (aslında bilindik bazı şarkıları kuşlara uyarladım demek daha doğru). 2018’de kuş sürülerinin yanı sıra bana güç veren başka hayvan hikâyeleri de oldu: Rize’de kurban bayramında yüzerek kaçıp kesilmekten kurtulan dana Ferdinand’dan, Polonya’da mezbahaya götürülürken kaçıp yine gölde yüzerek yakındaki adaya sığınan inekten ve kaçış yollarını bulup özgürleşen tüm hayvanların hikâyelerinden çok etkilendim. Kaçış yollarını kaçırmamak, özgürce uçabilmek, yüzebilmek ümidiyle! [Müge Karahan]

***

27 yıllık ömrümün kendimi tanımaya başladığım ortalama son on yıllık zaman dilimi içerisinde, kişileri mutlu edebilecek olayların çok az yaşandığı bir ortamda genelde geçici ve sıradan mutluluklar yaşadığım söylenebilir. Ancak son zamanlarda duyduğum bu yeni haber çok başka… İşte bu yıl beni en mutlu eden haber, 2008’de her ilde bir üniversite kurulması kararından sonra 2018 yılında da her ilde bir hapishane yapılması kararının alınmış olması oldu! Hapishanelerde artık insanların aynı yatakta 5-10 kişi yatmayacak olması o kadar sevindirici oldu ki, her an suç işleme potansiyelim tavan yaptı. Ama siz yine de benim bu potansiyelime destek olmayın. [Narin Temel]

***

Bu yıl ufkumu en çok açan sergi, Palais de Tokyo’daki Tomás Saraceno sergisi oldu. Deneyimin sanatsallaştırıldığı, sanatın deneyimselleştirildiği ve bu durumun kendisinin çokça tartışıldığı bir zamanda Saraceno’nun işleri ve serginin kurgulanma biçimi beni hayli etkiledi. Saraceno’nun entelektüel birikimine ve dehasına eklemlenen araştırmacı ruhu hissetmek ve deneyimlemek çok heyecanlıydı. Bununla birlikte serginin daha küçük ölçekli tutulabileceğini düşündüm; çünkü birkaç saat sonra ara verip düşünmek, bir kahve içmek ve sonra kaldığım yerden devam etmek, böylece serginin her bölümünü canlı bir zihinle izlemek istedim, üstünkörü bir bakışla değil. [Nergis Abıyeva]

***

2004’te, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Düşler, Düşünceler, İşler kitabımdan sonra onun devamı olan Düşünceler, İşler kitabımı da bitirip, yayınevine teslim etmek 2018’in beni ‘olumlu anlamda en çok etkilemiş olan şeyi’ oldu. [Nevzat Sayın]

***

2018’de düzenlenen 4. İstanbul Tasarım Bienali küratörü Jan Boelen’in kullanılmış plastiklerin geri dönüşümünün aslında plastik endüstrisini besleyen bir işlevi olduğunu, ana problemin çözümü yerine sadece kendimizi rahatlatmanın ve biyolojik olarak çözünebilen maddelerin kullanımına geçişi oyalamanın bir aracına dönüştüğünü söylemesi yinelenmesi gereken bir fikir olarak beliriyor. Bununla birlikte 2019 Oslo Mimarlık Trienali’nin teması olarak beliren degrowth ve çağrı metni, büyüme ve gelişmenin ne gibi kıstaslar üzerinden değerlendirildiğinin bir kez daha sorgulanması gerektiğini hatırlatmasıyla sonuçları merakla beklenen bir etkinliğe dönüşüyor. [Nilüfer Karanfil-Büyükyıldırım]

