fotoğraf: Manifold, Aralık 2019
Manifold İştirakçileri İçin 2019’un En Esaslı Kitapları

2018 için ortaya çıkan şahane listenin verdiği motivasyonla Manifold iştirakçilerine bu yıl da aynı soruyu sorduk: “2019 yılında sizi en çok mutlu eden ya da size en çok şey veren kitap hangisi oldu?” Bu kez daha da uzun ‘rengârenk’ bir liste var aşağıda.

***

Rainer Maria Rilke, The Dark Interval: Letters on Loss, Grief, and Transformation. Derleyen ve İngilizceye çeviren: Ulrich Baer, Modern Library: New York, 2018.

Yazılanlara göre Rilke, elli bir yıllık yaşamında 14.000’den (yazı ile on dört bin) fazla mektup yazmış ve bunları, şiirleri ve düzyazıları kadar sanatıyla özdeş tutmuş. İlk defa bu kitapta derlenen yirmi üç mektup ise, Rilke’nin hüzünlü yakınlarına yazdığı bir dizi lirik teselli niteliğinde: Hayatın bize verdiklerine ve bizden aldıklarına nasıl anlam verilebileceğini, bu alışverişin yaşama sevincimizi nasıl çoğaltabileceğini anlatıyor. Ana tema yine aşk, ölüm ve sanat. Rilke sevenler için bir hazine. Yitmekte olan bir edebi biçim olarak mektup okumayı sevenler için de öyle. Benim gibi hem Rilke’den hem mektuplaşmalardan ilham alanlar içinse, düpedüz efsun. [Alev Erkmen]

***

2019’un Sürpriz Kitabı

2019 yılının en önemli bulduğum kitabı, benim daha önceden bildiğim, ancak Bir Şehir Kurmak: Ankara 1923–1933 sergi ve kitabı hazırlığı sırasında bir kez daha elimden geçirdiğim ve gönlümce incelediğim, Seçme Yazılar adlı, Y. Kadri Karaosmanoğlu, Falih Rıfkı Atay ve Ruşen Eşref Ünaydın tarafından derlenen, Milli Eğitim Basımevi tarafından basılan kitap… Kapağının sonradan ‘geçirildiğini’ düşündüren unsurlar, iç kapaktaki “1928 Devlet Matbaası” basım tarihine karşın, kapakta derleyenlerin soyadlarının da yer alması; oysa Soyadı Kanunu, 2 Temmuz 1934 tarihli. Öte yandan iç kapak ve içeriğin tümü çok inandırıcı: “Seçme Yazılar: Bu Kitap Dil Encümeninin kararı ile Yakup Kadri, Falih Rıfkı ve Ruşen Eşref Beyler tarafından tertip edilmiştir. / Yazılar matbaaya vürut sırası ile tab edilmiştir.” Tahrir Heyeti’nin iki sayfalık ön giriş yazısı “Başlangıç”tan sonra, “Tarihi Gece”, “Hatıralar”, “Yeni Devlet” diye okuma parçaları devam ediyor. Lise yardımcı ders kitabı olarak hazırlandığı belli olan kitabı ilginç kılan nokta, yayımlandığı erken tarihten daha da çarpıcı:

Ragıp Hulusi Özden, İbrahim Grantay, Ahmet Cevat Emre, Emin Erişirgil, İhsan Sungu, Avni Başman ve yukarıdaki üç isimden oluşup Ağustos 1928 tarihinde başlayan Alfabe Komisyonu çalışmaları, sonradan adının yanına Dil Encümeni deyişini de ekleyerek devam etmiş; 1 Kasım 1928 tarihinde Dil Devrimi ilan edilmiştir. Ne yazık ki Millet Mektepleri’nin açılmasını bu hazırlıkta öncü rolü olan Mustafa Necati (Uğural) göremeyecek, 1 Ocak 1929 günü ani rahatsızlıkla yaşamını yitirecektir. 1928 yıl tarihli yardımcı ders kitabına, eserleri yeni harflerle Türkçeleştirilerek alınanlar Yahya Kemal, Yakup Kadri, Ahmet Haşim, Falih Rıfkı, Necip Fazıl, Dede Korkut, Halit Ziya, Cenap Şahabettin, Fuzuli, Tevfik Fikret, Nedim, Baki, Ahmet Haşim, Sami Paşa Zade Sezai, Akçura oğlu Yusuf, Ziya Gök Alp, Ziya Paşa, Ruhi Bağdadi, Dertli, Fazıl Ahmet, Muallim Naci, Süleyman Nazif, Aptülhak Hamit, Naima, Namık Kemal, Ruhii Bağdadi, Reşat Nuri, Nef’i, Mehmet Akif gibi çağdaş ve klasik Türk edebiyatı yazar ve şairleridir. Besbellidir ki, çok az olan yeni Türk alfabesi hurufatı, Devlet Matbaası’nda ‘toplanmıştır’ çünkü hemen her forma farklı hurufattandır. Olanca hızıyla devam eden devrimlerin yazın erleri, bir yandan da Türk edebiyatı ‘kanonu’nu oluşturmaktadır. Hızlı solcularımızın tekrar tekrar şaşıracakları gibi, bu edebiyatçılar arasında üç şiiriyle (“Eski Anadolu”, s. 73; “Kitap”, s. 89; “Üç Telli Saz”, s. 99) N. Hikmet de (Nazım Hikmet Ran) yer almaktadır. “Eski Anadolu”, sanki sayfada ışıldamaktadır: “Ey cam karınları / Sarı / Nargileler gibi homurdayan, / Ey üç atlı yaylısının içinden / Topal, burunsuz, kör, / Köylülere Pier Loti ahı çekip geçen / Ağzı gemli, / Eli kalemli / Efendiler! / Tatlı maval dinlemekten artık usandık. / Artık / Hepinizin kafasına / Şu dank desin: / Köylünün toprağa hasreti var, / Toprağın hasreti makineler.” [Ali Cengizkan]

***

2019’un benim için en heyecan verici sürprizi John le Carré’nin hatıratının ilk cildi olarak tasarlanan The Pigeon Tunnel (Penguin Random House LCC) oldu. Çok küçük bir zümre tarafından İngiliz dilinin yaşayan en büyük ustalarından biri olduğu teslim edilse de, tüm yazarlık kariyeri boyunca polisiyenin jenerik sınırlarına hapsedilmiş le Carré kendi hayat hikâyesini İngiliz gizli servisinde çalışmaya başladığı ilk günlerden, Kamboçya ve Beyrut’taki ilk misyon yolculuklarından itibaren açık kalplilikle anlatıyor. Büyük ölçüde tartışmadan muaf edebi değerinin yanı sıra, bir dönemin tüm bir siyasi-toplumsal arka planına dair hayli önemli bir vesika olduğu kanaatindeyim. [Ali Karabayram]

***

2019 yılı içerisinde beni en çok etkileyen kitap, Aslı Erdoğan’ın yazdığı Kabuk Adam oldu. Okurken bir yandan Aslı Erdoğan ile bu kadar geç tanıştığım için üzüldüm, öte yandan “olsun, hiç tanışamayabilirdim” diye düşünüp sevinmeme vesile olduğu için de ayrıca sevdim. Ama en önemlisi bu kitap, içimde yeni bir yol bulmamı sağladı, bende bir pencere daha açtı. [Ali Safa Korkut]

***

Stephen Gill, Greger Ulf Nilson ve Karl Knaus Ovegård işbirliği The Pillar. Bu sene hayvanların peşinden çok koşturdum. Gill oturup beklemiş. Dâhice. [Ali Taptık]

***

2019 benim için mavi bir sene oldu. Bir yolculuk, bir bakış, bazı kesişimler ile hayatıma yayıldığını hissettiğim renk, Carol Mavor’ın Blue Mythologies: Reflections on a Colour kitabı ile canlandı ve derinleşti. Bu kitap aracılığı ile bir rengin içine gizlenmiş kocaman bir dünya keşfederken içimdeki maviyi de fark ettim… [Anı Ekin Özdemir]

***

Sadık Ruslan, Georgi Vladimov, Jaguar Kitap, çev: Kayhan Yükseler. Sovyet Rusya’da bir Gulag çalışma kampında görev yapan Ruslan adlı muhafız köpeğinin öyküsü. Siyasal bir değişim döneminde çalışma kampı kapatılıp boşaltıldığında, Ruslan’ın da içlerinde bulunduğu muhafız köpekler öylesine salıverilir ve kampın yakınındaki kasabayı kendilerine mesken tutarlar. Gücün ve iktidarın elinde birer araç olarak yetiştirilmiş bu köpekler sivil yaşama az çok uyum sağlarken, görev duygusunu içinden atamayan Ruslan mahkûmların hatalarını anlayıp tekrar kampa döneceği günün hayaliyle yaşamaya devam eder. Zamanı geldiğinde tekrar görevinin başına dönebilmek için kendini zihnen ve bedenen hazır tutar. Tesadüfen karşılaştığı eski efendisinin de görevle ilgisi kalmadığını anlayan Ruslan, kamptan tanıdığı ve kasabada yaşayan eski bir mahkûmun yanına yerleşir. Dışardan dostluk gibi görünen bu ilişki, Ruslan açısından muhafızlık görevinin bir parçasıdır aslında. Roman boyunca Ruslan’ın gözünden anlatılan olaylar fanatizm boyutuna varmış marazi bir görev ve sadakat duygusunun sonucu olarak gelişecektir. Kimilerine göre, Stalin dönemindeki toplumsal rejimin ideal vatandaşının bir alegorisi olan Ruslan, bir başka açıdan da insan ruhundaki acımasız hükmetme isteğinin neticesi, ürünüdür. Ruhu insanlar tarafından insanlık dışı bir kalıba sokulmuş Ruslan’ın kendi yok oluşuna doğru sabırla ilerleyişini anlatan bu trajik öykü 2019’da okuduğum en iyi edebi eserdi. Yayıncılık dünyasına son yıllarda girmiş olan Jaguar Kitap’ın dilimize kazandırdığı diğer harika kitapları da takip etmenizi öneririm. [Aren Kurtgözü]

***

Yoko Ono, Grapefruit: A Book of Instructions and Drawings, 2000 (1964). Manifold’un yeni yazarlarından biri olarak, böyle bir soru yöneltildiğinde, yeni ekini görmek üzere gittiğim Zürih’teki İsviçre Ulusal Tarih Müzesi’nde karşıma çıkan Imagination sergisi paralelinde müze satış dükkânında görüp pek sevdiğim Yoko Ono’nun Grapefruit kitabından bahsetmek istedim. En az müzesi kadar, belki daha fazla içerikleriyle ilgilimi çeken bu müzeye (dört dilin konuşulduğu, sarp dağlık arazisinden dolayı haritasının ancak yakın geçmişte çıkarılabildiği, dört filozofun vatandaşlık tanımı üzerine kurulmuş bir ülke ve tarihine) daha fazla vakit ayırmadığıma pişman olmuş, fakat son yarım saatimi de müze dükkânında geçirmekten kendimi alamamıştım. Tabii Grapefruit ile daha önce, örneğin MoMA’daki geniş Yoko Ono sergisinde değil de, Dada’nın ve öncü kadınların başkenti Zürih’te karşılaşmam da ilginç, fakat şaşırtıcı da değildi… Şimdi tasarımı, çizimleri ve özellikle sözleriyle insana çok iyi gelen bu kitabı Yoko Ono’dan bir pasajla sizlere bırakıyorum.

SNOW PIECE 
Think that snow is falling. 
Think that snow is falling everywhere 
All the time. 
When you talk with a person, think 
That snow is falling between you and 
On the person. 
Stop conversation when you think the 
Person is covered by snow.

[Ayşe Şentürer]

***

Radical Technologies: The Design of Everyday Life, Adam Greenfield. Birçoğumuz için, her gece uyumadan önce ve uyandığımızda baktığımız ilk şey akıllı cep telefonları. İnsanlarla tanışmak, iletişim kurmak, eğlenmek ve yönümüzü bulmak için onları kullanıyoruz. Gittiğimiz yerler, yaptığımız işler ve her şey için onlara güveniyoruz; şaşırtıcı derecede karmaşık algoritmalar arka planda sessizce çalışıyor, ekonomiyi yeniden şekillendiriyor, politikamızın temel terimlerini dönüştürüyor, yalnızlık duygumuzu azaltıyor ve hatta insan olmanın ne demek olduğunu yeniden tanımlıyor.

