fotoğraf: Campbell X
(CC BY-NC-ND 2.0)
Pazar Sekmeleri:
A’dan C’ye Geçen Yıl

AHMET DOĞU İPEK

Bu seneki Venedik Bienali’ne paralel olarak Palazzo Fortuny’de düzenlenen, Axel Vervoordt’un küratörlüğünü yaptığı ve belki de bugüne dek içinde en çok vakit harcadığım sergi Intuition. Vervoordt’un Tra, Infinitum gibi daha önceki seçkileriyle hem estetik hem de ruhsal bir birliktelik içindeki bu sergisi, tarih öncesi mezar taşı rölyeflerinden Duchamp’a, Fluxus sanatçılarından Dürer’in orijinal defterlerine uzanan geniş bir yelpazedeki işlerin yan yana nasıl gelebileceğinin ustaca ve incelikle yapılmış bir örneğiydi. İşlerin mekâna yerleşimi ve birbirleriyle olan diyaloğu bakımından tam bir küratörlük dersi niteliği taşıyor ve “Sanat niye var?” sorusunu bize göstererek cevaplıyordu.

Axel Vervoordt, Daniella Ferretti
ve Davide Daninos
Intuition sergisi hakkında konuşuyor, süre: 09:02

1969 yılında Manfred Eicher tarafından kurulan plak şirketi ECM, kurulduğu günden bu yana yayımladığı albümlerin kapak tasarımlarından kayıt kalitelerine, hiçbir konuda ödün vermeden büyüyen bir şirket ve deneysel cazdan klasik müziğe, oradan dünya müziğine, çok kapsamlı, mücevher gibi bir arşive sahip. ECM kayıtlarına YouTube dahil herhangi bir online kanaldan ulaşmak neredeyse imkânsızdı; albüm fiyatları ise normalden çok daha pahalı (bir sanatçının bütün albümlerini almak için bazen küçük bir servet ödemek gerekebiliyor). Fakat ECM geçtiğimiz aylarda devrimci bir karar alarak tüm arşivini yüksek kalitede online olarak kullanıma açtı. Bana kalırsa bu adım, müzik dünyası ve müzikseverler için yılın en şık hareketiydi.

İlki Sakıp Sabancı Sabancı Müzesi’nde, diğeri ise Akaretler’deki Sıraevler’de açılan iki sergi, Feyhaman Duran ve Füreya sergileri, şu an hayatta olmayan iki sanatçının eserlerini günümüze taşımakla kalmadı, geriye dönük (retrospektif) bir serginin nasıl olabileceğini de iyi gösterdi. İkisi de çok uzun süren araştırmalar sonucunda, titizlikle hazırlanmıştı ve sanat eserlerinin yanı sıra toplanan belge ve dokümanlar sergi kurgusuna iyi iliştirilmişti. Sergilere eşlik eden kapsamlı iki kitap da cabası. Pek çok eksiği olan Türkiye sanat tarih yazımına dahil edilmesi gereken daha birçok sanatçı var ve listenin yavaş yavaş da olsa giderek kısaldığını görmek güzel!

Büke Uras’ın uzun süre bir dedektif gibi izini sürdüğü ve eserlerini küratörlüğünü yaptığı sergide bir araya getirdiği (halen İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde görülebilen) Nazimî Yaver Yenal seçkisi, bizi 1904–1987 yılları arasında yaşamış ve (biri hariç) çizdiği hiçbir projesi hayata geçirilmemiş olan bir ‘kâğıt mimarı’nın son derece etkileyici dünyasına götürüyor. Sergi aynı zamanda erken dönem Cumhuriyet mimarisi hakkında detaylı içeriğe sahip. Serginin eşlikçisi kitap, Nazimî Yaver Yenal’ın delilikle dahilik arasında gidip gelen zihnini, son derece zengin ve etkileyici ama bir o kadar da hüzünlü hikâyesini bize sunuyor.

ALİ TAPTIK

Beni 2017’de en çok etkilemiş olan kültürel şey: ÇIN. Cevdet Erek, sesin yayılma özelliklerinden biri olan ÇINlamadan yola çıkıp, Türkiye’de daha da sertçe hissedilen ama tüm dünyayı kaplayan ikiye yarılmışlığı mekânsallaştırdı, bu mekânı Barış için tezahürat ve seslerle doldurdu.