***

Beni bu yıl en çok etkileyen deneyim Estonya’nın Soomaa bölgesinde, bataklıkta saatler süren bir yürüyüştü. Bu daha önce hiç bilmediğim/deneyimlemediğim bir coğrafi yapıydı. Yerin dokusu çoğu zaman sizi içine çekip çekmeyeceğine dair bir ipucu verse de, bunu her seferinde göz ile kestirmek mümkün olmuyor. Bataklık sizi içine çektiğinde oradan çıkmaya çalışmak ise bedeninizi farklı bir şekilde keşfetmeye zorluyor; belki de bedeninizi daha önce hiç kullanmadığınız şekillere sokmanızı gerektiriyor. Yürüyüş boyunca karşımıza çıkan harika göllerde yüzmek ise tüm bu deneyimin cabasıydı. [Nur Horsanalı]

fotoğraflar: Nur Horsanalı

***

Nisan ayında Feast of Ashes: The Life and Art of David Ohannessian kitabının yazarı Sato Moughalian için dedesi David Ohannessian’ın (1884–1953) İstanbul’daki işlerini fotoğraflamaya başladım. Sadece İstanbul’da birkaç çekimle başlayan çalışma beni Kudüs’e kadar götürdü; kendi kökenlerim dahil keşiflerle dolu, maceralı bir yolculuğa dönüştü. Sanırım 2018’de beni en çok etkileyen şey bu oldu. [Orhan Kolukısa]

The Life and Art of
Ceramicist David Ohannessian,
Sato Moughalian,
Ottoman History Podcast

***

000000; Kanye West’in iPhone şifresi. [Ömer Altan]

***

2018 yılı benim için anneliğin ilk şokunu atlatıp dünya ve görece ‘normalleşmiş’ bir gündelik yaşam ile bağlantılarımı yeniden kurma(ya çalışma) yılı oldu. Geride bıraktığım 365 günün bende yarattığı hissiyat karmaşası ve bu karmaşanın yorgunluğunu inkâr etmeden, içinde bulunduğum yeni durumun bendeki ve başka kadınlardaki karşılıklarını anlamaya gayret ettiğim bir geçiş süreci deneyimliyorum. 2018 yılında beni etkileyen her şeyde de bu deneyimin etkisi kaçınılmaz oldu. Kadınlığın annelik hâli, patriarkal ve kapitalist dünyada hâlâ yeterince özgür bir dilde konuşulamayan bir konu. O nedenle etkilendiklerimi kaleme alırken bu hassasiyetle hareket etmeyi seçtim: 
Amelia Morris ve Edan Lepucki’nin hazırladığı Mom Rage! podcast serisi, anneliğin en ‘iyi’ ve en ‘kötü’ hâllerinin cesurca tartışıldığı bir platform. Annelik sonrası cinsel yaşam, çalışma hayatına geri dönme, öfke ve anksiyete yönetimi, ebeveynlerin yetiştirilme biçimlerinin kendi ebeveynlik hâllerine yansıması, siyasetin en karanlık zamanlarında ebeveynliğin altından kalkabilme becerisi, queer aile planlaması ve aileye yönelik devlet politikalarının bedeli, ele alınan onlarca hassas konudan yalnızca birkaçı. Annelik ve ebeveynliği, ömrünü tamamlamış kalıplar ve anlatılardan kurtarırken dinamik konuklar ve güncel yayınlarla besleyen ikilinin muhabbeti bence podcast-sever herkes için dinlenmeye değer. Kuzey Amerika menşeli programı bu topraklarda dinlemek, annelik ve ebeveynlik deneyiminin kültürel anlamda genelleşebilen ve biricikleşebilen niteliklerine dair aydınlatıcı bir farkındalık sunuyor. Rutin dolmuş ve vapur yolculuklarımı şenlendiren Amelia ve Edan, podcast’ten geriye kalan zamanlarında yaratıcı yazarlık kariyerlerini sürdürme mücadelesi veriyor. [Özlem Ünsal]

***

Bir olumlu ‘şey’, tez sürecinde Spotify’da bir playlist ararken Manifold’da Bülent Tanju’nun “Moondogplaylist’inde Moondog ile tanışmak oldu. Hayatı kadar, ilham verdiği müzisyenleri de keşfetmek çok etkileyiciydi. Bence tez yazan bir doktora öğrencisine de çokça ilham veriyor. [Pınar Kılıç]