Adam Greenfield bizleri, bizi tanımlayan ağa bağlı nesneleri, hizmetleri ve alanlarla olan ilişkimizi sorgulamaya, günlük yaşamı başarılı bir şekilde sömürgeleştiren bu radikal teknolojileri yeniden gözden geçirmeye zorluyor ve geleceği belirleyen Silikon Vadisi konsensüsünü yeniden değerlendirme zamanı olduğunu öne sürüyor. [Ayşegül İzer]

***

En sonunda bir fotoğraf kitabında karar kıldım: Sevil Alkan’ın Urban Animal kitabı. Bu sene aramıza katıldı, hatta çok çok yeni, sanırım ekim kasım gibi. Sokak fotoğrafçılığının artık beni çok bunaltan, o illa çok enteresan ve beklenmedik kareler olacak anlayışına pek de uymayan bir sokak fotoğrafı kitabı. Her bir karesi bir filmi anımsatan, o arada sizi İstanbul’un sokaklarında gezdiren ama hiç de İstanbul olmayıp, kendi kentiniz neresiyse orada yaşatan bir albüm. Zaten fotoğrafçısı da bu sene LensCulture’da sokak fotoğrafçılığı – seri fotoğraflar dalında birincilik almış genç bir kadın. [Bahadır Aksan]

***

Utanç, Salman Rushdie (Metis, ilk basım Eylül 2005). Utanç yıllar evvel okuduğum bir kitap. On yıldan fazla bir zaman önce olduğu kesin. Bu aralar çok sık yaptığım bir şey, eskiden okuduğum kitapları yeniden okumak. Farklı anlamlar çıkardığımı görmek kendimle ve hayatla ilgili çok şey söylüyor bana. Ayrıca okuduğumuz güncel, mesleki ya da popüler bir sürü içerik arasında, roman pek çok şeyin farkına varmak ve çeşitli duygu durumlarının içine girmek anlamında bana göre hâlâ yolculukların en güzeli. Utanç bir hayli çarpıcı bir roman. Zamanın, insana dair çok derinlerde yatan bir sürü şeyi değiştirmediğini ortaya koyan masalsı bir anlatı… [Bahar Turkay]

***

Bir Çift Ayak, Ertuğ Uçar. Kitapta fantastik öyküyle birlikte kendimizi bir kent distopyası içinde buluyoruz. Bir rezidans yaşamının böyle iyi betimlenebilir olmasını yazarın mimar olmasına bağlamak yanlış olmaz diye düşünüyorum. Bende bıraktığı iz, mimarın kentlerde oluşmaya başlayan yeni yaşam şekline yaptığı sert eleştiri. [Banu Binat]

***

Beni bu yıl en çok etkileyen kitap, Andrea Barrett’ın öykü derlemesi Tabiata Giden Bütün Yollar oldu. Yazınsal yolculuğumda önemli bir dönüm noktasına neden olması sebebiyle bu eseri seçiyorum. Şöyle ki, ben haftalık bir bilim dergisinde editörüm ve aynı zamanda nitelikli edebiyat dergileri için öyküler yazıyorum. Çocukluktan gelen bilim merakım (ve yazılarım) ile öykü yazınını birbirinden hep ayrı tutardım. Ta ki —1996 yılında yayımlansa da Türkçeye yeni çevrilen— bu eserle karşılaşana kadar. Kitabı bu yılın ortasında okumuştum ve şu an bilim tarihinden ilham alarak yazdığım öyküleri içeren kitabım üzerine çalışıyorum. Yeni yıl dileğim bu kitabın yıl içinde okurla buluşması olacak, eğer öyle olursa 2020 yılının sonunda da “Manifold İştirakçilerinin Etkilendiği Kitaplar” listesine yine Barrett’ın bu eserini yazabilirim. (Ha ha) [Batuhan Sarıcan]

***

Georges Perec’in Yaşam Kullanma Kılavuzu, on katlı bir Paris apartmanı sakinlerinin birbirinden bağımsız ve kopuk, aynı zamanda da çakışan ve girift, geçmiş ve güncel hikâyelerini aktarır. Her bir bölümün apartmandaki tek bir odada geçtiği romanda Perec, satranç oyununda “atın turu” olarak bilinen hareketi izleyerek her bir odayı sadece bir kere ziyaret eder ve sakinlerin hikâyelerini ve o hikâyelerin geçtiği bağımsız odaları birbirine bağlar. Bunu yaparken doğrusal bir rota izlemez, yani apartman katları arasında bir aşağı bir yukarı atlayarak romanını bir matematik problemi gibi kurgular. [Berin F. Gür]

***

Sady Doyle’un son kitabı Dead Blondes and Bad Mothers bitirdikten sonra beni bütün sene takip etti. ‘Kötü’ kadınların topluma saldıkları korkuyu daha kolay fark eder oldum. [Beste Miray]

***

Thomas Bernhard, Eski Ustalar, çev. Sezer Duru, İstanbul: YKY 2011.

Eski Ustalar, çok katmanlı bir yapıya sahip bir kitap, okurunu sorgulayıcı bir bakış açısına davet ediyor. Roman bir hesaplaşma, baştan sona geniş çaplı bir karşıtlık. Söylediği her şey o kadar gerçek ve ağır. Başlarken epey yorucu ancak içine girdikçe okuması zevkli bir anlatımı var. Çünkü Thomas Bernard’ın dilinin belli bir ritmi var ve metni, pek aşina olmadığımız, bilinçli olarak ardı ardına tekrar eden ifadelerden oluşuyor. Öyle bir iki cümle değil tekrar eden, sinir bozucu derecede çok. Tüm roman, aynı zamanda tek bir paragraftan ibaret; kitap, başlıyor ve bitiyor. Bu nedenle de, tuhaf bir sonsuzluk hissini bize duyumsatıyor. Söz, bir tiyatro sahnesindeymişçesine durmadan konuşan üç karakter arasında gidip geliyor ve zaman duygusu ortadan kalkıyor. Dil ve anlatım olarak 2019’da tanıştığıma memnun olduğum bir entelektüel Thomas Bernard. [Bilge Bal]

***

İklimler, André Maurois (çeviri: Tahsin Yücel). Nuri Bilge Ceylan’ın 2006 yapımı filmine adını veren kitap. Böyle tanıştığım İklimler’i, adı yine İklimler olan ama bahara yer vermeyen bir film hakkında tez yazarken, kışın bir türlü gelmediği bir yılda okudum. Benim için metinlerarasılık kavramından öteye gitmeyeceğini düşünürken ilişkilerde rollerin nasıl değişebileceğini tasvir etme biçimiyle fazlasıyla özdeşleştiğimi fark ettim, tespitlerini hayranlıkla okudum. Üzerine birkaç söz ettiğim bu dönem de, ilişkilerdeki ufak ayrıntıları fark etme becerisine karşı benzer bir hayranlık, hatta kıskançlık duyduğum bir filmin (Marriage Story, Noah Baumbach, 2019) popüler kültüre damga vurduğu günlere denk geldi.

Antik tragedyalarda görülenlere benzeyen kaçınılmaz bir döngüyü ustalıkla işleyen bu kitap, kişisel deneyimlerimi de bir şekilde etkilemiş gibi görünüyor. Sanırım okuryazarlığın da döngülerle ilişkilendirilebilecek bir yanı var. Belki bir gün bu konuya da döneriz. [Can Koçak]

***

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, Milan Kundera. Hayatıma bakınca ne Tomas’ın ne de Franz’ın gerçekliğini yaşamakta çok başarılı değildim. Fakat bu kitaptan beklentim, beni kitap üzerinden kurulan bir illüzyona kurban edecek kadar fazlaydı. Kendi sorunlarıma, arzularıma ve hislerime kitabın yanıt vermesini bekledim, ancak idrak edemediğim nokta kitabın kelimeleri onun sınırlarıydı. Kitabı bitirdikten sonra Kundera’ya kendi isteklerimi dayatmanın ona ve eserine haksızlık olduğunu düşündüm. O bu düşünceme Perde eserinde Marcel Proust örneği üzerinden kibarca yanıt verdi ve çok da haksız olmadığımı belirtti. Geriye kalan ise, kitapla kurduğum Füsun’un izinde Kemalvari bir ilişki ve kitaplara artan arzumdu. [Can Yamanoğlu]

***

Beni bu yıl en mutlu eden kitap Roberto Bolaño’dan Vahşi Hafiyeler. Otobiyografik malzemeyle destansı bir romanı nasıl acayip örmüş. Şili’deki protestolar başladığında aklıma gelmişti: Roberto Bolaño’nun cümleleriyiz… [Cem Dinlenmiş]

***

Bilge Karasu’nun Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı kitabını galiba üçüncü kez yeniden okudum bu sene. Etkisi azalmak yerine artanlardan. Benim için en vurucu pasajı da ekleyeyim: “Ölçünün tek bir durağı, tek bir sonu var. Tek yere doğru kayıyor her geçen günle birlikte. O hâlde, her gün yeniden bir şeyler yapabilmeli, her gün yeniden kurmalı, düzeltmeli dünyasını, her gün yeni bir şey katmalı ki yaşayışına, ölüm payı artacak yerde eksilir gibi olabilsin, dağılsın, parçalansın; yaşayışını kolaylaştıran kendi alışkılarının yanında kendi getirdiğin değişiklik de olsun, bu denge içinde, yaşadığını, sürüklenmediğini anla, anlayacak hâle gel…” [Cem Tenikalp]

***

“Reddettim, çünkü özgür kalmak istiyorum: İşte bunu böyle açıklayabilirim. Ya da, birtakım inançlarım var, diyebilirim; yeşil perdelerimi seviyorum, akşamları balkonumda oturup hava almayı seviyorum ve bunların değişmesini istemiyorum, diyebilirim; kapitalistlere kızmaktan hoşlanıyorum, onların yok edilmesini istemiyorum, çünkü onlar yok olursa kızacak bir şeyim kalmayacak; öfkeli ve yalnız yaşamaktan, hayır demekten, her zaman, her şeye hayır demekten hoşlanıyorum ve yaşanabilir bir dünya kurulmasından korkuyorum, çünkü orada evet demekten ve başkaları gibi hareket etmekten gayrı yapacak bir işim olmayacak, diyebilirim.”
Jean-Paul Sartre, Özgürlük Yolları I: Akıl Çağı 
[Cemil Çalkıcı]

***

Beni 2019’da en çok mutlu eden kitap, arkadaşım Mustafa Arslantunalı’nın yazdığı Teknopolis, Akıllı Makineler, Dağınık Zihinler oldu. Bu kitapta Mustafa, 35 yıldır damla damla biriktirdiği bilgi ve kaynakları bir araya çatarak hem internetin gelişim tarihini yeniden gözden geçirmiş hem de bu gelişimin arka planındaki kültürel ve sosyal nedenleri bir bir saymış. Neredeyse kocaman bir wiki yazmış, yakın dönem teknoloji tarihinin tüm çıkış noktalarını vererek… [Cemil Şinasi Türün]

***

Brick Index, Patrick Fry (CentreCentre). Doğduğumdan beri, 39 yıldır yazlarımı Heybeliada’daki aile evimizde geçiriyorum. 39 yıldır denize gidiyorum ve giderken de aynı güzergâhı kullanıyorum. Geçtiğimiz yıl, yine aynı yoldan denize yürürken bir film sahnesi gibi, hafif bir rüzgâr eşliğinde ışık vuran sağımdaki duvara doğru baktığımda, belki de binlerce kez geçtiğim ve bildiğim duvarda, daha önce hiç fark etmediğim bir şey gördüm. Bahçe duvarını oluşturan kızıl tuğlaların bazılarının üzerinde ince harflerle M. Salomon Pierre, “Briquetterie Toutes Qualites” yazıyordu. Hemen yanındaki tuğlada aynı yazı daha condensed bir yazı karakteri ile ve farklı bir istifte yer alıyordu.