ÇIN, Cevdet Erek,
57. Venedik Bienali Türkiye Pavyonu, 2017, fotoğraflar: RMphotostudio

ASLI CAN

Korku sınırlarının ötesinde bir seçim benimki, çocukluğumdan gelen kadim dehşetin, yirmi yedi yıl sonra yeniden beyazperdeyle buluşması. Öncelikle tüm koulrofobiklere selam olsun, 2017 palyaçoların yılıydı. American Horror Story, “Cult” sezonuyla bizi abartılı makyajlar, peruklar ve maskelerle terörize ederken Stephen King’in biricik yaratığı; Pennywise the Dancing Clown [Dans Eden Palyaço Pennywise], beyazperdedeki yerini aldı, hem de yine önceki uyarlamasından tam yirmi yedi yıl sonra.

Sadık Stephen King okurları bu başyapıtı yakından bilseler de bir küçük not düşelim. King tarafından kurgulanmış bir Amerika orta sınıf kentine musallat olmuş ve yirmi yedi yılda bir kendini gösteren, acımasızca cinayetlerini işleyen, palyaço kılığındaki bir kötülüktür söz konusu olan. Yönetmen Andy Muschietti’nin şeytani bir planı mıdır bu zamanlama, yoksa Pennywise’ın yeraltından uyguladığı bir tür zihin manipülasyonu mudur bilinmez, ama biz koulrofobikler 2017 yazında en büyük korkumuzla yüzleşme şansına sahip olduk. It’in yarısında gözlerimi kapatmış olsam dahi, muazzamlığına şüphe olduğunu söyleyemeyeceğim. Ancak filmin highlight’ı Palyaço Pennywise’ın o kalbinizi sıkıştıran dans etme sahnesiydi. Ve Pennywise ünlü dansına sonunda kavuştu. İzleyiniz: 

Pennywise the Dancing Clown, It,
yön.: Andy Muschietti, 2017

ASLI ÇAVUŞOĞLU

Morton Feldman’ın Sekizinci Cadde’ye Selamlar [Give My Regards to Eighth Street: Collected Writings of Morton Feldman] kitabı “müzikte fikir ne demek?” sorusuna giden bir cevaba yaklaştırabildiği gibi, işleri yazı yazmak olmayan insanların yazmasına ne kadar ihtiyacımız olduğunu hissettirdi. Feldman sayesinde benim de uzun yıllardan sonra yeniden yazasım geldi.

Anne Imhof’un Venedik Bienali’nde ödül alan performansı Faust’u görmek beni hem üzdü hem de heyecanlandırdı. Sanatın geleceğinin popüler kültüre bu denli yapışık bir ‘etki’den mi ibaret olacağını düşündürdüğü için üzdü, bunu açık açık gözümüze sokup, üzerinde düşündürdüğü için de heyecanlandırdı. Beğenmek ve beğenmemek ötesine geçen önemli bir eşik.

Faust, Anne Imhof,
Almanya Pavyonu,
Venedik Sanat Bienali, 2017,
süre: 10:13

Girls dizisinin altıncı sezon üçüncü bölümü olan “American Bitch”. #MeToo hareketinin popüler kültürde tetikleyicilerinden biri olmasının ötesinde güç üzerinden mecra bulan taciz olgusunu betimleme anlamında çok önemli. Türkiye’de henüz tacizin altbaşlıklarına inmek şu an hayal gibi görünse de bir gün bu bölümün referans olarak gösterileceğine inanıyorum.

ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE

Bu yıl okuduğum kitaplar arasında iki tanesinin özel bir yeri vardı. Birincisi Osman Şahin’in Eşkıya Kuza (Can Yayınları, 2017) adlı romanı, bir kadının bakış açısından aşiret kavgalarını ve kan davalarını anlatıyor. Bir diğer kitap ise Nazlı Karabıyıkoğlu’nun Gök Derinin Altında (İthaki Yayınları, 2017) adlı öykü kitabı: Kendi dilini kuran, benzersiz bir anlatıya sahip öyküler.

ATAHAN YILMAZ

Bu yıl gerçekten büyüdüm sanırım. Yoksa The National’ın Karl Rove’a verdiği yanıtı epey kaba bulurdum. Ancak bu kadar net olmak gerekiyor; onu anladım.

The National’ın tweet’i —yılın olayı, kaynak: @TheNational

Müziğin, şarkı sözlerinin ve albüm kapağının bu kadar iyi iç içe girmesi, tasarıma olan yaklaşımımı kökünden değiştirdi. Tekniği, estetiği ve konsepti iyi harmanlayan günümüzün Beethoven’ı Nicolas Jaar, Sirens’la bilinenin dışına çıktı ve zihinleri tazeledi.

