fotoğraf: Brian Boucheron
(CC BY 2.0)
Pazar Sekmeleri:
L’den Ö’ye Geçen Yıl

LİANA KUYUMCUYAN

15. İstanbul Bienali için Pera Müzesi’nin en üst katında bulunan Tsang Kin-Wah’ın video ve ses enstalasyonu “Dördüncü Mühür - O Gayesiz ve O İkinci Defa Ölmek İstiyor” beni en çok etkileyen iş oldu. Karanlık bir odanın içinde dururken giderek hızlanan ve büyüyen kelimeler cümle, cümleler kaos yaratırken bir süre sonra ne yazdığını anlamaya çalışmayı bırakıp sadece durmaya başladığım anı çok net hatırlıyorum.

Yorgos Lanthimos’un Kutsal Geyiğin Ölümü [The Killing of a Sacred Deer] filmi kuşkusuz bu yıl en çok etkilendiğim filmlerdendi. Hem gerçeğe yakınlığıyla hem tam da anlaşılamayan gerçeküstü kısımlarıyla uzun süre etkisinden çıkılamayacak bir film. Bu yönetmenin her filmini izledikten sonra hissettiğim ‘rahatsızlık’ nedenini anlayamadığım bir şekilde hoşuma gidiyor!

The Killing of a Sacred Deer,
Yorgos Lanthimos, 2017,
official trailer

11–15 Eylül tarihleri arasında Kadıköy Altıyol’da gerçekleşen Boğada projesi, rastladığım en başarılı kent müdahalesiydi. Hem İspanya’dan hem Türkiye’den inisiyatiflerin bir araya gelerek on beş gönüllü ile kurguladıkları toplanma alanı, Boğa Meydanı’nın karşısında bulunan kuytuda kalmış bir alanı canlandırmak üzerineydi, sonuç beklenenden de iyi oldu. Bu projenin vatandaşların kullanımına yeni bir yer katmış olmasıyla birlikte, kente müdahalenin sıradan vatandaşlar tarafından da yapılabileceğini göstermiş oldu.

MELEK KILINÇ

Morissey’in son albümü Low in High School’daki “Home is a Question Mark” parçasının dizeleri ve CANAN Kaf Dağı’nın Ardında sergisinin Araf katında yer alan “Dışarıda Çok Kötülük Var” işi üzerine notlarım:

her ikisi de içte bir arayışı sorun edindiği için… ne umutsuzluk oldukları, ne de umut oldukları için; sadece iç sızlatan bir yakınlıkları olduğu için… sevginin ya da sevgisizliğin, şefkatin ya da şefkatsizliğin, özlemin ya da özleyememenin, var olanların ya da yoksunlukların, yitirilmişlerin, yitirileceklerin belleği… ve/ama hep bir liman, bir sığınak ile ilgili oldukları için… bazı bulunan, bazı bulunamayan, bazı bulundu sanılan, bazı bunda da yanılınan bir odayı/yuvayı; …sanıların sanrıları doğurduğunu; duvarların bir dost, bir düşman olduğunu; ‘dışarıdaki kötülükler’in içinde; içindekilerin yüzeyde cisim olduğunu hatırlattığı için… ‘içindeki yuva’yı bulamayışın çaresizliğini yüzüne vurduğu… an gelip, içinin içini görmek isterken yarattığın dünyanın bir boşluk, bir ‘soru işareti’ olduğunu… ‘Araf’ta kalmış benliğinin dışa açılamamış çıkmazlarının bazı bir başka ‘iç’ten dizede, bazı bir ‘oda’da hissiyatına yakın bir huzursuzluğun yansımasıyla bir huzur yaratılabildiğini gösterdikleri için…

“Home is a Question Mark”,
Low in High School,
Morrisey, 2017

MELİS CANKARA

2017’de,
Teğet Mimarlık tarafından yenilenen Yapı Kredi Kültür Sanat; sahip çıkamadığımız İstiklal’e bizi yeniden çağırdığı için;
Anouar Brahem’in Blue Maqams albümü; dönüp duran dünyanın ritmini değiştirdiği için;
— Özer Türk Arşivi ve Erkal Güngören Arşivi; dünyadan sessizce ama çokça üreterek geçenleri ve geride bıraktıklarını anlamamıza olanak sağladıkları için;
Getty Vakfı tarafından ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nin korunması için sağlanan destek ve Manifold’un kendisi; iyi şeylerin sürdürülebilir olduğunu gösterdikleri için bana iyi geldiler. Bırakınız Gelsinler!
Melike Taşcıoğlu’nun aynı isimli kitabı da samimiyetiyle listede…