Birkaç akşam sonra bu defa yine çokça sefer geçtiğim yokuşlardan birinden yukarı doğru çıkarken, bu sefer gecenin karanlığında ama sokak lambasının ışığında yeni tuğlalar dikkatimi çekti: Basile J. Joannides “Briqueterie a Bon Marche.” Bu konuda araştırmaya başladım ve özetle İstanbul’daki büyük yangınlardan sonra kül olan ahşap binaların, önce sanayi devriminin yardımıyla kurulan Batılı fabrikalardan ithal edilen tuğlaların yardımıyla, sonra da gayrimüslim ve Türk iştiraklerin yerli malı ürünleriyle kâgir binalar hâline dönüştüklerini öğrendim. Bu gördüklerim de bu topraklardan yapılmış yerli malı tuğlalardı.

Birkaç ay sonra çok sevdiğim ve sıkı takip ettiğim deneysel yayınevi CentreCentre’dan yeni bir kitap yayımlandığı Instagram hesabından post edildi. İsmi Brick Index! Kırmızı büyükçe bir tuğla büyüklüğünde. İçinde sadece tuğlalar var! Yaklaşık 150 tane. Bire bir boyutta ve açıktan koyuya doğru (Britanya’daki toprakların renklerine göre) dizilmişler. Bizim yerli tuğlalara göre, o coğrafyadaki rekabet şartlarından olacak, biraz daha havalı ve itinalılar. Kitap da çok güzel. Yıllar önce bitirme projemde sokak tabelalarını çekmeye başlamıştım. Hiç durmadım. Günlük hayatın telaşında etrafımıza, her gün yürüdüğümüz yola, komşularımıza, hatta sevdiklerimizin yüzlerine bile yeterince bakmadığımızı, dikkat etmediğimizi fark etmiştim o zaman. Dikkat etmeye, iyice bakmaya, ayrıntıları görmeye, farkına varmaya çalıştım. Hâlâ da çalışıyorum. Dünyada benden başka ‘tuğlaseverler’ olduğunu gösterdiği için, Brick Index’i çok seviyorum. [Christopher Çolak]

***

Tez sürecinde hafif (!) bir şeyler de okuyayım diyerek çantama attığım bir kitap, Irvin D. Yalom’un Aşkın Celladı ve diğer psikoterapi öyküleri, Handan Saraç çevirisiyle Remzi Kitabevi tarafından basılmış. Kendisi elbette sandığım kadar hafif olmasa da, düşünmekle hissetmek arasındaki modern boşlukta asılı kalabilmeye dair hafifletici etkisi su götürmez. [Çağda Türkmen]

***

Uzayda Piknik, Arkadi ve Boris Strugatski, İthaki, 2018. Meğer Stalker’ın (Tarkovski, 1979) yürüyen üç adam dışında bir konusu varmış… [Çağıl Ömerbaş]

***

Sanatla Direniş, John Berger. Etkilenmemin nedeni ise, herhangi bir şeye alışkanlıkların dışına çıkarak bakmamı sağlaması. [Çağla Köseoğulları]

***

Bu sene çocuk kitaplarını fazlaca inceleme şansım oldu. Çoğunun aslında büyükler için olduğunu fark etmek zor değil. Nesin Yayınevi’nden çıkmış Anna Llenas’ın Boşluk’u. Yazar aynı zamanda resimleyen. Karnının tam ortasında bir boşluk hisseden herkes bir bakmalı. [Çiğdem Köseoğlu]

***

Çevre ve tarım politikaları ve gıda krizi ile ilgili daha fazla bilgilenmeye çalıştığım bu yıl benim için metodolojisi ve içeriği ile en ilham verici araştırmalardan biri antropolog Julie Livingstone’un Self-Devouring Growth kitabı oldu. Swatsana özelinde tüketime dayalı ekonomik büyümenin yol açtığı ekolojik tahribatı tartışan Livingstone, araştırma sahası olarak belirlediği coğrafyadan yola çıkarak iktidarların, özel sektörlerin ve bireylerin üretim ve tüketim kararlarını küresel bağlamda düşünmeye teşvik ediyor. Su kanalları, mezbahalar ve yol inşaatları üzerinden, büyümenin rakamsal karşılığını bir doğa yıkımı haritasına dönüştürüyor. [Defne Kırmızı]

***

Atipik Bir Mimarlık Pratiği Olarak DS demek isterim. [Deniz Aslan]

***

Design by Accident: For a New History of Design, Alexandra Midal, 2019, MIT Press. Alexandra Midal tasarım tarihine yeni bir bakış açısı hatta yeni bir tarihyazımı öneriyor. Birçok araştırmayı bir araya getiriyor, farklı pozisyonları, tasarım üzerine yazılmış eleştirel teorileri birleştirip daha bütünleyici bir bakış sağlıyor. Günümüzde tasarımın nasıl evrildiğini, disiplini doğru anlamak, yeniden yorumlamak ve düşünmek için çok iyi bir kitap. Ayrıca satırları okurken hep Alexandra’nın neşeli, enerji dolu sesi kulaklarımda çınlıyordu. [Deniz Ova]

***

Factfulness: Ten Reasons We’re Wrong About the World – and Why Things Are Better Than You Think, Hans Rosling, Ola Rosling, Anna Rosling Rönnlund.

Son yıllarda güçlenen “Haberlere, ezberlere ve hislerinize aldanmayın, dünya aslında iyiye gidiyor” söyleminin önemli aktörlerinden, hatta öncülerindendi Rosling. Oğlu Ola ve onun eşi Anna ile birlikte giriştikleri Factfulness projesinde, tıpkı Matt Ridley ve Steven Pinker gibi, veriden yola çıkarak konuşuyorlar ama veriyi görselleştirmeye ve insanileştirmeye odaklanarak çok daha etkileyici ve dönüştürücü bir deneyim sunuyorlar. (Sırf şu çabaları bile dünyaya bakışımızı zenginleştirmeye yetiyor.) Kitap bittiğinde insanlık ve kalkınmaya dair birçok fikrim değişmişti. [Deniz Cem Önduygu]

***

Bana Ait Bir Yer, Michael Pollan. Sinek Sekiz Yayınevi’nden İlknur Urkun Kelso’nun çevirisiyle çıkan kitap, genç bir mimar olarak mesleğin neresinde durduğum ve ne türlü olmak istediğimle ilgili epey düşündüğüm, kendime bir ‘yer’, anlam aradığım 2019 yılında bana iyi geldi. Kitaptan birkaç cümle eklemek isterim: “…Charlie mekânı tıpkı bir takım elbise gibi tam benim ölçülerime göre tasarlamıştı. Dolayısıyla ihtiyacım olabilecek her şeye; kitaplara, klasörlere, kırtasiye malzemelerine, ısıtıcının kontrol düğmelerine yerimden kalkmadan uzanabiliyordum. Yazı evinin alt bölümündeki yerime oturmak, en sevdiğim eski kazağımı ya da çoraplarımı giymek gibi olmuştu. Üzerime tam oturuyordu.” [Deniz Yıldırım]

***

Bu sabah Finlandiya’daki Li şehrinin önümüzdeki beş yıl içinde dünyadaki ilk sıfır atık şehri olacağıyla ilgili bir belgesel izledim. Dikkatimi çeken, çevre farkındalığıyla ilgili gündem sürekli değişirken bu kentin, kendi içinde örgütlenerek karbon emisyonunu %80 oranında düşürmesiydi. Okullarda çocuklar ve yerleşim alanlarında gönüllüler bu konuyu kendilerine ajanda edinmişler. Cuma günü alışveriş yapmak yasak, her salı kullanılmayan eşyaların takas edildiği bir pazar organize ediliyor, okullarda çocuklar iklim ajanı olarak ısı ve ışık seviyelerini kontrol ediyor. Büyük değişimler bir anda olmuyor fakat küçük toplulukların müşterek girişimleriyle mümkün olabiliyor. Bu belgesel, bu sene okuduğum, kentsel müşterekleşme üzerine yazılmış bana göre en kapsayıcı kitaplardan biri olan Stavros Stavrides’in Müşterek Mekân’ını aklıma getiriyor. Mekânın geleceğini tek bir elin kararına bırakmadan gönüllülük ve katılımcılık kültürü üzerinden şekillendirmeye —özellikle Kanal İstanbul projesi yeniden gündeme gelmişken—İstanbul’un 2020’de ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. [Dilek Öztürk]

***

Yorgos Thotokas, Leonis, İstos Yayınları. Leonis’in çocukluğunda, çizdiği resimlerde, Pera’da, onunla birlikte Taksim Bahçesi’nde gezindim. [Eda Aslan]

***

The Dying Game, Asa Avdic. Bir yakın gelecek distopyasında, yalın bir derinlikle anlatılmış, tersine bir Agatha Christie hikâyesi. [Eda Çakmak]

***

Abstract City, Christoph Niemann. Gündelik hayatımızın o kadar içinden, küçücük ama farkına varamadığımız kesitleri kendi deneyimleri üzerinden çok yalın ve samimi bir şekilde aktarmış. Bana bıraktığıysa, gündelik pratiklerimi ve alışkanlıklarımı her defasında sorgulamayı kendime hatırlattığım bir sene. [Edanur Köşeli]

***

Meine Tante - deine Tante, siebenundzwanzig Unbekannte [Benim Teyze, Senin Teyze - Yirmi Yedi Meçhul Kimse], çalıştığım bardaki Tisch des Grauens’ın [Dehşet Masası] elli yılı aşkın müdavimi Jürgen’in Hamburg’daki çocukluğundan başlayarak denizci gençliğine ve o zamanlarda o limanda senin, öteki limanda benim teyzeyi ziyaretleri ve hayatının sonraki altmış yılını geçirdiği Berlin ve işlettiği köşebaşı birahaneleri, içkili lokalleri ve atlattığı türlü punk badireleri anlattığı kısa otobiyografisi.

Jürgen’e geçen ay kanser teşhisi kondu. İlerleyen yaşı sebebiyle, üstesinden geldiği serüvenlere bir yenisini daha ekleyemeyebilir. Bu sebeple bira kokusuyla sigara dumanına bulanmış bu muazzam matrak ve bir o kadar yaşam dolu kitabı Manifold çevresiyle paylaşarak sizlerde Jürgen’in anısını yaşatmak istedim.

Bendeki nüshanın ilk sayfasını imzaladı benim için:
“Gastronomi alanında dahi parıldayacak yeteneğe sahip sanatçı Emre’ye… Yalnız biraz zamana ihtiyacı var. Göreceğiz bakalım.
Jürgen Grage”

[Emre Adıyaman]

***

Zygmunt Bauman’ın modernliğin müphemlikle olan ikircikli ilişkisini tarihsel bir güzergâhta teşhir ettiği kitabı Modernlik ve Müphemlik. Bauman bir taraftan modernliğin düzen arayışını —“bahçecilik tutkusu / toplum mühendisliği” analojisi ile— Nazi Almanya’sı üzerinden serimlerken, öte yandan aynı kültürel birikimin Simmel, Freud ve Kafka gibi aykırı figürleri nasıl üretebildiğinin analizini yapıyor. [Emre Demirtaş]

***

Benim için 2019 yılının kitabı hiç tereddütsüz Yurdaer’i Anlatmak.

Nedenlerini yazmak ise gereksiz.

Kitabın gerçekleşmesini sağlayanlar, bu ülkede çok az rastladığımız bir eylemi gerçekleştirdiler: Bir insana değerinin bilindiğini sağ iken söylemiş oldular.

