fotoğraf: Mike Carney
(CC BY-NC-ND 2.0)
Pazar Sekmeleri:
D’den K’ye Geçen Yıl

DENİZ CEM ÖNDUYGU

Fontself programı: Benim gibi, her gün Illustrator kullanan, ama yazıyüzü tasarımı disiplinine ve Fontlab’e duyduğu korkuyla karışık saygı nedeniyle bir font dosyası üretecek kadar ilerlemeye cüret edemeyenlere büyük kolaylık ve cesaret sağladığı için. Fontself, sadece Illustrator/Photoshop kullanarak, son derece pratik bir iş akışı ile, kerning’iyle, alternatif glif’leriyle, gayet işlevsel font dosyaları yaratmanızı sağlıyor.

CRISPR’ın insan embriyosu üzerinde kullanılması: “İnsanla oynanmaz!” ve “Ya hata olursa!?” temalı etik tartışmalarının, olgunlaştığında ve doğru risk-fayda dengesi kurulduğunda milyonlarca insanın hayatını kurtaracak/iyileştirecek CRISPR çalışmalarının yolunu kesemediğini gösterdiği için. Genomlarda istediğimiz değişiklikleri yapabilmemizi sağlayacak CRISPR-Cas9 sistemi Çin’den sonra ABD’de de deneysel olarak insan embriyolarındaki ölümcül bir mutasyonu düzeltmek için kullanıldı ve çalışma Nature’da yayınlandı.

ISType 2017: Her zamanki gibi tipografi camiasını bir araya getirdiği için, zihin açıcı konuşmalar için, eşantiyonlar için. Yeni geleneğimizi devam ettirdiği için.

NYU Hayvan Bilinci Konferansı: Zihin felsefesi ve bilişsel bilim alanlarından birçok önemli ismi, alışık olmadığımız bir başlıkta bir araya topladığı için. Thomas Nagel ve Daniel Dennett atışması izleme şansı verdiği için.

Aerodrums: Yılların air drumming şakasını alıp, çok da karmaşık olmayan bir teknolojiyle (“Parlak şeyleri takip et.”) apartman dairelerimizde kimseyi rahatsız etmeden bateri çalmayı mümkün kıldığı için.

carykh: Yapay zekâ süreçlerinden bazılarını (örneğin bilgisayarın nasıl sinir ağlarıyla caz müzik üretmeyi öğrenebileceğini) saçma sapan eğlenceli videolarla anlatabildiği için.

Banu Berberoğlu: Belki tam tersini yapmaya çalışırken, özgün bir dünya yarattığı için. Vlog dilini kopyalamaya çalışırken, çaldığı için. Abur cubur yemeye özendirdiği için.

Axiforma: Font specimen dünyasına taptaze bir soluk getirdiği için.

Daily Updates on Michael Jackson’s Health Condition: Sosyal medya deneyiminin yapısını (feed’den haber almayı, her gün post giren aktif bir kullanıcı olmayı, bir profil/sayfa takip etmeyi) ufacık bir hamleyle tersyüz ederek, minimum çabayla her gün tekrar üreyen katılımcı bir mizaha dönüştürebilecek kadar zekice olduğu için.

Heart of a Coward, Deliverance: Djent dilinin genelde evrildiği progresif yapılar yerine daha ağırbaşlı uygulamalarda kalıp djent’i metalcore’la harmanlayarak Lamb of God ile Monuments’ın, Slipknot ile Hacktivist’in ideal karışımını yarattıkları için. (Albüm 2015 tarihli, ama benim 2017 yılıma damga vurdu.)

“Hollow”, Deliverance,
Heart of a Coward, 2015

DENİZ OVA

Japonya’da Teshima adasında yer alan Teshima Art Museum. Müze Japon mimar Ryue Nishizawa (SANAA) ve Japon sanatçı Rei Naito’nun işbirliği sonucu 2010 yılında Setouchi International Art Festival sırasında açılmış. Müze, tek bir eser olma özelliği taşıyor. Doğanın içine yapılmış bir sanat eseri diyebilirim. Sessizlik, boşluk, insanın kendi ruhuna bir yolculuk gibi bu müzeyi ziyaret etmek. Müzenin mimari ve eser ile ilgili yazdıkları şöyle: “This setting, in which nature, art and architecture come together with such limitless harmony, conjures an infinite array of impressions with the passage of seasons and the flow of time.”