MERVE ÜNSAL

Eleanor Bond, “The Women’s Park at Fish Lake Provides Hostels, Hotels, and Housing”: Eleanor Bond resimlerinde, resmin yapıldığı anda var olan teknolojilerle yaratılabilecek ‘gerçekçi’ ütopyaları betimliyor. Hareket hâlindeymiş gibi gözüken resim, kuşbakışı perspektifinin baş döndürücülüğünü, kontursuzluğunu içselleştirmiş sanki. “Yapabiliyorsak neden yapmıyoruz”u soran bu resim geçirgen, değişken bir talepkârlığa sahip.

NERGİS ABIYEVA

2017’nin benim için en güzel kültürel olayı Ankara’da belediye işçilerinin çöplerden topladıkları kitaplarla kurduğu kütüphane oldu. Değişimin ve fark yaratmanın aslında ne kadar “herkesin kendi kapısını süpürmeye başlamasıyla” ilintili olduğunu görmüş olduk bir kez daha. Ankara’ya gittiğimde içine kütüphanenin de eklendiği, eskiden tuğla fabrikası olan bu merkezi muhakkak ziyaret edeceğim.

2017’nin mart ayında Ljubljana’da gittiğim Chinawoman konseri de beni çok etkiledi. İstanbul’a defalarca gelen Michelle Gurevich’in en son çıkan New Decadence albümünü dinlemek güzeldi güzel olmasına… Ama benim için esas etkileyici olan Michelle’in Gezi olayları sırasında bestelediği “Kiss in Taksim Square” şarkısını dinlemekti o anda, orada… Malum, o sıralarda ardı arkası kesilmek bilmeyen travmalar yaşıyorduk ve o şarkı umudu hatırlatıyordu tekrar…

“Kiss in Taksim Square”,
Michelle Gurevich, 201

Bu sene İstanbul’da beni en çok etkileyen sergi Arter’deki Chapman Brothers sergisi oldu. Yıllardır birlikte sergi gezdiğimiz on yedi yaşındaki kardeşim Gönül’ün Chapman Brothers için “Şimdiye kadar gezdiğim en güzel sergi ve Chapman Kardeşler favori sanatçılarım oldu.” demesi de neden bu kadar etkilendiğim sorusunun yanıtlarından biri benim için.

2017’de, şimdilik yeryüzünde en sevdiğim topraklar olan Endülüs’te bu kez, nihayet ziyaret edebildiğim El Hamra’yla Kurtuba camisi ve katedrali de beni çok etkiledi... İç içe geçmelerin görkemini çok sevdiğimden belki.

Bu yıl beni en çok etkileyen kitap kesinlikle Jacques Attali’nin Geleceğin Kısa Tarihi [A Brief History of the Future] oldu. Tarihi sadece geçmişle ilgilenen bir alan olarak görmenin ne kadar yetersiz ve yüzeysel olduğunu düşünüp duruyordum hep, bu kitabı okuduktan sonra tarihin şimdiyle ve gelecekle, belki de geçmişten daha fazla ilişkili olduğuna neredeyse eminim.

A Brief History of the Future,
Jacques Attali, süre: 01:27:16

Bu sene Uras’la en çok etkilendiğimiz, sevdiğimiz oyun Uluç Esen’in Faust uyarlaması oldu. Faust’un klasik uyarlamalarından sıkılmışken, bu kadar deneysel, ilişkisel ve güncel bir Faust izlemek çok iyi geldi.

NESLİHAN ŞIK

Ekim devriminin yüzüncü yılı için Twitter üzerinden yürütülen Retweet the Revolution projesi sosyal medyanın olanaklarını yaratıcı bir şekilde kullandı. Bir yıla yayılan proje “yüzyıl önce akıllı telefonlar ve Twitter gibi mecralar olsaydı ne olurdu?” sorusundan hareketle yola çıkmış. Devrimin önemli aktörlerinin yanı sıra The Russian Telegraph gibi kurgu yayınlar da proje kapsamında Twitter hesapları üzerinden 1917’yi aktardılar. Takipçilerin bu hesaplarla etkileşime de geçebildiği bu canlı tarih projesi sosyal medyanın eğitici potansiyelini ilginç bir şekilde kullanarak son birkaç yılda hayli sıkıldığım Twitter’a ilgimi tekrar çekmeyi de başardı.