Hoca da bu kitap da benim için hep taze kalacak. [Emre Senan]

***

Transitions, William Bridges. Hayattaki geçiş ve dönüşümlerin değişimlerden farkını anlattığı ve her dönüşümün içindeki üç evrenin kaçınılmaz gerçeklerini fark ettirdiği için. [Engin Ayaz]

***

A Billion Black Anthropocenes or None, Kathryn Yusoff. Kitabın bendeki etkisi hem konusunu ele alış biçimi hem yazılış şekliyle ilgili. Jeoloji disiplininin Antroposen başlığı altında tartışılan meselelerdeki dahlini sömürgecilik, patriyarka ve ırkçılık gibi daha derin politik tarihler ile ilintilendirerek ele alıyor. Yazılış şekli ise son yıllarda hayli gündemde olan alıntının politikası [politics of citation] anlamında etkileyici. Zira sadece akademisyenler ve dahası beyaz akademisyenleri alıntılamaktansa Nina Simone gibi siyah kadın şarkıcılara, onları da adeta birer kuramcı gibi değerlendirerek, atıf yapıyor. Yani konusunu işleyiş biçimini, yazmaya olan yaklaşımı üzerinden de uygulamaya geçiriyor denilebilir. [Eray Çaylı]

***

Stuart Hall, Essential Essays, Vol. 1 ve 2; Duke University Press, 2019. Tarihin hız kazandığı dönemler insan zihninde yıpratıcı, yorucu etkilere yol açıyor; bir noktada akışın dışına çıkıp geriye bakmak, temel taşları tekrar gözden geçirmek, klasikleri okumak yönünde bir gereksinim oluşuyor. Stuart Hall’un bıraktığı kuramsal mirasın halen gideceği yollar, dolduracağı boşluklar var önümüzde. Geriye dönmemize ve çınar-bilgeye ait bu mirası değerlendirmemize vesile olan son çalışmalardan biri bu kitap. [Erden Kosova]

***

2019 eylülünde bir otobüs seyahatimde bana eşlik eden ve belki seyahatin atmosferiyle de etkilendiğim kitaptan bahsetmek istiyorum: Stefan Zweig’ın Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski adlı kitabı. Zweig’ın, her ne kadar Balzac ve Dickens anlatımları da çok iyi olsa, ben en çok Dostoyevski bölümünden etkilendim. Zweig’ı okumayı zaten çok severim, Dostoyevski’yi de öyle; ama Zweig’ın Dostoyevski’nin kahramanlarını anlatışı ayrı lezzetli oldu. Tüm metnin tadını vermeye yetmese de, sanırım şu paragrafta toplanan yoğunluk, anlatının en etli kısımlarından biri: “Dostoyevski’nin insanları ararlar, ama gerçek hayatla hiçbir ilişki kurmazlar. Onlar, kesinlikle realiteye girmek istemezler, tersine başından itibaren onu aşmak, sonsuzluğa ulaşmak isterler. Değerlerin, unvanların, gücün ve paranın, bütün görünen servetlerin görünüş biçimleri ne Balzac’ta olduğu gibi bir amaç olarak, ne de Almanlarda olduğu gibi bir araç olarak bir değere sahiptir. Onlar bu dünyada başarılı olmayı, ayakta kalmayı, onun içine yerleşmeyi hiç istemezler. Kendilerine karşı tutumlu davranmazlar, tersine kendilerini çarçur ederler, hesap yapmazlar ve ebediyen hesaplanamaz olarak kalırlar.” Genel eğilim olarak, sosyal kodlara harfiyen uyan, hep uyanık, hep ayık, hep hesaplı-kitaplı olan ve bu yönde dönüştüren bir toplumsal örüntünün yarattığı baskı değil de, tüm bu şekilsellik, sosyallik ve somutluğun tersine, hatta onlara meydan okuyan bir tavır tahayyülü beni, okurken derinden yakaladı. [Esra Bici Nasır]

***

Sofranız Şen Olsun diyebilirim sanırım. Kitabın alt başlığı Ninelerimin Mutfağından Damağımda, Aklımda Kalanlar. Takuhi Tovmasyan hem reçete veriyor hem de büyüdüğü semt olan Yedikule’yi, çocukluğunu, eski İstanbul insanlarını anlatarak yemeklerin yapılışını tarif ediyor. Kitapta yemekler herhangi bir şekilde sınıflandırılmamış. Hareketin sürekli olduğu çok kültürlü yerlerde mutfağı milliyete göre ayırmanın dar görüşlülük olduğunu söyleyen şefler var. Bu anlamda dikkate değer bir detaydı benim için. Yine de bazı sayfalarda bu mutfağa gözyaşının karıştığı oluyor… Kitap, tadını hiç bilmediğim yemeklere merakımı arttırdı, anlattıklarıyla hem gülümsedim hem hüzünlendim. Çok beğendiğim tariflerden birinin son cümlesi şöyle: “İsterseniz bir pazar sabahı bizim yaptığımız gibi yapabilir, sıcak sıcak öğle yemeği niyetine de yiyebilirsiniz. Bir deneyin, ne kaybedersiniz?” [Ezgi Alkan]

***

Geçen sene okuduğum en etkileyici kitap yıllardır Türkçeye çevrilmesini beklediğim ve anadilinde okuyamadığım için bazı eserleri belli bir ortalamaya, ‘ayıklığa’, hadi İngilizce söyleyeyim matter-of-fact’liğe çeken İngiliz dilinde okumaktan imtina ettiğim Brezilyalı yazar Clarice Lispector’un Yaşam Suyu [Aqua Vitae]. Beklemekte haklıymışım. Roman diyemeyeceğim, risale denmez, kutsallığa bürünmüş bir kitap gibiydi. Peygamberce, peygamberlik taslayan kitaplara inanmam, güvenmem. Ama Yaşam Suyu bir çeşit kendi kendine peygamberin monoloğu gibiydi ve bambaşkaydı. Çok derin, garip biçimde ısrarla ‘öz’le ilgilenen 100 sayfa. Lispector’un H.D.’ye Göre Çile’sini ve Yıldızın Saati’ni de aynı heyecanla okudum. (Hepsinin çevirmeni Başak Bingöl Yüce) [Fatih Özgüven]

***

Homay King, Virtual Memory: Time-Based Art and the Dream of Digitality (Duke University Press, 2015)

Birbiriyle ilişkisiz görünen alanlar arasında beklenmedik ilişkiler kuran yapay zekânın yaratıcısı Alan Turing’den başlayıp, benzer şekilde beklenmedik ilişkiler kurarak ilerleyen ve bir solukta okunan bir kitap. Alanlardan matematik, felsefe, sinema ve mimarlığa, isimlerden Christian Marclay, Agnès Varda, Victor Burgin ve Sedat Hakkı Eldem’e, mekânlardan Taşlık Kahve ve Zuccotti Park’a dokunup “başka bir hayat” mümkün diye bitiyor. 2020’ye kolektif hafızada gezinip başka bir hayata göz atarak girmek isteyenler için. [Feride Çiçekoğlu]

***

Bu yıl hayatımda en çok yer kaplayan kitaplardan birisi Elena Ferrante’nin Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım kitabı. Çocukluk ve arkadaşlık üzerine, 1950’lerin Napoli’sinde geçen çok gerçek bir roman. Bazı kitapları okuduktan sonra hayatınızda sık sık karşınıza çıkar, bu da benim için o romanlardan biri oldu, Ferrante beni derinden etkiledi. Hâlâ tadı damağımda. [Fezarenç Varan]

***

Cervantes, Don Quijote. Böyle bir romanın 1600’lü yıllarda yazıldığına inanamadım. Çocukken bir kere okumaya başlamış, ama kitabın kalınlığından mıdır nedir, bırakmıştım. Postmodern romanın tüm öğelerini barındıran ve kitabın kendisinin, yazarının, kahramanlarının, olay örgüsünün birbirinin bu kadar farkında olduğu bir kitap beklemiyordum. Hele ikinci cildin, ilk kitabın başka yazarlar tarafından kaleme alınan devam kitaplarına cevap olarak yazılması ve romanın ekstradan gerçek dünyayı da bu farkındalık eksenine oturtmasından inanılmaz keyif aldım! [Fırat Kaya]

***

Şüphesiz ki Morton Feldman’ın yazılarından oluşan Sekizinci Cadde’ye Selamlar kitabı, okurken en çok keyif aldığım kitaplardan bir tanesiydi. 50’li ve 60’lı yılların Amerikan sanat dünyası, özellikle müzik disiplini açısından bana hep çekici gelmişti. Feldman’dan, öncelikle bu yılları ve dolayısıyla Feldman’ın hayatını okumanın yılın en iyilerinden olması değil, en iyilerinden olmaması şaşırtıcı olurdu. [Furkan Keçeli]

***

Yaratıcı Tür - Fikirler Dünyayı Nasıl Yeniden Yaratıyor 
“Gerçekleri öğrenir, kurguyu üretiriz. Olanı kavrar, olabilecekleri düşleriz.”
David Eagleman, Anthony Brandt
[Gizem Aytaç]

***

Seçtiğim kitap Jutta Bauer, Selma. Yetişkin kitabından çok, çocuk kitaplarını okuma fırsatım oluyor. Mesleki deformasyon diyebiliriz, ya da keyifli bir tercih. Bazı çocuk kitapları o kadar duygulu ve anlamlı oluyor ki, yetişkinlere de ulaşsın isterim. Bu da onlardan biri. Kahramanımız, mutluluğun ne olduğunu anlatan bir koyun. Anın kıymetini bilmeyi bir koyundan öğrenmek çok keyifli. [Gökçe İrten]

***

Yurdaer’i Anlatmak. Neden? Gidişinin ardından çok anlamlı bir saygı duruşu. Beni en etkilemiş grafik tasarımcı olarak Yurdaer’in eserlerini toplu hâlde bulabilmek, görebilmek çok hoş… [Gökhan Akçura]

***

Bu sene beni en çok etkileyen kitap William Gibson’un Neuromancer’ı (1984) oldu. Geç de olsa okuduğum kitap, siber uzayın bugün de kullandığımız ilk terminolojilerini ve soyutlamalarını içeriyor. Bir kısmı fiziksel diyarda, bir kısmı siber uzayda geçen kitap, zihnin nasıl siber uzayda var olabileceğiyle ilgili ipuçları veriyor. Bu bakımdan günümüzde de yaygınlaşan sanal ve artırılmış gerçekliğin geleceğiyle ilgili hayal kurmamızı kolaylaştırıyor. [Gönenç Kurpınar]

***

Ermiş, Halil Cibran (çeviren: Aytunç Altındal)

“Yüreğinizin yalnızlığında daha fazla yaşayamaz olduğunuz anlarda dudaklarınızda yaşamaya başlarsınız ve ses sizin için bir oyalayıcı olur.” “Söz Söylemek” başlıklı bölümden bir tümce. [Görkem Özdemir]

***

2019’un en esaslı kitabı benim için Sema Kaygusuz ve Deniz Gündoğan İbrişim’in hazırladığı Gaflet, Modern Türkçe Edebiyatın Cinsiyetçi Sinir Uçları isimli çok yazarlı derleme kitap (Metis, 2019). Kitaplıkta Zeynep Direk’in Cinsiyeti Yazmak (Cogito, YKY, 2016) kitabı yanındaki yerini henüz alamadı, geçtiğimiz Ekim’den bu yana başucumda duruyor. Gaflet hem görünmez kılınmış feminist külliyatla tanışmak, hem aşina olduğumuz farklı eserlere yeniden bakmak, hem de dille kurduğumuz öz ilişkiyi sorgulamak için çok yazarlı bir evren yaratıyor. [Gülşah Aykaç]

***

Küçük Şeyler, Samipaşazade Sezai. 2019’da çok farkında olmadan keşfettiğim 1891’de yayımlanan dokuz kısa öyküden oluşan kitap. “Güneş sisteminin özelliklerini anlatmakla, mikroskobik bir böceğin kalbini incelemek edebiyatça denktir.” söylemiyle dönemine göre bu coğrafyada çok da tanık olmadığım bilinçli bir içkinleşme üretiyor Sezai. Bazen sokakta birinin peşinde sürüklenirken bazen de bir mezar taşının izini sürerken, sonuca götürmeyen öyküler üreterek yanı başında bulunanlar üzerine düşünmeye teşvik ediyor: “Şu gerçeği itiraf etmeliyiz ki bizler çoğunlukla en uzak bir yerde bulunan bir ailenin özel hayatını bildiğimiz hâlde oturduğumuz yerin bir saat ötesini bilmeyiz.” [Gürbey Hiz]