Teshima Art Museum,
fotoğraf: Deniz Ova

ECEM ARSLANAY

2017 yılında beni en çok etkileyen kültürel “şey” olarak bir müzik albümünü paylaşmak istiyorum. Slowdive’ın Slowdive albümü; çünkü 22 senelik hasret sona erdi.

“Don’t Know Why”,
Slowdive, Slowdive, 2017

EKİN ÖZBİÇER

Kültürel etkinliklerdeki hâllerimiz dahil, insanoğluna meta seviyeden bakmamayı kendime öğretememiş olmamın da etkisiyle, Ruben Östlund’un The Square filmi, üzerine düşündüğüm bir sürü konuyu çok ince bir mizahla toparladığı için beni en çok keyiflendiren “şey” oldu diyebilirim.

The Square,
yön.: Ruben Östlund, 2017,
official trailer

ELİF ÇİĞDEM ARTAN

TRT Arşivi’nin açılması:

Buffon’dan Kant’a tasnif mantığının bir mutlaklaştırılmasını yaşıyoruz: Kant’ın “kategoriler” öğretisi nesne ile özne arasındaki farkı ve mesafeyi garantiye almak içindir – kategoriler “mümkün bütün deneyim nesnelerine” uygulanabilecek önermelerdir: mesela her şeyin bir adedi, nitelikleri, kapsamı, beraberliği, ayırt edilebilirliği vardır ve bu kavramlar dünyadaki her şeye uygulanabilir – gül kırmızıdır dediğinizde bir kategori değil, tikel nitelik bulursunuz. Ama “gülün bir sebebi var” dediğinizde sebebin bir nitelik değil bir kategori olduğunu hissedersiniz. Bir kategori her şeyi “kaydedebilecek” olan bir kavrama biçimi demektir. Heidegger’in ünlü “kapsama-kavrama-kapma” mefhumu olan Ereignis (İngilizceye apprehension diye çevriliyor) hâlâ bu düşünce doğrultusundadır. Ama “kayıt” olmasa sistem işlemez. Sistem her şeyi kaydetmek ve bu kaydı mutlak bir biçimde her nesne için sürdürmek zorundadır. Sistem değişebilir, ancak kaydetme zorunluluğu baki kalır. Modern toplum düzenlerinin nasıl şekillendiğini hissedebiliyor musunuz. 
Ulus Baker, Dolaylı Eylem, s. 247–248.

ELİF ÖZÜDOĞRU

2017 çok yoğun bir sene oldu. Burnumun dibindeki pek çok güzel sergi ve olayı kaçırırken, beni etkileyecek şeylere ancak tatil zamanı denk gelebildim. Barcelona CCCB’deki Björk Digital isimli VR sergisi bunlardan biriydi. Müziğin deneyimlenmesi adına benim için birkaç ilke imza atacak ‘karanlık’ odalardan geçtim. Teknoloji ve ruhun bu orijinal bir araya gelişiyle bazen kendimi özel bir konsere tanık oluyormuşum gibi, bazen de müziğin tam içindeymişim gibi hissettim. Umarım gezdiğiniz şehirlerden birinde sizin de deneyimleme fırsatınız olur.

Tove Jansson’un The Listener kitabına adını veren hikâyesi beni çok etkiledi. Yıllar önce yazılmış olmasına rağmen geçen sene aldığım yeni bir basımın sayfalarını açmak bu yıla kısmet oldu. Yaşlı bir kadının içe dönüş hikâyesini çok büyük bir imge ve sezgi gücüyle aktarması bende derin bir hüzün ve empati yarattı. Alakasız anlarda nedense bu hikâyeye ufak zihinsel yolculuklar yapıyorum.

The Party, yön.: Sally Potter, 2017,
official trailer

2017 Filmekimi’nde günümüz siyasal entelektüel hicivlerinin muhteşem bir örneğine denk geldim. Sally Potter’ın The Party filminden bahsediyorum. İzlerken sıkıldığım anlar olmadı değil, ama her karakterin kendi mikro katarsisini —en az yarısı gerçeküstü bir şekilde— yaşamasına tanık olmak için ilgim yeterince yüksekti. Hep değilse de eminim bir süreliğine çevreme bu şekilde bakabilen, kaydedilebilen bir göz olarak yaşamak isterdim.