Multiple Wounds, son dönemlerde müzikle olan —belki pek de olmayan— ilişkimi sorgulatan Tolga Tüzün’ün ilk solo piyano albümü. Koşturup durduğum bu günlerde bir saat yirmi dört dakika sesle baş başa kalabilmeyi talep eden bu albümü dinlemek kendime verdiğim en güzel hediyelerden biri oldu. 2017’nin son günlerinde yayınlanan albümü en iyi sanatçının kendi sözleri anlatıyor:

Multiple Wounds, yani Çoklu Yaralar, kırk altı yaşında sekiz saat stüdyoya kapandıktan sonra ortaya çıkan ilk solo piyano albümüm. 
Baştan aşağı doğaçlama çalınan albüm, cazdan elektronik müziğe, çağdaş müzikten Türk müziğine salınan; çeşitli estetik biçimlerin ve üslupların aralarında bir gidip gelme hâlinin yansıması benim için. On beş yıllık bir çağdaş müzik besteciliği kariyerinin piyanoyla baş başa kalındığında nelere tercüme olacağı, doğaçlamanın cazdan öte nerelere açılabileceği üzerine sesli bir düşünme hâli. Alışageldiğim üzere piyanonun içine uzanıp tellerine dokunmadan, sadece tuşlarda kalarak, son zamanlarda uğraştığım armonik lisanı kullanarak nasıl müzik yapacağıma dair bir kafa yorma hâli de diyebiliriz. 
Albümün ismine gelince: Kayıt sabahı bindiğim taksiden inerken, şoförün camı yüzük ve küçük parmaklarımın üstüne kapatması ve hareket etmesi üzerine oluşan yara ve eziklerden kaynaklandığını veya benzer isimli bir özbağışıklık hastalığına gönderme yaptığımı ya da yaşadığımız günlerin bizde açtığı başka türlü yaraları düşünebilirsiniz. 
Bazı yaralar kapanır, bazıları kapanmaz. Ben yaralarımın hayatı ertelememe sebep olmasına izin vermemeyi seçiyorum. Bu yüzden kaydı ertelemedim; duyabileceğiniz kirli pasajların, kısa kalışların sorumluluğu bana ait. Hoşunuza giden anların sorumluluğunu da seve seve üstüme alırım. 
Kolay müzik değil Multiple Wounds. Ne kolay ki hayatta? Benim kafa yormam sizin kafanızı yorarsa, kapatın. Eğer yaptığım işi sevdiğime sizi ikna edebilmişsem, belki bir gün tekrar açıp kaldığınız yerden dinlersiniz. Ya da başka şeylere geçersiniz. Hayat kısa…

NEŞE NOGAY

On seneyi aşkın bir süredir, restoranda et ve tavuk yemediğim için, az et yiyen biriyim. Ama severim, canım çeker. İstanbul’da yaşayan biri olarak, et ve tavuk yemeyince, balık da her zaman pratik bir çözüm olmadığı için açıkçası hamur işi ve peyniri bolca tüketiyorum. Sıkça yumurta yiyerek de “evet, et yemiyorum ama protein ihtiyacımı karşılıyorum” diyerek kendimi avutuyordum. Ta ki What the Health’i seyredene kadar. Zaten protein eksikliği diye bir sorun yokmuş pek. Karbonhidratı sağlıksız sanırken yanılıyormuşum. Faydalı olduğuna yıllarca inandığım süt, yumurta ve balık tüketimimi sorgulatan, ağzıma bunları koymadan beni düşündürten, zaman zaman soğutan bir belgesel oldu benim için. Henüz radikal bir karar vermedim, uzaklaşsam da hayatımdalar. Bu aramızdaki soğukluk ne kadar sürer bilmiyorum ama seyrettiklerimin özellikle balık ve sütle ilgili beni bu noktaya getirip, düşündürtmesi bile 2017’de beni etkileyen olaylardan biri diyebilirim.