***

Ways Of Hearing, Damon Krukowski: 80’lerin önemli shoegaze gruplarından Galaxie 500’ün kurucusu ve halen aktif bir müzisyen olan Damon Krukowski, ağırlıklı müzik üzerinden ses ve gürültünün dünyasına giriyor. Çok uzun değil ama etkileyici, her sayfasında “aa, şunun da ayrıntısına bir bakayım sonra” dedirten güzel detaylar var. İsmiyle John Berger’in Görme Biçimleri’ni hatırlatan bu kitap aslında bir podcast’miş, yayımlanmasından sonra kitaba çevrilmiş olması da ilginç bir detay. [Harun İzer]

***

Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Sakıncası, Friedrich Nietzsche. Tarih, hafıza, unutma ve bütün bunların yaşamla ilişkisi üzerine bundan daha iyi bir kitap okumadım. Ve öyle bir kitap olduğundan da epey şüpheliyim. İçime kurt düştü! Artık konuşması gereken, içimdeki meczuptur o hâlde: On numara beş yıldız! Bu kitabı öyle bir okudum ki, nasıl okuduğumu dahi zar zor hatırlıyorum. Sanki, lise yıllarımın —hepimizin lise yıllarının!— haşin ve hırçın okuma pratiğini tekrar kazanıverdim, hani şu sadece okumak için okuduğumuz ve dolayısıyla da gerçekten okuduğumuz o hülyalı okuma hâli… Bu kitabı okurken sadece mutlu olmadım. Coştum! Çok şey almakla kalmadım. Neyi almamam gerektiğini de öğrendim! Son söz, bir insan değil ama bir dinamit olan, kanıyla yazan ve tabii ki de öldükten sonra doğan Mr. Dionysos’undur (Putların Alacakaranlığı): “Birçok şeyi asla ve asla bilmek istemiyorum. Bilgelik bilgiye de sınırlar çizer.” [Hasan Cem Çal]

***

Geride bıraktığımız yıl bende en çok iz bırakan kitaplardan biri, Ursula K. Le Guin’in Rüzgârın On iki Köşesi adlı yapıtı oldu. Kitap, yazarın otuz iki yaşından sonraki on yıllık döneminde yazdığı ve tarih sırasına göre seçtiği on yedi kısa öyküden oluşuyordu. Bu yapıtın sayfaları arasında dolaşmak, Le Guin’in yazın dünyasının ilk basamaklarında, ilk mekânlarında ve özgün karakterleriyle birlikte olmak gibi bir şeydi. Daha sonraki yıllarda bazıları romanlara dönüşecek kitaplarının ilk eskizleri ya da orijinal ve kısa versiyonları buralardan başlıyordu. Kitabı ilk elime aldığımda ve yazarın önsözünü hızla okuduğumda nedense bütün hikâyeleri birbirinden ayırmak ve bağımsızlaştırmak istedim. Öykülerin ilk sayfalarını yukarıdaki köşelerinden üçgen olarak hafifçe katladım. Her birini vakit buldukça, yaşadığım Helsinki’nin tramvaylarında, kahvehanelerinde ya da kentin farklı köşelerinde, kitaptaki öykülerin sırasını takip etmeden parça parça okudum, hayal ettim, düşündüm. Daha sonra geri dönmek üzere hayli detaylı notlar almışım. Le Guin’in kaynaklarına inmiştim. Bu heyecan vericiydi. Sanki bir kitabın içinde yüzlerce kitap, yüzlerce hikâye vardı. Kimbilir kaç kitap okumuş gibi oldum. Bambaşka bir dünyanın ya da yazarın tarif ettiği gibi bir rüzgârın, beni de hızla içine alan bir rüzgârın bir yerlerinde ve Le Guin’in hem gerçek hem de soyut dünyalarının, düşlediği ütopyalarının içindeydim. Her geçen gün daha da yakından tanık olduğumuz, neredeyse dünyayı yok edecek iktidar ve güç savaşları ile etrafımızı saran bu ideolojik parametrelerin arasında korkusuzca “adalet” ve “özgürlük” arayan yazar, okuyucuya çok önemli bir şey, sınırsız bir umut vadediyordu. Ursulla K. Le Guin’in daha başka bir dünya hayali ile bu hayalinin sınırları, hayalinin köşeleri arasında sürprizlerle dolu, şaşırtıcı, hatta derin izler bırakan ama bir o kadar da öğretici olan bir yolculuk oldu. Adım adım sanki bir sanat galerisinde dolaşırmışçasına, yazarın farklı yapıtlarına, ilk eskizlerine tek tek, baka baka…

Kitabın başında yazarın A. E. Housman’ın A Shropshire Lad kitabından aldığı bir şiir var. Her şey burada başlıyor ya da burada bitiyor ya da tekrar başlıyordu… Son dört dizesi aynen şöyle:

Şimdi anlat ki vereyim cevapları 
Söyle, nasıl koşayım yardımına; 
Rüzgârın on iki köşesinde 
Çıkmadan sonsuz yolculuğuma

[Hüseyin Yanar]

***

Mood and Mobility: Navigating the Emotional Spaces of Digital Social Networks, Richard Coyne. Psikoloji alan yazınında duygu [emotion] ve duygulanım [affect] gibi kavramlarla kimi zaman eşdeğer kullanımları, çoğunlukla da oluşturdukları farklar ve nüanslarla tartışılan —gündelik dilde ruh hâli şeklinde ifade edebildiğimiz— duygudurum [mood] kavramını disiplinlerarası yaklaşımla ele alan bu kitapla karşılaşmamın üzerinden çok zaman geçmemişti. Coyne’un “hareket hâlinde olmanın itici gücü ve bağlam yaratıcısı” şeklinde yorumladığı duygudurumunu tamamen dijital medya ve sosyal ağ teknolojilerindeki gelişmeler ekseninde incelemesi, benim için başlı başına bir heyecan kaynağıydı. Okudukça da ara sıra başvurabileceğim ve ilgili kavramlarla uzaktan yakından ilgilenen herkese tavsiye edebileceğim yılın zihin açıcı kitabını bulduğumu hissettim. [İpek Altun]

***

Ömer Şişman, Dikenli Zıplak

Birkaç kitap arasında ― dikenli zıplak ― gidip gelmenin ardından; bende bıraktığı ― dikenli zıplak ― deneyimi sadece okumayla sınırlı bırakmayan, başka ― dikenli zıplak ― duyularıma da bulaşarak beni kuşatan kitabı söylemeye karar verdim ― dikenli zıplak.

Dikenli Zıplak’ı daha önce okumuş olsam da ― dikenli zıplak ― geçtiğimiz yıl Torun’da gerçekleşen 160. Kilometre ― dikenli zıplak ― şiir dinletisi vesilesiyle, şairi Ömer Şişman’ın ― dikenli zıplak ― ağzından şiirlerini ilk defa ― dikenli zıplak ― dinleme imkânı buldum. Ömer Şişman’ın ses ― dikenli zıplak ― tonuyla, duraklamaları ve yutkunmalarıyla, ― dikenli zıplak ― hem sesinin çınladığı an hem de boşluklarıyla birlikte düşününce kitap, ― dikenli zıplak ― üzerime şairin kendi gömleğini ― dikenli zıplak ― giydirdi. İyi ki Ömer Şişman ― dikenli zıplak ― tiklerini şiirle kontrol etmeyi becerdi de ― dikenli zıplak ― dikenli zıplak ― dikenli zıplak ― diyebildi. [İpek Çınar]

***

Yayımladığı kitaplara da, yayıncılık anlayışına da hayran olduğum Lemis’ten Iannis Xenakis ile Söyleşiler (Bálint András Varga, çev. Murat Güneş). Beni Xenakis gibi bir aydınlıkla tanıştırdığı için. Kitapta en etkilendiğim şeyse Xenakis’in şu sözleriydi: “Nihayetinde, kendime etrafımdaki dünyayla hiçbir ilgisi olmayan özel bir dünya yarattım.” (s. 24) [İpek Şoran]

***

Kırmızı Zaman, Mine Söğüt. Tam da proje dersinde Süleymaniye’nin katmanlarıyla cebelleştiğimiz bir dönemde karşıma çıktı ve beni İstanbul labirentinin içine soktu. Kırmızı Zaman, bence, İstanbul hissini en iyi aktaran kitaplardan biridir. [İpek Yürekli]

***

Milkman, Anna Burns, Faber & Faber, Londra 2018. Çünkü (kitaba Booker ödülünü veren jüri dahil) “hiçbirimiz daha önce buna benzer bir şey okumadık.” [Joelle İmamoğlu]

***

2019 yılında beni en etkileyen kitap kesinlikle ama kesinlikle Barbara Cassin’in Nostalji - İnsan Ne Zaman Evindedir? adlı kitabı oldu. Nostalji konusunda kafası karışık olanlara, “Ben neden hiç tanık olmadığım bir zamanı özlüyorum?” veya “Özlediğim şeye ulaşsam da tatmin olmayacağımı bildiğim hâlde neden özlüyorum?” diye kendine soran herkese tavsiye ediyorum. [Kadir Kayserilioğlu]

***

Normal İnsanlar, Sally Rooney. Düşünüp de tanımlamayı beceremediğim şeyleri bir bir sıraladığı için. [Kerem Görkem]

***

Tenten - Firavunun Puroları [Tintin - Cigars of the Pharaoh] Bu yaz Ankara’da çocukluktan kalma kitaplığımı yerleştirirken Tenten’i tekrar hatırladım, bana çok iyi geldi. [Kibele Yarman]

***

Sayfaları çevirdikçe ardı kesilmeyen, ehlileştirilmiş ama yine de kendini en absürd, iddiasız ama şoke edici biçimlerde ortaya çıkaran bir deliliğin öyküsü Kireç Ocağı. Bitmek bilmeyen kontrollü bir nöbet, melodramdan uzak sessizce bağıran bir ironi, Thomas Bernhard’ın en komik ve karanlık metaforu. [Koray Soylu]

***

Byung-Chul Han, Zamanın Kokusu: Bulunma Sanatı Üzerine Felsefi Bir Deneme, ‘yavaşlama’ya övgüsü için. [Melek Kılınç]

***

Byung-Chul Han, Psikopolitika Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri, Metis Yayınları, İstanbul, 2019. Byung-Chul Han, “disiplin toplumu” ve “biyopolitika” gibi kavramları da tartışmaya açtığı Psikopolitika’sında, kendini özgür sanan performans öznesinin kendi kendini gönüllü sömürüsü, “beğendim” kapitalizmi, bireye kendini özgür hissettiren akıllı ve dost iktidar, şeylerin yerini alarak sonsuz tüketimin kapılarını açan heyecan kapitalizmi gibi kavramlar eşliğinde günümüz dünyasını ve insanını anlamaya çalışıyor. Han’ın, “İstediğim şeyden koru beni”* alıntısıyla başlayan yine kısa ama çarpıcı metni 2019’da okuduğum en esaslı kitap. [Melis Cankara]

* Jenny Holzer

***

Bu yıl en sevdiğim kitap, psikoterapist Adam Phillips’in Kaçırdıklarımız: Yaşanmamış Hayata Övgü kitabı oldu. Seçimlerimizin yanı sıra seçmeyişlerimizin de bir hikâyesi olduğundan bahsediyor. Tatmin, hüzün, çıkıp gitmek gibi çok tanıdık hislerin derinine inip farklı yüzleriyle tanıştığın, kimi anlarda Freud’la kimi anlarda Shakespeare’in bir karakteriyle karşılaşıp şaşırdığın ilginç bir deneyim yaşatıyor. [Meltem Bayrak]

***

Aklımı işgal etmiş şeyleri idrak etmeme yaradığı için döne döne okuyorum: Nil Avunduk! Oyun’u Anlattı... [Meriç Öner]

***

Agota Kristof’tan Büyük Defter-Kanıt-Üçüncü Yalan. Zaman geçiyor, çoğu kitap unutuluyor. Kıymetlilerinden geriye kalan bozulamayan, soluk bir imge. Büyük Defter-Kanıt-Üçüncü Yalan’dan kalansa sınırda olmaya dair donuk, kaskatı, karanlık, muhteşem bir tortu. [Merve Eflatun]