***

Venedik Bienali 16. Uluslararası Mimarlık Sergisi Türkiye katılımı Vardiya projesi. Normları zorlayıp, fotojenik sergilenebilir bir ürün ortaya çıkmama tehdidine rağmen, formatı geniş bir öğrenci katılımına açtığı ve etkisini tabana yaydığı için. [Sait Ali Köknar]

***

“İzmir” ‘şey’ sayılır mı? Sonunda çevre gürültüsünü yok ederek, önümü görebilmemi, önümdekine dikkatimi verebilmemi sağlayan, evleneceğim kişiyle tanıştığım, evlilik teklifi ettiğim, sayesinde çocukluğumdan beri taşıdığım tasarım öncesi tutkularıma yönelebildiğim bir şehir zira. Ya da “İzmir’e taşınmak” mı demeliyim, bilemedim. [Sarp Sözdinler]

***

2018 yılının ortaları gibi sabahları yürüyüş yaptığım sahil kenarında aynı saatte karşıma çıkan uzun saçlı kadın, bir grup ağaç içinden geçerek hep aynı ağaca sarıldı; ağaca sarılan kadına tanıklık etmek iyi geldi. [Seçil Yersel]

***

2018’de beni en çok etkileyen ‘şey’ yıllardır göçebe gibi yaşadığım için bir türlü yanıma alamadığım plaklarıma kavuşmak oldu. Bu plaklara kavuşunca bir anlamda aklımda artık gitgide silikleşen çocukluğuma da geri dönmüş oldum. Çoğunlukla evden çalıştığım için gün içerisinde çocukken babamın bana dinlettiğini hayal meyal hatırladığım albümlere geri dönüyorum ve bu bana tarifsiz bir mutluluk veriyor. [Sena Akalın]

***

2018 yılında beni olumlu anlamda en çok etkileyen ‘şey’, kasiyerinden öğrencisine işini sevgi ve saygıyla yaptığını gördüğüm insanlar oldu. Başka bir deyişle, sevgiyle yapıldığı belli olan her kek, her şarkı, her dans figürü, her bir tasarım veya her para üstü… [Sevgi Arı]

***

Bu sene bir ‘şey’ keşfettim: Bitkilerin toprağını gübreli toprakla değiştirip kaplarını büyütünce hemen ertesi gün gözle görülür bir değişiklik oluyor. Yaprakları dikeliyor, daha yeşil görünüyorlar. İki üç gün sonra, sanırım ne kadar alan kazandığını anlamak istiyor bitki ve yeni alanına fark edilir biçimde yayılıyor. Seyretmesi zevkli olduğu ve bitki resmen eylemime yanıt veriyormuş gibi olduğu için, yerinden memnun olmayan her bitkiye yapmaya başladım bunu. [Sılay Sıldır]

***

Maalesef bir felaketler yılı ve yaprak dökümü olarak arkada bırakıyor olduğumuz 2018’de, benim ruhuma iyi gelen iki şeyin ikisi de —her nedense— Yunan adalarına dair. Birincisi, benim görme fırsatını ancak bu yaz bulabildiğim Sakız adasının güneyindeki Mastichoria bölgesinde muhteşem bir tepeye konuşlanmış Mastik Müzesi (mimar Yannis Kizis). Ege’nin nadide objesi güzelim sakız ağaçlarının ilginç hikâyesi ve adanın tarihindeki belirleyici rolü, bilgilendirdiği kadar duygulandıran bir üslupla bu iyi tasarlanmış ve peyzajla bütünleşmiş binanın içine yerleştirilmiş. [Sibel Bozdoğan]