What the Health,
yön.: Kip Andersen & Keegan Kuhn,
2017,
official trailer

Kedici bir ailenin kızıyım. Evde kedimiz vardı, kedi severiz, sokakta görünce durup kedilerin güzelliği karşısında heyecanlanır, nasıl mıncıklayalım diye düşünür, eve gelse hayalleri kurarız. Çocukluğum böyle geçti, ta ki on dokuz yaşımda canım arkadaşım bir beagle alana kadar. Neredeyse o güne kadar hiçbir köpeğe dokunmadığım için, bir köpekle bu şekilde ilk yan yana gelişimdi; nasıl okşayacağımı bile bilmiyordum. Ayrıca ben ‘kedici’ idim. Arkadaşlığımızdaki en zor süreçlerden birine girdik, onun tatlı yavrusuna hiç dokunmadığım için büyük trip’ler yedim. Aklım bana yapılan bu tavrı almıyordu, ne vardı okşayamıyorsam! O günlerde, başka yakın arkadaşlarımın daha küçük köpekleriyle alıştırma yapma fırsatım oldu ve yavaş yavaş küçükten orta boya alıştım, Brownie ve Aşkiko ilk göz ağrılarım oldular. Ama açıkçası hâlâ çamurlu patiler, yolda her bulduğunu yiyen ve kokan bir ağız, salyalar ve tüyler gibi birçok konuda rahat değildim.

Zamanla insan her şeye alışıyor derler, doğru. Ama çok yavaş alıştım. Yıllar boyunca köpeklerin hâlâ neresi okşanınca mutlu olacağını, neyi sevip sevmediğini anlamaya çalıştım. İnsanların köpekleri için eve geri dönmelerini bir türlü anlamadım. Sonra erkek arkadaşımın köpek almasıyla başka bir zorunlu alışma dönemine girdim. Ve artık köpeğinin sürekli fotoğrafına bakıp kendinden geçen insanları anlar oldum. Binlerce köpekle tıpatıp benzer sandığım o minik patilerin artık benim için çok farklı duygular yarattığı noktadayım. Özlüyorum, onun yemeği için eve gidilmesi gerektiğini ve eve geç gidince yaşanan suçluluk duygusunu anlıyorum. Her yere o da gelsin istiyorum.

Bu süreçte, Ekim ayında, TÜSEV’de yıllardır çalışan ve benim bir türlü tam olarak neler yaptığını anlamadığım sevgili arkadaşım Destekle Değiştir”e beni davet etti. “Destekle Değiştir”i ondan hep duyuyordum. Pera Müzesi’nde olacağı, çok emek verdikleri ve Kalben’in o geceyi sunacağı geceyle ilgili anladığım üç veriydi. Kısacası ne olduğunu hiç bilmiyordum ve ne yazık ki onlar gibi güzel anlatmam mümkün değil. En basit hâliyle, sivil toplum kuruluşları için bağış toplamak için bir geceydi desem doğru olur umarım. Onların emeği, özeni, sunulan projeler ve insanların bir şeyleri değiştirmek için harekete geçmeleri beni çok etkiledi, ama projelerden biri olan Rehber Köpekler Derneği’nin yeri bende bambaşka oldu. Rehber köpeklerin görevi, görme engellilerin hayatındaki yeri ve rehber köpeklerin nasıl daha çok olabileceği ile ilgili projelerini dinlediğim o gece sanırım 2017’nin en özel gecesidir benim için.

OKAY KARADAYILAR

Bu yıl benim için en büyük olay İstanbul içinde şahsi ulaşımım için bisiklet kullanmaya başlamak oldu. Bunun olabilirliğine karşı gözleri fal taşı gibi açılan dostlarım gibiydim ben de başlarda, mis gibi de yapılabildiğini çok yakından gördükten sonra cesaret edebildim ve bir daha arkama bakmadım. Mesafelerim genelde on kilometrenin altında ve otoyolsuz olduğu için başarabiliyorum elbette. Trafiğin oluşturacağı fobiyi de ‘vahşi batı’ benzeri bir kuralsızlıkta yaşadığınızı kabullenip onlardan biri olarak atabilirsiniz; rahatlatıcı bile oluyor. Emin olun ben binebiliyorsam siz haydi haydi binebilirsiniz. Ha bir de hırsızlara dikkat edin, iyi bir kilit alın.

Bir çeşit devrim Prototypo, anca bu sene halka indi denebilir. Variable fonts adı verilen, aslında yıllardır nasıl standardize edileceği gide gele planlanan tipografi teknolojisini WYSIWYG [what you see is what you get] şekilde, gerçek zamanlı deneyimleyebilme şansı veren bir site/yazılım. İşin teknolojisinden hatta tekniğinden çok da anlamayan (benim gibi) biri için bile kurcalanarak temelleri çözülebilir hâle getiren bu site bir Kickstarter kampanyasıyla gelişip halka açılabildi. Şu an sadece birkaç baz yazı tipi üzerinden çalışıyorsunuz ve işe yarar bir şeyler elde edebilmek için büyük emek gerek ama, çok eğlenceli.