***

Kayıp Zamanında İzinde. Otuz dördüncü yaş günümde can bir arkadaşımın bana kendi ifade edemediği şeyleri Marcel Proust üzerinden ifade etmeye çalışacağı notuyla hediye ettiği set, beni tek eşli bir okuma ilişkisine soktu. Şu anda üçüncü cilde geldim. Bu kitapla ilgili en muhteşem şey —sanırım herkesle sadece bu tecrübeyi paylaşmak istememden de kaynaklı olarak— Proust ve Proust’u okuma, Proust’u okumayı deneme tecrübeleri üzerinden bir samimiyet sağlaması. Aynı anda sürüklenirken bir taraftan da duruyormuş hissi sanırım benim için Proust’u özetliyor. Otuz beşe kadar bitirmeyi hedefliyorum! [Merve Ünsal]

***

Sait Faik İçin: Bir Biyografi ve Basında Çıkmış Yazılardan Seçmeler, hazırlayan: Tahir Alangu, Yeditepe Yayınları, 1956; kapak kompozisyonu: Metin Eloğlu

İzmir’de sahaftan aldığım bu ufak kitabı hemen bitmemesini dileyerek, uzun süre yanımda taşıyıp, Marmaray yolculuklarında okudum. Yazıcılığına dair kendi yaklaşımını, ölümünün ardından çeşitli yazarlarla yapılan röportajları ve hatıraları içeriyor. Fakir Baykurt, Reşat Nuri Güntekin, Özdemir Asaf, A. Arad, Bilge Karasu, Peyami Safa, Melih Cevdet Anday, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Halide Edip Adıvar ve diğerleri Sait Faik Abasıyanık’ın hikâyelerini ve kişiliğini yorumluyor. Kitaplarını basan Yaşar Nabi’den çalışmalarının yazım ve basım aşamalarındaki tutarsızlıkları, gündelik hayatındaki karşılaşmaları, küsmelerini okumak yakın hissettirdi. Sonrasında koşa koşa gidip İş Bankası Yayınları’ndan aldığım hikâye ve romanlarını okurken de sokak fotoğrafçılığı yaklaşımı hissediyorum. Ancak fotoğrafın veremediği dokunma, ses, koku ve tat gibi duyular da işin içerisinde.
“Bu böyle, bin dokuz yüz bilmem kaça kadar sürüp gidecektir. Ve yine bin dokuz yüz bilmem kaçta kitap bastırmak, yazı yazmak takatinden mahrum, nalları dikeceksinizdir. Ve yine bir gün bin dokuz yüz bilmem kaçta sizi kimseler hatırlamayacaktır. Yaşasın edebiyat!” —Sait Faik
[Metehan Özcan]

***

Beni bu yıl en çok etkileyen kitap Claudio Morandini’nin Taşlar isimli kitabı oldu. Çünkü bir gün taşlar gelip komşumuzun evini işgal etseydi, insanların aldanıp hayatlarını tehlikeye sokmasına sebebiyet verseydi, üstelik bu duruma bilim insanları da çare olamasaydı sanırım biz de oturup bütün olanları çeşitli masallar olarak anlatır yahut dinlerdik. Kulağa başta huzursuz edici gelse de üslubuyla sık güldüren bir anlatımı, usta işi bir parodisi vardı kitabın. İddialı olacak ama, bana şimdiden kült bir eser okuduğumu düşündürmüştü. [Muhammed Bayar]

***

Moby Dick! Bu yıl Moby Dick’i, nihayet, başından sonuna okuyabildim. Önceki yıllara nazaran kitap okuma ve keşif açısından iyi bir yıldı, ancak insanın Moby Dick’i okuduğu sene aklına ilk önce Moby Dick’ten başka bir şey gelmesi pek mümkün olmuyor. (Gerçi Moby Dick’i okumadığı hâlde okumuş gibi davranan meşhur bir film kahramanı olduğunu bilince insan kendi hakkında da kuruntulanıyor, acaba niyetim, romanı okuduğumu ele güne duyurmak mı diye.) Etkilenme nedenlerimi kendi kuru cümlelerimle anlatmak yerine, bir deftere not edip sık sık baktığım, romandan bir alıntıyı paylaşayım: “Bazen öyle denk gelir ve talihin gözdeleri sağ yanımızdan süzülüp geçerken, o âna dek rüzgârsızlıktan sarkmış yelkenlerimiz o esintiyle şişiverir, yelkenlerimizin rüzgârla dolup gerildiğini keyif içinde seyrederiz.” (Herman Melville, çev. Deniz Keskin) Talihin gözdelerinin esintisiyle keyiflenmek ümidiyle. İyi yıllar. [Müge Karahan]

***

Kitap okuma konusunda hep hevesli ama hep biraz uyuşuğum. Dolayısıyla çoğunuz için muhtemelen epeyce eskimiş olan Jack London’ın Martin Eden’i 2019 yılında okuduğum en ilginç kitaptı. Otobiyografik olan bu eserin başkahramanıyla didiştiğim kadar, kimseyle didişmemiş olabilirim bugüne kadar. Martin Eden’e kıza kıza, ama yine de sürekli onunla empati kurarak bitirdim kitabı. En nihayetinde böyle bir eseri okumaktan, onunla kavga etmekten hayli memnun oldum. Muhakkak tavsiye ederim. [Narin Temel]

***

Manifold’un ‘en’ sorularını beni düşünmeye, ‘en’leri saptamaya teşvik ettiği için çok seviyorum! Bu sene beni en çok etkileyen, iştahla okuduğum ve bana en çok şey hissettiren kitap Italo Calvino’nun Görünmez Kentler’i oldu. Calvino’nun ilk okuduğum kitabı Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu. Bu kitabı ilk kez yaklaşık sekiz dokuz yıl önce elime almış, okumaya girişmiş, kesinlikle içine giremeyeceğimi hissedince bırakmıştım. Bu tarihten beş altı yıl sonra ikinci kez elime aldığımdaysa, bırakmak istememiş, aradan geçen zamanın bir okuru ne kadar değiştirebileceğine hayret ederek okumuştum. Görünmez Kentler’i ise, doğduğum, yaşadığım/yaşamak istediğim, ziyaret ettiğim, geçerken gördüğüm ve kafamda yaşattığım şehirlerden birtakım görünmez parçalar bularak, görmenin/görmemenin, görünmezliğin/görmezden gelinmenin sınırlarını düşüne düşüne, keyiften dört köşe olarak okudum. Kitabın en çok sevdiğim paragrafıysa şu: “Bir kente girer Marco; bir meydanda, birinin geçmişte kendisinin olabilecek bir yaşamı ya da bir ânı yaşadığını görür; çok zaman önce, zamanın içinde durmuş olsaydı, ya da çok zaman önce, bir yol sapağında, saptığı yola değil de onun tam karşısındakine sapsaydı ve uzun zaman dolaştıktan sonra dönüp o meydandaki o adamın yerinde durmuş olsaydı, orada, o meydanda o adam değil, kendisi olabilirdi şimdi. Marco, bu gerçek ya da kuramsal geçmişinin dışındadır artık; duramaz; kendisini bir başka geçmişinin, ya da bir olasılık, geçmişte onun olası bir geleceği olmuş ve şu anda bir başkasının şimdisi olan bir şeyin beklediği bir başka kente kadar devam etmelidir yoluna. Yaşanmamış gelecekler geçmişin dallarıdır yalnızca: kuru dalları.” [Nergis Abıyeva]

***

Pınar Kür, Sadık Bey. Kısa ama etkileyici, bana Türkiye’de nice Sadık Bey’lerle karşılaştığımı, insanı, umutları, seçimleri, cesareti, kendine inancı düşündürttü. [Neşe Nogay]

***

Ercan Yılmaz, Nûrusiyâh

efendim 
efendimsin, hırkamda bir ağrı 
varsa sendendir, sanadır iştiyâkım 
koparsam sessizliğinden bir salkım 
akşamın kitabına elbet bu çağrı 
fecir devleti'ne serazât bir yağmur 
âteş gibi yağarsa sendendir 
elinde cânıma kasteden bendir 
bülbülü neşîde, her gülü mezmur 
olan bahçemin zamanı dinsin 
ay doğarsa sendendir, susuzluğumdan 
ah yana yana yürüdüğüm kumdan 
aynalar yapsam sana, efendimsin

ceylân bir dünyayı suvarsa sendendir 
çöl hem ana hem yârsa sendendir.

Kelimeleri, kelimeler ile anlatılamayacak olana amade kıldığı için... [Nil Aynalı Eğler]

***

Bir Şeyler Eksik: Aşk, Cinsellik ve Hayat Hakkında Bilmek İstemediğimiz Şeyler, Bülent Somay (2018; ilk baskı 2007). İlişkilerdeki davranışları, yaklaşımları psikanalizle açarak ve zaman zaman çeşitli filmlerden verdiği örneklerle durumların kökenlerine inerek ilerleyen bir kitap. Özellikle Somay’ın örnekler vermek için seçtiği filmlerdeki metaforlar, durumları anlamayı keyifli hâle getirdiği için çok sevdim. Somay’a göre psikanaliz doğruları bilmekten çok, onları aramaya yardımcı oluyor; dolayısıyla kitap, psikanalizin günlük hayattaki ilişkilerimize dair çözümlemeler yapmaya yardımcı olmasını önerirken okuyucunun ‘eksik şeyler’ini de ona sorgulatıyor. “Hepimiz aynı umutsuzluğun kurbanlarıyız, aramızdaki akrabalık da buradan geliyor. Oysa başka bir aşkın, başka bir cinselliğin, başka bir hayatın var olabileceği umudu hepimizi birden iyileştirecek.” [Nilay Aktuğ]

***

Seçtiğim kitap, yakın zamanda bir çırpıda okuduğum ama üzerine uzun uzun düşündürecek sinematik portreler barındıran bir kitap. Pınar Öğünç’ün Beterotu gerçeklikle kurgu arasında duran öyküleriyle adeta günümüzün İstanbul’unu çarpıcı karelerle fotoğraflıyor. Bazıları gerçek olaylardan esinlenerek yazılmış kısa ve yalın öykülerinde, kentsel dönüşümün, hafıza yıkımının, çabuk köşeyi dönmenin, göçün kaçın, toplumsal sınırların Türkiye biçimini tüm sarsıcılığıyla anlatıyor. TSE’den emekli Enver Bey, Fantasy Alışveriş Merkezi’nin yanındaki otoparkta Ermeni hazinesi arayan İBB şoförü Ender, asla gitmeyeceği şehirlerde TOKİ almak için devamlı borca giren Muazzez Hanım… Betona gömülen hayaller. Öykülerdeki karakterlerin yaşamlarına ziyaretçi olduğumuzda onların mekânları, etkileşimleri, umutları toplumsal gerçekliğe dair hayli güncel bir panorama çiziyor. [Nilüfer Karanfil-Büyükyıldırım]

***

Shady Enlightenment: Textualized Thinking and its Consequences for Design. Andreas Nobel’in tasarımda bilgi, metin, form konularını tartıştığı doktora tezi olan ve Oskar Laurin’in metin ve formu eşit şekilde ele alan tasarımıyla fizikselleşen bu kitap, beni bu yıl en çok mutlu eden kitaptı. [Nur Horsanalı]

***

Menekşeli Bilinç, Nezihe Meriç. Bu kitaba aşinalığım 2017 yılına uzanıyor. Bir kütüphanede çalışıyor, eski baskılarla meşgul oluyordum. Kapağı beni büyülemişti, o kadar ki içini açıp tek satır okumadım. Nihayet bu ekim ayında onu bir sahafta buldum, kendi kitaplığıma ekledim. Eski bir aşka rastlamak gibi. Bu defa onu sahiden tanıma fırsatım oldu. Okudukça tekrar büyülendim. Nezihe Meriç’in sade ifadelerle yarattığı güzellik, zor meseleleri rahat bir dille anlatışı karşısında şaşakaldım. Mesele edindiği konuların bugün için de hatta belki daha fazla, geçerli olduğunu görmek hayranlığımı artırdı. Cesur metinlerdi, dişli. Her öyküyü bitirdikten sonra duraksadım, bazen tek cümle için. Soluklandım. Sindirmeye çalıştım. Bütün kadın arkadaşlarıma sonra herkese tavsiye etmek istiyorum. [Nureddin Türk]