BAHAR TURKAY

2017’nin beni kültürel anlamda en mutlu eden gelişmesi, TRT Arşivi’nin halka/kullanıma açılması oldu. İstanbul Tasarım Bienali kapsamında 2016’da hayata geçirdiğimiz Türkiye “Tasarım Kronolojisi | Deneme” projesi ve 2018’deki “Okullar Okulu” başlıklı bienal vesilesiyle yürüttüğümüz çalışmalar bize arşiv meselesinin kapsamı ve önemi konusunda pek çok şey gösterdi. Geçmişin bilgi ve deneyimi üzerine bir gerçeklik ve gelecek inşa etmek mühim. Hele ki kültür hayatı için… TRT’nin 1968 yılından başlayarak, 200 bin saatlik bir süreyi kapsayan arşivi çok etkileyici bir kültürel birikimi kullanıma açıyor. Bu, hayatının bir dönemini siyah beyaz televizyonla ve tek kanallı döneminde geçiren birisi için yalnızca keyifli değil çok da faydalı ve anlamlı bir hadise.

BERİN F. GÜR

İkamet etmek, sahiplenmek ve aidiyet meselelerini tartışan ve bunu yaparken “tek bir mekânda yaşamak ve bütün bir hayatı o mekâna sığdırmak yerine,” neden şehrin farklı yerlerine “serpiştirilmiş beş altı oda edinmiyoruz?” diye soran; mutlak anlamda “yararsız mekân”ın izini süren, Georges Perec’in Türkçeye Mekân Feşmekân (2017) olarak çevrilen Species of Spaces and Other Pieces (1974) kitabı.

Mies van der Rohe’nin ünlü “az çoktur” [less is more] mottosuna karşın, “az yalnızca azdır ve bunun romantikleştirilecek bir yanı yok” diyerek “az yeterlidir” [less is enough] mottosunu gündeme taşıyan Pier Vittorio Aureli’nin Türkçeye Az Yeterlidir: Mimarlık ve Asketizm Üzerine (2015) başlığıyla çevrilen Less is Enough: On Architecture and Asceticism (2013) kitabı.

Dikkatleri yan yana yaşayanlara, yani komşuluğa çekerken, gündelik yaşamın merkezinde yer alan, ona dair bir sürü ayrıntılarla dolu ev denen mekânın politik bir gerçeklik olduğunu gösteren, (16 Eylül–12 Kasım tarihleri arasında) “iyi bir komşu” temasıyla yapılan 15. İstanbul Bienali.

Bedenine yabancılaşmak suretiyle bedeninden aldığı parçaları defalarca kopyalayarak objeye dönüştüren Mehtap Baydu’nun, Ankara Galeri Nev’deki Ben ve Her Şey Arasındaki Mesafe başlıklı kişisel sergisi.

Mehtap Baydu’nun
Ben ve Her Şey Arasındaki Mesafe sergisinden,
fotoğraf: Berin Gür

Berlin’in tarihi merkezi Mitte’nin kuzeyinde, savaş öncesinde Yahudilerin yaşadığı, bugün ise tasarım atölyeleri ve dükkânlarının, kafe ve barların yer aldığı; birbirine bağlı avlulardan oluşan, bir avludan diğer avluya geçilen Hackesche Höfe; Berlin’de Müzeler Adası’nda yer alan, savaş sırasında büyük ölçüde tahrip olan ve David Chipperfield Mimarlık tarafından restore edilerek yeniden inşa edilen Neues Museum ve özellikle de müzenin içinde yer alan, yalın detaylarıyla ve anıtsal etkisiyle merdiven holü.

Hackesche Höfe ve Neues Museum, fotoğraflar: Berin Gür

Başta anlamsızmış gibi gelen ama tekrar tekrar dinlediğinizde anladığınız ve tebessüm ettiğiniz, Kalben’in şarkı sözleri kendisine ait Kalben albümü.

BESTE MİRAY DOĞAN

My Favorite Murder; iki kadının türlü türlü cinayet hikâyelerini paylaştığı podcast, her ne kadar açıklamaya çalışırken kulağa garip gelse de aslında katili ya da trajediyi değil hayatta kalma çabasını yüceltiyor.

Jake & Dinos Chapman: Anlamsızlık Âleminde sergisi. Şubat ayında Arter’de açılan sergideki “Tüm Kötülüğün Toplamı,” geçen zamanı unutturacak kadar etkileyiciydi.

Karanlıktan Sonra [After Dark], Haruki Murakami; çünkü her şeyin cevabını bilmemiz ya da hikâyenin sonunu görmemiz gerekmiyor.