Son birkaç yıldır TV bağımlılığım YouTube’a kaydı. Aslında bağımlılık yapıyor ve bağımlılık hiç sağlıklı olmadığından kimseye önermem ama gerçekten mücevher gibi özgün/kaliteli içerik mevcut ve hep orada olduğu için ta yıllar öncesinden gelen şeyleri tazeymiş gibi fark edebiliyorsunuz. Bir ‘şirket’ olarak YouTube’un karanlık oluşunu, her hareketinizi izleyip sizi programlamaya çalışan bir ağın parçası olduğunu unutmadan, bol vakti olanlara:

What’s in my Bag - Clark, süre: 06:32

Amoeba, Los Angeles ve San Fransisco’da şubeleri olan bağımsız bir müzik/film vesaire superstore’u. YouTube gibi bir platformun mümkün kıldığı bir şey yapıyor: Müzisyen/yönetmen/komedyen gibi insanlara bir hediye çeki verip dükkâna salıyorlar ve topladıkları plak, cd, dvd, blu-ray ne varsa niye topladıklarını tane tane anlattırıyorlar. Bazıları yeni/merak ettiği şeyleri topluyor, bazıları zaten sahip olduklarını. Ortalama yedi dakikada bu kadar damıtılmış bilgiyi başka yerden almak zor. Onuncu sezonunu devirmiş olan bu seri meraklısına altın değerinde.

3Blue1Brown: İleri matematik hakkında malumat sahibi olma zevkim olduğunu fark ettim birkaç yıl önce, YouTube’da içerik üreten bazı harika kanallar sayesinde (Numberphile veya standupmaths). Fakat 3Blue1Brown farklı bir seviyede; her videosu “inanılmaz karmaşıklıktaki konular ne kadar basit anlatılır” üzerine birer masterclass. Mesela blockchain üzerine yaptığı video başlamak için güzel bir nokta olabilir. Ama bir şeyi belirteyim, tek başına ‘öğrenmek’ için değil bunlar, malumat sahibi olmak için; kulağınıza çalınsın diye.

OKTAY ORHUN

Ben Refik Anadol’un Arşiv Rüyası sergisini söylerdim; bunu sadece veri görselleştirmesi ya da bu verilerin görsel yapılanımı ile ziyaretçinin etkileşimi bağlamında değil (sonuçta o etkileyici olsa da aslında pekâlâ VR gözlüklerle de halledebilecek bir konstrüksiyondu); görsel analiz ve ilişkilendirmede makine öğreniminin kaynak yönetimleri açısından taşıdığı potansiyeli bizlere anımsatması açısından önemli, ufuk açıcıydı. Diğer önemli bir sergi de Bir Kazı Hikâyesi: Çatalhöyük idi. Onun önemi, hem prehistorik kazının tüm veçhelerini özellikle genç katılımcılara tanıtması hem de arkeobotanik, arkeometri gibi uzmanlıkların mesleki olarak takdim edilmesiydi. Bu yanıyla ikinci sergi üniversite seçimindeki ilk gençlik katmanları için ufuk açıcıydı, ki onun büyük önemi de kanımca bu.

ÖMER DURMAZ

Birkaç ay önce heykel sanatçısı Bihrat Mavitan’ı atölyesinde ziyaret ettim. Kuzguncuk’taki mütevazı atölyesini görmek etkileyiciydi. Mavitan’ın eserlerini ilk kez görmüştüm. Esprili, hin bir yaratıcılığı var. Yorumunu kendime yakın hissettim. Öyle büyük, baskın, bağıran şeyler değiller. Belki de bu yüzden sevdim. Uzansam alıp evime götürebileceğim hissi uyandırdı. Mavitan mizacı, sohbeti, hatta giyimiyle seyirlik; görsel ve işitsel bir şölen adeta. Sanatçıyı işliğinde görmek beni etkiledi. Daha farklı bir bağ kurmamı sağladı. Bu duyguyu beş altı ay önce İzmir’de ressam Hasan Rastgeldi’yi atölyesinde ziyaret ettiğimde de yaşamıştım. Sanat eserini sterilize, yalıtılmış, soyutlanmış bir mekânda görmek yerine, yaratıldığı ortamda görünce sıradışı bir deneyim yaşıyorum. Sanatçı daha açık bir yakınlık içinde oluyor. Böylesi bir ortamda eseri daha derin algılayabildiğimi düşünüyorum.