***

Simone Weil, Yer Çekimi ve İnayet. Ümide tanınan yer sebebiyle buraya yazılanları okumak sizi bir imkândan haberdar ediyor. Simone çokluğun gramerini sözlerin söyleniş sırasına göre, sözlerin geldiği yerden çıkarıp üzgün ruhlara dikişliyor. [Oğuzcan Önver]

***

Richard McGuire, Here. Yazarın 89’da Raw dergisine çizdiği sekiz sayfalık kısa hikâyenin genişletilip 2014’te kitaba dönüşmüş hâli; benim bu sene sahip olma şansım oldu. Evrendeki bir koordinatta (Dünya’da, bir Amerikan şehrinde bir oturma odasına denk geliyor hikâyenin çoğunda) ‘tarih’in birçok ânından çeşitli kesitleri üst üste/yan yana ama hep aynı kadrajdan gördüğümüz bir çizgi roman. Çok basit ama özgün bir fikrin olağanüstü güzel bir şekilde uygulanışı; birçok soru sorduran, iç gıcıklatan bir kitap. [Okay Karadayılar]

***

The Slow Boil: Street Food, Rights and Public Space in Mumbai, Jonathan Shapiro Anjaria (2016). Kamusal alanın özelleşmesi ve kentin markalaşması ile sürgün edilen sokak satıcılarının sokaklardan “temizlenmesi” İstanbul’dan da alışık olduğumuz bir durum. Önce balıkçılar gitti. Bozacıların nesli tükeniyor. Kitap, Mumbai’de soylulaştırmayla mücadele eden işportacılara ve sokak satıcılarına odaklanan etnografik bir araştırmanın ürünü. Araştırmacı yazar işportacıların kayıt dışılık ve yasallık arasında gidip gelen işleyişini hem onların gözlerinden hem kendi gözlemleriyle anlatıyor. Yozlaşmış yerel yönetimle sürdürdüğü mücadeleler ilham verici. Bu çatışmalar sadece aktivistlerin değil, genç orta sınıfın da kentsel muhalefete katılmasına bir neden olmuş. Yazarın saha macerasında kullandığı metodolojik yaklaşım, yeni nesil etnografik araştırma külliyatına güzel bir örnek. [Onur Ceritoğlu]

***

Eileen Gray: A House Under The Sun 
Yazar: Charlotte Malterre-Barthes
Çizer: Zosia Dzierzawska
Yayıncı: Nobrow Press
Eileen Gray’i tekrar gündeme getirerek mimarlık tarihindeki yerini sağlamlaştırabilecek bir grafik roman. Eileen Gray ile ilgili daha çok okumak için de harika bir bahane. [Onur Kutluoğlu]

***

Haluk Oral, Nazım Hikmet'in Yolculuğu. Haluk Oral uzun yıllardır sürdürdüğü Nazım Hikmet araştırmasını bir sergi ve kitapla kültür dünyasıyla paylaştı. Araştırmanın sunuşundaki ana öğenin arşivimde yer alan bilinmeyen bir Nazım portresi olması beni ayrı sevindirdi. Oral’ın kitabı imzalı olarak elime geçtiğinde Facebook’ta şöyle yazmışım: “Nazım Hikmet’i tanıdığım lise yıllarıma döndüm. O yıllarda, bir gün Nazım Hikmet imgesinin yeni simgesi olarak benim arşivimden bir fotoğrafın kullanılacağını hiç düşünemezdim. Arşivimdeki Nazım Hikmet portresi, onca zaman bekledi, sonunda en doğru yeri, en doğru kişiyi buldu. Beni, Nazım Hikmet evreninin bir parçası yaptığı için Haluk Oral hocama sonsuz teşekkürler. Bir şey biriktirmenin ve bunu doğru kanalla paylaşmanın zevkini sayesinde tattım. İyi ki varsın hocam. Yine inanılmaz bir eser vermişsiniz, kültür dünyamız çok şanslı.” [Ömer Durmaz]

***

Marianna Yerasimos, İstanbullu Rum Bir Ailenin Mutfak Serüveni (2019), Yapı Kredi Yayınları. Marianna Yerasimos, “Eğer bu kitabı kısaca tanımlayacak olsam, tat anıları ile anıların tatlarının iç içe geçtiği bir hikâyedir derdim. Hikâyenin kahramanı ailem, omurgası da üç nesil boyunca mutfağımızda pişen yemeklerdir” demiş. Bundan daha güzel ve toparlayıcı bir özet olamazdı herhalde. Kültürel bellek, toplumsal tarih, gündelik yaşam ve İstanbul Rum kültürünün mutfak mirasını ince ince işleyen Yerasimos, okurları kâh hüzünlendirip kâh güldürürken artık geçmişte kalan bir İstanbul’da leziz bir yolculuğa çıkarıyor. [Özlem Ünsal]

***

Sessizliğin Yanıtı, istisnai olmaya özlem duyan insanın novella’sı, Max Frisch’in yirmi altı yaşında kaleme aldığı ürpertici eseri Saliha Yeniyol çevirmiş. [Ömer Altan]

***

Türkiye müzik tarihine dair yaptığım okumalar söz konusu olduğunda ‘en’ zarfını pek kullanamıyorum; sınırlı bir literatür mevcut olduğu için, karşınıza çıkan her kitabı bağrınıza basıveriyorsunuz. Orhan Şevki’yi, (o dönemki eşi) Asu Maralman’la düet yaptığı “Hudey Hudey / Sevmedim Hayatı” adlı tek 45’liğinden (Sel Plak, 1972) bilirdim. İyi de bilirdim ama kendisinin bir de —70’lerin başından 90’ların ortasına değin tuttuğu günlüklerden mürekkep— kitabı varmış. Gölge Adam: Bir Menajerin Anıları adlı hacimli kitapta (Heyamola Yayınları, 2009), Şevki’nin, profesyonel müzisyenliği erkenden bırakmış olsa da, nihayetinde Türk pop müziğinin sınırları içinde geçmiş hayatından —roman karakterlerini aratmayacak— kesitler okuyorsunuz.

Yanlış anlaşılmasın, kitap sadece müzik tarihimize meraklıların ilgisini çekecek türden bir kitap değil. Örnek oluşturması için “Gay Kulüpte” başlıklı bölümden bir alıntıyla sonlandırayım: “11 Eylül 1983, Gayrettepe: Asu’ya (Maralman) uğradım. Dale Carnegie okuyup mutsuzluk ve bunalımdan kurtulmaya çalışıyormuş. O da sevecen bir günündeydi, oturup iki eski dost gibi sohbet ettik. Daha önce de deşarj olmak için Galatasaray’ın maçına gittim. […] Gece bizimkiler ‘Druge Stor’a gidelim, oradaki ‘gaylerin’ ortamını görelim dediler. […] İçerisi silme erkek dolu. Büyük bölümü homoseksüeller, birkaç tane de kadın peşinde koşturan yabani var.” [Özgün Çağlar]

***

Albert Camus’den The Fall. Bu kez —yeniden— Penguen/Modern Classics serisinden İngilizce versiyonu ile okumayı tercih ettim. Kendi kendime hesaplaşma, çevremdeki insanları, olayları ve değer yargılarımı iyiden iyiye tartma, yaşamımı anlamlı kılan değerler üzerinde durarak yeniden düşünme ve geleceğim için daha nitelikli bir değerler zinciri oluşturabilme döneminde olduğum bu günlerde, belki de yazarın ifadelerini, analizlerini, özeleştirilerini kendime çok ama çok yakın bulduğumdan etkisi büyük oldu. Özellikle ilişkiler, düzen, arkadaşlıklar, mevki meraklıları, ahlakçılığa soyunmuşlar, yapmadıklarını abartanlar, yaptıklarını ise tevazu ile saklayanlar, itiraf edemediğimiz çıplak gerçekler hakkında içinde yaşadığım ortam ile paralellikler kurabildim ve taşları yerine oturtabildim. Bu nedenle bu kısacık kitap eşsizdi. [Özlem Yalım]

***

In Search of Memory: The Emergence of a New Science of Mind, Eric R. Kandel. [Refik Anadol]

***

The Discoverers: A History of Man's Search to Know His World and Himself, Daniel J. Boorstin. Kaşifler kitabını bu yaz Nesin Sanat Köyü’nde kaldığımız odanın içindeki kütüphanede buldum. Kitapların içerikleri kadar ne vesile ile edinildikleri, kimlerce tavsiye edildikleri de arada kurulan bağı kolaylaştırır ya, bu kitapla da öyle oldu. Saatin hem cihaz hem kavram olarak nasıl keşfedildiğinden, Portekizlilerin Ümit Burnu’nu aşarak Hint Okyanusu’na varış sürecinde yaşanan öykülere, paralel ve meridyenleri ilk kimin kullandığına kadar son derece iyi araştırılmış detaylarla bezeli ama bunu dipnot kullanmadan tökezlemeden yapan, şiirsel bölüm başlıklarıyla rengârenk bir metin. İlk bölümleri tekrar tekrar okumaktan henüz sonuna varamadım. [Sait Ali Köknar]

***

Sessizlik: Susmayı Beceremeyen Bir Dünyada İçe Kapanıkların Gücü, Susan Cain. Ortamdan uzaklaşıp kafa dinlemek üzere tuvalete kaçanların anlaşıldığı ve anlatıldığı bir kitap. Charlie Brown, W.B. Yeats ve Marcel Proust gibi isimlere neden bir başka yakınlık duyduğumu bu kitapla anladım. Mehraneh’e teşekkürler. [Sanem Odabaşı]

***

Richard Powers’dan The Overstory. 2019 yılının Pulitzer kazananı. Yıl içinde okuduğum en kendine has roman. Anlatıcının insandan uzaklaşıp, doğayı kahramanlaştırdığı, Terrence Malick’in The Thin Red Line ile yapmaya çalıştığı şeyin edebiyata sıçramış hâli gibi bir kitap. [Sarp Sözdinler]

***

2019 yılı, Byung-Chul Han’ın Zamanın Kokusu: Bulunma Sanatı Üzerine Felsefi Bir Deneme kitabını elimde kalem, yazarak, çizerek, sorarak, cevaplayarak, dönüp dolaşıp bir kere daha okuyarak, hatta ara ara yeniden okuyarak geçirdim. “Noktalar arasında zorunlu bir boşluk, içinde hiçbir şeyin vuku bulmadığı, hiçbir sansasyonun gerçekleşmediği boş bir aralık uzanır.” [Seçil Yersel]

***

Mekân Feşmekan, Georges Perec. Herhangi bir kitabın hayatınıza siz istediniz diye değil kendi zamanını yararak, sıkıştırarak girdiğine inanıyorum. Yıllar önce kendi tercihlerim ile Perec’i okumaya çalışmış sonra başaramamış, kitaplarını yavaşça kenara koymuştum. Zamanı değilmiş, düzgün icazet almamışım demek ki. Ama 2019 yılında gerekli izinler çıkmış ki bana eşlik eden yegâne yazar ve kitap oldu. O kadar ki “Meyilli Mekân” ve “Yaşanmış Mekân” bölümleri ile karşılıklı kahve içelim istiyorum. [Selcen Yeniçeri]

***

Yazar: Orhan Veli
Kitap: Hoşgör Köftecisi 
Tek bir cümle ile özet: “Güzel bir dünyada yaşamak istiyorsanız siz de öyle bir meyhane bulunuz.”
[Selen Bayrak]

***

Byung-Chul Han, Zamanın Kokusu: Bulunma Sanatı Üzerine Felsefi Bir Deneme, [Selin Arslan]

***

Benim için yılın kitabı Peter Sloterdijk’in Yeniçağın Kötü Çocukları. Biraz eskidiğini düşündüğüm modernlik tartışmasını yeni bir solukla ele alışı etkileyici. [Sema Serim]