FATİH ÖZGÜVEN

Gündelik hayatı neredeyse eforik sayılabilecek bir ‘olumlama’ hâlinde sürdürmekle birlikte, düşününce, hayatın ve dünyanın bütününde olumlu bir şey görmüyorum. Sadece ara sıra bir şeyler yanıp sönüyor, onlara olumlu bir nitelik atfedilebileceği duygusuna kapılıyorum. Manifold’u düşününce, bu, unutulmuş bir polisiye yazarını hatırlayan ve hakkında uzunca bir yazı yazmayı önemseyen ya da yıkılan binaların kapılarının pencerelerinin nereye gittiğini merak eden bir yazarın olması şeklinde ortaya çıkıyor; unutmamak ya da merak etmek. Bunun gibi.

GİZEM AYTAÇ

Ai Weiwei’in Türkiye’deki ilk sergisine Sakıp Sabancı Müzesi ev sahipliği yaptı. Özgürlük çiçekleri işine ithafen, çocuklarla kâğıttan çiçekler yaptık. Sergi beni kişisel olarak etkilemişti, GOMYAP Atölye ile pekişti. Biraz şımarıklık yapıp yılın en etkileyici olayının bizim için bu olduğuna karar verdik.

GOMYAP Atölyesi 10.12.2017,
Kâğıttan Çiçekler, Sakıp Sabancı Müzesi, Emirgan, fotoğraf: Gizem Aytaç

HÜSEYİN YANAR

Ne bienaller, ne tasarım adına yapılan tartışmalar, ne Oscar alan filmler, ne ödüllere koşan yönetmenler, müzisyenler, sanatçılar, ne de Nobel kazanan bilim adamları, akademisyenler edebiyatçılar ve diğerleri… Paranın ve gücün gölgesi olan ‘SAVAŞ’ yine bitirmekte olduğumuz yılın ana aktörü oldu. Silahlarıyla, bombalarıyla yaptığı tarif edilemez yıkımlarıyla, yok ettiği milyonlarca günahsız insanlarıyla, neredeyse dünya yüzünden sildiği ülkeleriyle, farklı yerlerdeki alan temizlikleriyle, yeniden planlanacak kentleriyle, yeniden yapılacak binaları ve tekrar onları planlayacak tasarımcılarıyla, sponsorlarıyla… Ve ülkemiz adına yapılan savaşların en önemlisi, bağımsızlığımızın sembolü ve kalbi Gelibolu’daki benim de çok büyük bir gururla jürisinde olduğum Yeni Şehitlik Tasarımları Yarışması da bu yılın son günlerinde sonuçlanarak yapıtlarıyla savaşların, ülkemiz adına kaybettiklerimizin zamanı olmayan, sessiz anıtları oldular: ‘SAVAŞ’ ile ‘BARIŞ’ bizim topraklarımızda bir kez daha yan yana geldi.

fotoğraf: Hüseyin Yanar

İPEK ŞORAN

Bu sene yeğenim Nil ilkokula başladı; ödev yapmaktan sıkıldığı bir anda kendine logo yapması beni 2017’de Karl Ove Knausgaard’la tanışmaktan ya da François Ozon’un Frantz’ından daha fazla heyecanlandırdı. Nil’in logosunu grafik tasarımcı arkadaşım Recep dijitale aktardı, ben de damgasını yaptıracağım; dilerim ki Nil’e seneler sonra da severek kullanacağı, güzel bir yeni yıl hediyesi olur, kalem kâğıtla ilişkisinden hiç vazgeçmez, görsel algısı hep açık olur.

Nil’in logosu ve dijitale aktarılmış hâli, fotoğraflar: İpek Şoran

JOELLE İMAMOĞLU

Formlarını tasarlamadan, rasgele oluşmalarını sağlayan kendine ait tekniğiyle, bana cazip gelen bir çabasızlık hâli yansıtan Shozo Michikawa’nın bir yapıtı.