BİLGE BAL

Arter’in 2 Haziran–13 Ağustos tarihlerinde ev sahipliği yaptığı Görme Biçimleri sergisinin bir parçası olan “A Map of Days” 2017’de gördüğüme en mutlu olduğu işlerden biri. Grayson Perry’e ait. Önünde epey vakit geçirdim, muhtemelen sergiye gelen birçok kişi bana kızmıştır. Büyülü bir yanı var. Önce tipik bir ortaçağ kentine ait bir harita sanıyorsunuz. Ama yaklaşınca kendini açıyor çizerin hikâyesi. Bu bir otoportre! Aynanın karşısına geçip fiziksel varlığını, etini çizmek yerine zihnini çizmeyi tercih etmiş. Perry’nin hikâyesini seyretmek, çizgilerin izini sürmek epey fal bakmak gibiydi. Bu açıdan evet, kartezyen görmeye değil daha deneyime dayalı ortaçağ haritalarına yakın bir iş. Neden bilmiyorum ama, bana aynı zamanda Gordon Matta-Clark’ın Reality Properties: Fake Estates (1973-74) projesinin zihnisinirliğini de hatırlattı.

2017 biterken bir ders çıkışında tanıştım Feride Çiçekoğlu ile; kendimi tanıttım daha doğrusu. Feride Hanım bir çocuğun ruhuna sahip. Biraz gecikmiş bir karşılaşma ama hikâyesini kendisinden dinlemek tarifsizdi. Eve gider gitmez bu tatlı çocuk zihnimde, hikâyesi Uçurtmayı Vurmasınlar’ı (1989, Tunç Başaran) tekrar izledim.

İstanbul’un kuzeyine burunlar ve koylara, birbirine sarılan ve dolanan tepeler ve vadiler dizisine yaptığım yolculuklar yürümenin en keyiflisiydi. Kendime bir görev biçmeden Boğaz’ı ve Boğaziçi’ni uzun uzadıya yağmaladım. Kıyılar, ağaçlar, çamur ve taş eşliğinde bir başına yürümek ben de sistematik gözlemden uzak hülyalı bir hâl yarattı. Mutlu oldum. Hissettim.

CAN BAŞKENT

Bazı uçaklarda, otellerde falan 13. sıra ya da kat yoktur. Kat numaraları 12’den 14’e atlar. 2017 benim için de böyle. 2016’dan doğrudan doğruya 2018’e atlıyorum. Bu minvalde, 2017 bana uzay-zaman eğrisinde seksek oynamayı öğretti.

CAN KÜÇÜK

Meçhul Ağlayan Adam Müze Evi İçin Tasarı”, Mahmoud Khaled’in 15. İstanbul Bienali için Cihangir’de bulunan Ark Kültür’ü kurgusal bir müzeye dönüştürdüğü yapıt. Temelini, 2001 yılında Mısır’da Nil Nehri üzerinde seyreden bir gey disko teknesinin basılmasından, baskın sırasında çekilmiş bir fotoğrafta yüzünü beyaz bir örtüyle gizlemeye çalışırken ağlayan bir adamdan ve baskından sonra yaşanan olaylardan alıyor. Ve tabii bu olaylar çevresinde Mısır’daki geylerin tutuklamalar ve sistematik işkencelerle dolu habis tarihinden…

Mahmoud Khaled,
“Meçhul Ağlayan Adam
Müze Evi İçin Tasarı”yı anlatıyor,
süre: 00:53

Müzeyi gezerken çok ağladım. Sebebi, işlerdeki ağlamaklı üslup değil, aksine sanatçının melodramı, bir olaya nostaljiyle yaklaşmanın getirdiği mesafeyle cisimleştirmiş olması. Edward Said’in bir Mona Hatoum sergisi gördükten sonra söylediği gibi “çokça duyguya, duygusallığa düşmeden” yaklaşmayı sanat tarihinde en iyi formüle edenlerden biri olan Félix González-Torres’le, duvara iki teğet tepsi yerleştirerek selamlaşmasının sebeplerinden biri bu olsa gerek. Alışılagelmiş müzelerin kurgusuna dair de söz söylediği; ayna, masa, tepsi, kristal ödüller, duş başlığı gibi malzemelerin hamlığında dramı yaratabildiği; duygusal duraklarımdan biri olan González-Torres’le beni yeniden karşılaştırdığı; ve bu yıl bir “olumsuzluk” olarak LGBTİ+ etkinliklerin yasaklanmasına karşılık şehirde bir kuir mekân hafızası yaratmış olması sebebiyle, bir “olumluluk” olarak bu yapıt hâlâ aklımda.

***

Pazar Sekmeleri: D’den K’ye Geçen Yıl (2/4) 
Pazar Sekmeleri: L’den Ö’ye Geçen Yıl (3/4)
Pazar Sekmeleri: R’den U’ya Geçen Yıl (4/4)

2017, Manifold, Pazar Sekmeleri, Pazar Sekmeleri: A’dan U’ya Geçen Yıl