***

Bu sene okuduğum kitaplar arasında beni en çok etkileyen muhtemelen birkaç kere daha okuyacağım Fitzcarraldo Editions’dan çıkan Fransız yazar Annie Ernaux’un Alison L. Strayer’in İngilizceye çevirdiği Les Années [The Years] kitabı oldu. Annie Ernaux bu kitabı aslında 2008 yılında yazmış olsa da İngilizceye çevirisi ne yazık ki biraz gecikmeli olmuş. Kitabın türünü soranlara şu cevabı verebilirim: Deneme, özyaşam öyküsü tanımlarına sıkıştırılamayacak, Edmund White’ın da dediği gibi bir “Biz anlatısı.” Ernaux, kitap boyunca asla ben demiyor. Cümlelerine bazen üçüncü tekil şahısla bazen de biz diyerek başlıyor. Kitaptaki kadın, 1940’larda Fransa Normandiya’da işçi sınıfı bir ailede doğuyor ve biz onun çocukluğuna, ergenliğine, iş yaşamına adım atışına ve evlenip çocuk sahibi oluşuna ve boşanma serüvenine tanıklık ediyoruz ama Ernaux bu tanıklığı asla tek boyutlu bir çerçeveden okura sunmuyor. Belki de Years’ta beni en çok etkileyen şey de bu oldu: 1940’lardan 2006’ya kadar devam eden Fransız bir kadının yaşamı, onun varoluşunu şekillendiren kamusal hayatla sürekli etkileşim hâlinde. Ernaux’un kitabını okuyan herkes, İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomisi çökmüş, insanların zar zor karınlarını doyurduğu, fakat savaşın sona ermesiyle ne olursa olsun mutlu ve geleceğe de umutla bakan Fransızların gündelik rutinlerine, Cezayir savaşının yarattığı siyasi çalkantılara, ülkenin düşünce dünyasına damgasını vuran Sartre, Beauvoir gibi entelektüellerin yeni özgürlükçü fikirlerine, Fransız gençliğini kasıp kavuran filmlere, akıllarda en çok kalan kitaplara, 68 devrimine ve sonrasında yaşanan hayal kırıklıklarına, günlük hayatı durduran grevlere, cinsel devrimin etkilerine, değişen hükümetlere, süratle büyüyen ekonomi ve artan sınıfsal gerilimlere ve her daim değişen tüketim alışkanlıklarına özetle bir kadından öte Fransa’da bir jenerasyonun ortak hafızasını şekillendiren tüm bu olaylara, yüzlerce küçük detaya, heyecana tanıklık etme fırsatı yakalıyor. [Sena Akalın]

***

Kadınlar Ülkesi, Charlotte Perkins Gilman. Gün içerisinde yolda yürürken, otobüse binerken, yolda yürüyemezken veya otobüste tedirgin olurken düşündüğüm, sorguladığım bütün toplumsal cinsiyet kavramlarını bambaşka bir perspektiften gösteren Gilman’a aklımı okuyormuş gibi hissettirdiği için teşekkürler. [Sena Toprakçı]

***

Bu yıl okuduğum kitaplar arasında en çok etkilendiğim, Alyoşa’nın Bayırı: Hasat’tı. İçinde yaşadığımız ve her geçen gün daralan ortamın bende yarattığı tıkanıklık duygusuyla baş etmeme yardımcı oldu. Uzun süredir haksız ve hukuksuz bir şekilde hapishanelerde tutuklu bulunan özgür tutsaklar tarafından önerilen bu ‘kalın’ kitap (sürekli kalın, çok kalın kitaplar öneriyorlar) Alyoşa’nın kendisini gerçekleştirme sürecini anlatıyor. Namuslu yaşayıp vicdanla çalıştığı sürece her şeyin iyi olacağına, başkaları için iyi bir şey yapmaya kalkıştığında bu iyiliğin hemen ona da yaradığına inanan Alyoşa için sevinç duymak somut bir gereksinim. İçinde yaşadığı yokluk ortamında olanaklarını gören, olanaklarına inanan, sınırsız olanaklarından beceriklice yararlanan Alyoşa kolhozdakilerle birlikte ve kolhozdakilere karşı zaferler kazanıyor; zamanla elle değil, akılla çalışmayı öğreniyor. Kişisel mutluluğunu tıpkı işinde olduğu gibi kendiliğinden gelmesini beklemeden elleriyle yaratıyor. Sevdiğine yaşadığı aşkı belleğinde koruyup, canından kalbinden atmıyor. Kolhoz toplantılarındaki şekil bakımından doğru, özü itibarıyla hatalı ilerici kelimelerle savunulan geri söylemleri cesaretle sorguluyor. Galina Nikolayeva’nın Alyoşa’nın Bayırı kitabı, ellerimizi ayaklarımızı biraz hareket ettirdik mi hemen yukarı çıkabileceğimizi bir kez daha hatırlattı bana. [Senem Doyduk]

***

Kaybolmaya yüz tutan yaratıcılığımın peşinden koştuğum bir dönemde önüme serdiği dünyayla ve gülümseten betimlemeleriyle Günlerin Köpüğü, hâlâ bir roman dünyasının içine girebiliyor ve dahası orada kalabiliyor olduğuma beni ikna ettiği için geride bıraktığımız senenin en kıymetli kitabı oldu. Boris Vian’ın dünyasında duygular o kadar değerli ve önemli ki insanın ilk sınırı olan vücuttan taşarak eşyaya çarpıyor ve onu yeniden biçimlendiriyor. Çünkü “insanlar değişmez, sadece eşyalar değişir.” [Seren Erciyas]

***

Hiçten Az, Slavoj Žižek. Bir mekânın kapısında şöyle yazar: “Eğer ırkçı, seksist, homofobik ya da aşağılık herifin tekiyseniz içeri giremezsiniz!” Žižek ırkçı, seksist ya da homofobik olmamasına rağmen yine de mekândan içeri giremez. Bu fıkra onun ‘kötü şöhret’ini açıklamanın en kestirme yollarında biri sanırım. Žižek, her ne kadar Hegelci ve Marksist gruplar da dahil olmak üzere, hayli kalabalık bir kitlenin tepkisini çekmeyi başarsa da çoğunlukla arkamıza mendili bize fark ettirmeden bırakır ve çevremizde dönmeye devam eder. Hiçten Az’da okurla sapkınca bir oyun oynar. Ağzından çıkan çoğu şey, aklımıza gelecek hemen her kesimden insanı gücendirecek güçtedir. Fakat bunu, onun yaptığı şekilde yapmak üstün bir incelik gerektirir: Hiçten Az’ın “embesiller için Hegel rehberi” olduğunu söylemeden önce, kendisini bir embesil olarak tanıtır ve bu, günümüzde başarılı çoğu komedyenin de sıkça kurduğu bir tuzaktır. [Serhat Yenisan]

***

Madeline Miller, Circe. [Serra Aşkın]

***

Bu sene kendi kitabımla ilgili çalıştığım için, bu yılın en esaslı kitabı “Grafik Tasarımda Süreç: Mümkündür” oldu. Umarım 2020’de yayımlanacak. [Sevgi Arı]

***

Belki biraz tahmin edilebilir bir seçim olacak ama Margaret Atwood’un bu yıl eylül ayında çıkan Testaments romanı, benim için 2019’un en önemlileri arasında çoktan baş sıraya oturdu. Atwood’un 1985’te çıkan başyapıtı Handmaid’s Tale’in devamı olarak kurgulanan roman, başlangıcı otuz dört yıl önce yazılmış olduğu hâlde adeta dünyanın bugünkü gidişatına fiktif bir ayna tutan bu distopik hikâyeyi, otuz dört yıl sonra nispeten iyimser bir mesajla bitirdiği için beni mutlu etti. O mesaj da şu ki, hayali Gilead ülkesi gibi bütün özgürlüklerin yok edildiği bir otoriter teokraside bile duruma direnenler çıkacaktır, üstelik bazıları sistemin kendi içinden… Şimdiye kadar soluduğumuz hava kadar doğal kabul ettiğimiz özgürlüklerin hiç de garanti olmadığı, dünyanın her yerinde modern demokrasilerin akıbetinden büyük endişe duyulduğu şu günlerde bu hikâyeden çıkacak çok ders var. Romanın kahramanı Aunt Lydia’nin sözleriyle: “Hiç kimse, gökyüzünün üzerimize çökmekte olduğuna inanmak istemiyor, taa ki bir parçası kendi kafasına düşene kadar.” [Sibel Bozdoğan]

***

2019’da okuduğum kitaplar arasında bende en çok etki bırakanı, yazar, gazeteci, düşünür, Bolşevik devrimin kültür ideologlarından Ilya Ehrenburg’un kendi yaşam öyküsünü 1962 yılında MacGibbon & Kee Yayınevi’nden Anna Bostock çevirisiyle yayımladığı altı ciltlik dizinin ilk cildini oluşturan, Childhood and Youth 1891–1917 [Çocukluk ve Gençlik 1891–1917] isimli kitap oldu. 1891 yılında Ukrayna’nın Kiev kentinde orta sınıf Yahudi bir ailenin dördüncü ve tek erkek çocuğu olarak dünyaya gelen Ehrenburg’un yaşamının ilk on altı yılına odaklanan otobiyografisi, 1890’ların Rus Çarlığı’ndaki orta sınıf aile yapısında, toplumsal katmanlarında, imparatorluğun otorite kurmaya dayalı katı bürokrasisinde gözlemlenen gelenek ve modernite krizini incelikli mizahi diliyle ve bir o kadar etkili tasvirleriyle okura adeta yaşatarak aktarıyor. İkili diyaloglardan kitle gösterilerinin panoramik manzaralarına metin içinde ustalıkla atlayan Ehrenburg, şiire duyduğu tutkuyu, 1900’lerin başında ünlü devrimci Nikolai Bukharin ile Moskova’da başlayan dostluğunu ve henüz on altı yaşındayken yeraltı matbaalarında inşa ettiği politik kimliğini, o dönemin tanınmış ressam, yazar ve şairlerin biyografileriyle birlikte okura sunuyor. Ehrenburg’un Childhood and Youth 1891–1917 başlıklı otobiyografisi, Ekim Devrimi’nin oluşum sürecini bir kuşağın takıntıları, düşleri, kabusları ve hayal kırıklıkları üzerinden bize aktarmakla kalmıyor, aynı zamanda orta sınıf Yahudi bir aileden gelen anarşist bir gencin aidiyet, mülkiyet ve mutluluk kavramları üzerine verdiği kültürel mücadelenin benzer örneklerini, Ehrenburg’la aynı kuşağı paylaşan mimar, ressam ve grafik tasarımcı El Lissitzky’nin yanı sıra, Bolşevik devrimin propaganda tasarımcısı Alexander Rodcehnko’nun yaşam öykülerinde de görebilmemize olanak tanıyor. [Sinan Niyazioğlu]

***

Benim seçimim James C. Scott’ın Türkçeye yeni çevrilen Tahıla Karşı: İlk Devletlerin Derin Tarihi adlı kitabı oldu. Kitabın, bir siyaset bilimci tarafından yazılmış bir siyaset bilimi kitabı gibi durmasına karşılık, beni ilgilendiren tarafı mimarlıkta çok kullanılan o “mimarlığın özü barınmaktır” biçimindeki klişeleşmiş inanca karşı erken toplulukların dertlerinin durmak ve barınmak değil tersine göçebeliği sürdürmek olduğuna dair çok ikna edici bir anlatı sunması oldu. [Tayfun Gürkaş]

***

Germano Zullo & Albertine’den Küçüğüm [Mon Tout Petit]. Tekilliğin, çoğulluğun, senin, benin, mutluluğun, yalnızlığın, aşkın ve hayatın kısa retrospektifi. [Umut Altıntaş]

***

Life 3.0, Max Tegmark. Uçsuz bucaksız yapay zekâ tartışmaları içinde, Tegmark’ın sade ve olağan anlatımı beni çok etkiledi. [Yelta Köm]

2019, kitap, Manifold