Shozo Michikawa, 2016,
fotoğraf: Japan Art Gallery izniyle

Ahmet Doğu İpek’in Galata Rum İlkokulu’nun dersliklerinden birinde yerini bulanRepair” serisi. Göz, boş fonda tek başlarına havadaymışçasına duran taşlara bakmaya dalarken, içgüdü gözü bu kütlesel cisimleri yerde; parçası oldukları kayanın civarında yatay konumda görmeye zorluyor. Bu gerilim resimlere bakmaya devam etme isteği uyandırıyor.

Füreya sergisinin mekân seçimi, mekân kullanımı, yayılarak seyredilebilen büyük boy videoları.

Kare [The Square] filmi. Özentili ‘şey’lere harcanmış zamanın rövanşı. Basit bir gerçeğin konuşulmasında direnen tek kişinin ortadan kaldırılması. Yoksa, ortadan kalkmamış olabilir mi? Her sahneyi ikircikli seyretme hâli.

KADİR KAYSERİLİOĞLU

2017’de beni en çok etkileyen kültürel şey Alacakaranlık Koleksiyoner Festivali idi. Alacakaranlık çok yeni bir dergi. Bu ay 9. sayılarını çıkarıyorlar. 90’larda kaldığı düşünülen korku filmi dergiciliğini geri getirdiler ve bence gayet başarılı bir iş yapıyorlar. Türün meraklıları için hem sinema hem de sosyoloji açısından iyi içerik üretiyorlar. Alacakaranlık’ın düzenlediği Koleksiyoner Festivali 22 Temmuz’da Kadıköy İdea’da yapılmıştı. Gündüz workshop’lar oldu, karakter tasarımı ve korku kültürü hakkında çizim çalışmaları yapıldı. Stantlar açılmıştı. Moda’nın deniz manzarasına karşı açık havada koleksiyoncular dergileri, eski VHS filmleri, albümleri, kasetleri, plakları, oyuncakları ve posterleri stantlarda sergilemişti. Hem meraklılar için renkli bir ürün bolluğu, hem de ortak zevklerden insanlarla tanışmak için bir ortamdı. Akşam ise stantlar kaldırıldı, sandalyeler kuruldu, projeksiyon ve perde hazırlanarak John Carpenter’ın 1980 yapımı The Fog adlı filmi açık hava sahnesinde gösterildi. Eskilerde kalmış açık hava sineması deneyimi tekrar yaşandı. Bir tek Frigo eksikti denilebilirdi ancak o bile vardı. Dağıtılan Frigo ve patlamış mısır, korku filminin soğukluğuyla nostaljinin sıcaklığını birleştirerek tuhaf duygular yaratıyordu diyebilirim. Hatta film başlarken alkışlamak gibi klişe ama tatlı hareketler bile yapıldı. Her şeyden daha güzel olan ortamdaki kolektif yardımlaşmaydı. Zaten hemen hemen herkesin birbirini tanıdığı, uzun zamandır görüşemeyen arkadaşların bir araya geldiği bu ortamda dışlanan zevkleri ve varoluş tarzlarını halka açık yerde naifçe yaşamanın verdiği mutluluk ve yardımlaşmayla birleşerek güzel bir deneyim oluşturdu. Projeksiyon diziliminden, sandalyelerin yerleştirilmesi ve patlamış mısırların dağıtılmasına kadar birçok iş sadece organizatörler tarafından değil, onlara yardım eden arkadaşları ve “yardım lazım mı?” diye soran izleyiciler tarafından gerçekleştirildi. Kısaca hem kolektif ruhuyla hem de gösterilen filmden, stantlardaki ürünlere ve film sırasında tüketilen yiyeceklere kadar her şey planlanmayan bir nostalji yaratmıştı. Bu nostalji bazı kültürlerin asla ölmeyeceğini, zamanında dışlanan her zevk ve eğlence tarzının bir gün zirve yapabileceğini göstermişti.

2017’de beni en çok etkilemiş ve keyif almamı sağlamış etkinlik buydu. Onun dışında CANAN’ın Kaf Dağı’nın Ardında sergisi vardı, ancak bu konuda mutlaka başkaları daha geniş ve iyi bir şekilde yazacaktır:) Benim tam görmek istediğim türden bir sergiydi. Gerçekten çok yönlü ve güçlü bir deneyimdi.

Bu etkinlikler dışında Alain Badiou’nun Etik adlı kitabını, biraz geç de olsa okudum ve bu sene içinde okuduğum en ilginç ve sayesinde çok farklı şeyleri düşündüğüm bir kitap olarak hafızamda yerini aldı.