ÖZGÜR GENÇER

Bu yıl beni etkileyen iki şey oldu. Bunlardan biri Inge Morath’ın “A Llama in Times Square” adlı fotoğrafı. Nedense fotoğrafın kendine has sade ve şaşkın hâli beni büyüledi. Ne kadar bu yıl çekilmiş bir fotoğraf olmasa da benim hayatıma bu yıl girdi. İkincisi ise Lady Bird adında bir film. Bu sene çıkan tüm filmleri takip edememiş olsam da izlediğim en güzel ve içten filmlerden biriydi. Filmin ana karakteri lise son sınıfı bitirmek üzere olan, Dünya’daki yerini bulmaya çalışan ve kim olduğunu tam olarak hâlâ bilmeyen biri olduğu için beni özellikle etkiledi. Bu filmi herkese öneririm ama on beş yirmi beş yaş arasındaki herkesin üzerinde daha derin bir etkisi olacağını düşünüyorum. Film, rekor bir hasılat yapmış olmasa da film kritiklerinin beğenisini çekmiş, yapımcı şirketini de maddi açıdan mutlu etmiş durumda ve Oscar ödül töreninden birkaç ödülle döneceği şüphesiz. Filmin Türkiye’ye de gelmesini umarım.

Lady Bird, yön.: Greta Gerwig,
2017,
official trailer

ÖZLEM YALIM

Geçtiğimiz yıl içerisinde ‘yapı’nın toplumsal anlamda etkisine dikkat çeken birkaç kırılma noktası oldu. Bunlardan biri kuşkusuz uzun yıllardır devam eden AKM binasının “yıkılıp yeniden inşası” kararının ve beraberinde açıklanan ‘yeni’ projenin ve bu projenin müelliflerinin getirdiği farklı tonlardaki tartışmalar oldu… Bu konudaki son noktayı bana göre Uğur Tanyeli, Arredamento Mimarlık Aralık sayısındaki “öngörünüm” sayfalarında şu sözlerle koydu: 
…Gerçekten verimli bir düşünsel, sanatsal ve mimari çaba muktedirin dilinden olumlu veya olumsuz terimlerle konuşmaya tenezzül bile etmemek suretiyle ortaya konabilir. Onun söylediklerinin dışında kalan başka tartışma başlıkları açmak, yeni sözler söyleyip, muktedirin dilini ‘kontrpiyede bırakmak’ gerekir. 
İşte tam bu anlamda bir de güçlü ‘yeni söz’ geldi Türkiye’nin mimari belleğine: Yapı Kredi Kültür Sanat’ın yenilenen binası. Binanın mimari özellikleri bir yana, benim için bu binanın hizmete girdiği zamandaki sosyal ve toplumsal iklim ve bu iklim içerisinde ortaya çıkan görüşler ve yorumlar, ileride tarihe not düşüleceği kesin deneyimlerdi. Bu iki yapı ekseninde lokal bir tartışma ortamının içindeyken, mimar olsun olmasın herkesin gündemine “iyi bir örnek” olarak gösterilen ve MRDV tarafından hayata geçirilen Tianjin Binhai Kütüphanesi giriverdi. Belirttiğim gibi, bunların hiçbiri benim için ‘yapı’sal özelikleriyle değil, toplumsal anlamda yarattıkları tartışma ortamlarıyla ilgi çekici ve önemliydiler.

Teknolojinin baş döndüren gelişimi ve buna bağlı olarak tasarım stüdyolarındaki deneysel ürünlerin çeşitliliği başımı döndürdü. Ülkemizde bunların neredeyse tümüne bu yıl kayıtsız kaldıysak da örneğin, suyun altında hızla hareket eden drone MantaDroid veya ışıklı uçan drone’lar, yosunlardan elde edilen 3D baskı hammaddesi, yapay zekânın astronomi ve tıpta kullanımı, ışıklı tekstiller, daha çok kod yazabilen çocuklar… Biz değilsek de dünya bu yıl tasarım ve teknolojiyle olan ilişkisinde farklı bir çağa geçti.

***

Pazar Sekmeleri: A’dan C’ye Geçen Yıl (1/4) 
Pazar Sekmeleri: D’den K’ye Geçen Yıl (2/4)
Pazar Sekmeleri: R’den U’ya Geçen Yıl (4/4)

2017, Manifold, Pazar Sekmeleri, Pazar Sekmeleri: A’dan U’ya Geçen Yıl