Mastik Müzesi ve ağacı, Sakız adası, fotoğraflar: Sibel Bozdoğan,
Haziran 2018

***

Centre de Cultura Contemporània de Barcelona (CCCB) konumlu Black Light isimli sergi, haziran ayı içinde Barselona’da bulunduğum sürede beni etkileyen bir sergi. Sergiye girmeden önce MACBA yakınlarındaki Revolver Records ziyaretim ve çantamdaki 4AD plak şirketinden çıkan Cocteau Twins albümlerinin verdiği heyecan da sergiyi ayrı bir boyuta taşıdı. Böyle uzun anlatmaya başladım ama bu birlik, içinden sergiyi ayıramayacak kadar kıymetli benim için. Kısa bir açıklama olarak, sergi başlığı Black Light sufiliğe gönderme yapıyor. İlahi olanla iletişimin yolu içgörü ve mistik deneyimden geçerken bu deneyim ruhsal gelişime işaret eden tüm alemin farklı renk/ışık dereceleri olarak açığa çıkar. Sufilerin amacı, sembolik olarak ‘kara ışık’ olarak adlandırılan bu bilinç ötesi duruma ulaşmaktır. Sergi küratörü Enrique Juncosa’nın bugünün ana akım sanatını gizem ve şiirsellikten yoksun gördüğünü belirten cümlelerini buraya yerleştirmek önemli. Sergi gizli kalmış geleneklerin etkilerini görsel ve işitsel sanatlar üzerinden açığa çıkarırken sadece belli bir kesim tarafından anlaşılan gizlemli geleneklerin 20. yüzyıl sanatının gelişimine etkisini görünür kılıyor. Aslında rasyonel düşüncenin hâkim olduğu yakın geçmişte bu tip olağandışılıklar hakkında konuşmak ve açık seçik biçimde anlatmak bir bakıma zor. Ancak gizli inançlarla bezeli geleneklerin uygarlaşmanın kökenine dayandığı da ifade ediliyor sergide. Simya, gizli toplulukların ritüelleri, mistik anlayışlar, ruhbilim, okültizm gibi ilgi alanları 60’ların sistem karşıtı kültürüyle ifade aralıkları kazanmıştır. [Şebnem Çakaloğulları]

***

2018’de beni en çok etkileyen ‘şey’ Refik Anadol’un “Melting Memories” işi. Heyecan verici, akıl alıcı, zamanı saatleri günleri unuturcasına dalıp gidilesi. [Tuğçe Şahin]

“Data Sculpture for Melting Memories”, Refik Anadol, 2018

***

Michel Gondry ve Jim Carrey ortak harikası, Kidding. [Umut Altıntaş]

Kidding, official trailer, 2018

***

2018 yılında beni en çok etkilemiş olan ‘şey’, elimin kırılması oldu (şu an iyileşti, eskisinden farksız). Pek çok kişiye sıradan gelebilecek bu durum —belki ilk defa bir yerim kırıldığından— benim için farklı bir deneyim oldu. En önemlisi ise, sorumluluklar içinde boğulduğum bir dönemde onları bir süreliğine askıya almış oldum; hem de gerçek bir bahaneyle. Sonuçta normalde yapamadığım şeyleri yaptığım, kafamın rahat, kolumun sıkıntılı olduğu başka biçimde verimli bir iki ay geçirdim. Bu sırada sorumluluk meselesine ‘takık’ olduğum için elimdeki kırığın ne denli gerçek bir bahane ya da kaza olduğu hakkında düşündüm. Bence ne kendim ne de çevremdekiler, bunun bahane sayılıp sayılamayacağından pek emin değildik. Bu muğlaklık bana sıradan bahanelerle yaratabileceğimden farklı bir alan açtı. Bu süre boyunca kırık elim bana vücudumun hâlleri, krizleri sayesinde yeni bakışlar geliştirebileceğimi hatırlatıp durdu. Herkese yeni yılda zamansız gelen basit kırıklar temenni ederim. [Yiğit Çetin]

Alçı üzerindeki çizimlerle birlikte yapılmış seramik heykel, Mina Öner

*

2018, Manifold, Pazar Sekmeleri