E S KİBELE YARMAN

Ahmet Güntan’ın Esrârîler’ini, kitabın İngilizce çevirisinin kapağını tasarlamam gerektiği için okudum. İyi ki okumuşum. Sanki önceden merak ettiğim ama nasıl içeri girildiğini bilemediğim bir eve davet edilmişim, tanımadığım insanlar bana yemek yapmış, sofraya oturtmuş, bir şeyler anlatıyor. Onların anlattıklarını dinliyormuşum gibi okudum. Tüm kitabı okumak gerekli, ama size en çok sevdiğim iki parçayı seçtim:

Maalesef evlat. Dediğin gibi insan parmağıyla bir yere işaret ederken üç parmağı da kendini işaret eder. O üç parmağı da gösterdiği şeye doğru açsaydı artık gösteriyor olmazdı, el uzatır olurdu. 
İnşirâh-ı sadr diye bir şey varmış, kalbin göğüsten çıkartılıp temizlenmesi.

*

Denizin dibine vurmuş. Oturup kurtarılmayı beklemekten başka hiçbir şey yapılamıyor. Etrafını saran su kütlesinde görüş mesafesi bir iki santim. Oturup beklemekten başka yapacak bir şey yok. Hayat eğlendirici yüzünü artık kaybetmiş, uğraş bitmiş, gün savuşmuş, sevenler birbirine kavuşmayacak. İşte o bir an! Boşluğa karşı birliğin kaybolduğu an. Bu boşluğu önceden, daha hayat eğlenceleri devam ederken göremeyenler, denizin altında ümidin bittiği anı cesaretle karşılayamaz. Kendi nafileliğine geri çekilemeyenler, birliğin kıymetini ancak denizin altında ümidin bittiği an gelince anlayabilirler. Bunlar Esrârîlerden değildir. Esrârîler boşluğu cebinde taşır. Evet, hayat nâfiledir, ama birlik güzeldir. Esrârîler durgundur, çünkü o boşluk ilahidir.

Carsten Höller, Reason sergisi. Bazı şeyleri yalnızca sevdiğim için seviyor olmaktan çok memnunum. Carsten Höller’in yaratıklarını da işte öyle yalnızca sevdiğim için sevdim. Odadaki herkese ne kadar zeki veya ne kadar önemli olduğunu kanıtlamaya çalışmıyordu; çok hayranlık uyandırıcı, çok dev, çok sebepsiz yere mutluydu. Dilerim Höller ismini sürekli duyduğumuzdan sıkıldığımız sanatçılardan olur da Türkiye’ye gelir, böylece isteyen herkes bu muazzam yaratıklarla tanışabilir.

Carsten Höller, Reason,
fotoğraflar: Kibele Yarman

İçindeki mermer havuzda Japon balıkları yüzen Üsküdar-Eminönü Turyol motoru. Maalesef bu motorun ismine bakmayı ihmal etmişim. Başka türde balıkların içinde özgürce yüzdüğü Boğaz’da, insanların bir yerden bir başka bir yere giderken kullandığı bir aracın içindeki mermer havuzda yüzen süs balığı olmak nasıl bir şey acaba? Hayatta sırf süs olmak? Acaba biliyorlar mıdır? Çok depresif, güçlü kalamıyorum.

fotoğraflar: Kibele Yarman

Kill4Me”, Marilyn Manson. Beni ayıplayacaksınız, ama maalesef size Çaykovski’yi bu yıl nasıl da yeni keşfettiğimden bahsetmeyeceğim. Yirmi sekiz yaşındayım, Marilyn Manson’ın yeni albümündeki bu şarkıyı çok seviyorum ve bundan hiç utanmıyorum.

“Kill4Me”, Heaven Upside Down,
Marilyn Manson, 2017

***

Pazar Sekmeleri: A’dan C’ye Geçen Yıl (1/4) 
Pazar Sekmeleri: L’den Ö’ye Geçen Yıl (2/4) 
Pazar Sekmeleri: R’den U’ya Geçen Yıl (4/4)

2017, Manifold, Pazar Sekmeleri, Pazar Sekmeleri: A’dan U’ya Geçen Yıl