Spy Masters:
Eric Ambler’in
Casusluk-Gerilim
Romanları

John Le Carré’nin yeni romanı A Legacy of Spies’ın kitapçı raflarında yerini aldığı şu haftalar casusluk-gerilim [spy thriller] olarak andığımız bu popüler janr üzerine bir şeyler yazmanın tam zamanıdır diye düşündüm. 85 yaşındaki üstadın romanını daha sonraki bir yazıya bırakarak (önce okumam lazım!), bugün kütüphanemin bir başka vazgeçilmez isminden, 1998 yılında 89 yaşında ölen Eric Ambler’den söz edeceğim. (Bir önceki Manifold yazımda bahsettiğim polisiye romanının kraliçesi P.D. James’in de 94 yaşında öldüğünü hatırlayınca acaba uzun yaşamanın sırrı polisiye ve casusluk romanı yazmaktan mı geçiyor diye düşünmeden edemiyor insan). “Modern casusluk romanının öncüsü” olduğu konusunda azımsanmayacak sayıda eleştirmenin hemfikir olduğu Ambler, bu edebiyatın çok daha ünlü ve sevilen üstatları üzerinde formatif bir etkiye sahip. Graham Greene’in kendisini “bir Eric Ambler müridi” olarak tanımlaması, Le Carré’nin ise Ambler’i “…espiyonaj yazarlarının hemen hepsinin içinden su çektiği derin bir kuyuya” benzetmesi bile Ambler’den başlamak için yeterli neden bence. Cinayet, espiyonaj, entrika, gerilim ve macera kategorilerini ustalıkla harmanlamış ve eğlencelik olarak küçümsenen (hatta kendisinin de eğlencelik olarak ve ticari amaçlarla yazdığını açıkça itiraf ettiği) bu popüler kategoriye belli bir entelektüel derinlik enjekte edip ‘edebiyat’ mertebesine yükseltebilmiş, 1975 yılında Amerikan Gerilim ve Polisiye Yazarları Birliği’nin “Grand Master” ödülüyle taltif edilmiş bir yazardan bahsediyoruz.

Eric Ambler (1909–1980),
kaynak:
New Statesman

Eric Ambler (1909–1998), Londra’nın güneydoğusunda, popüler tiyatro ve kukla gösterisi ile uğraşan ‘sahne emekçisi’ bir aile içinde doğup büyür ki, bazı yorumcuların da işaret ettiği gibi, bu kukla metaforu yazarın formatif bilinçaltına sızmış olabilir. Gerçekten de Ambler’in romanlarında, kendi özgür iradeleriyle hareket eder gibi görünen insanların, aslında daha büyük, gizli ve sinsi bir takım ekonomik ve politik güçlerin oyuncağı (kuklası?) olduğunu ima eden olaylara ve diyaloglara çok sık rastlarız. Komedyenlik ve reklam metinleri yazarlığını denedikten sonra bir süre de mühendislik okuyup yarıda bırakan Ambler (derslere gitmek yerine hobi olarak adliyeye gidip bol bol dava izlemiştir), sonunda yazarlıkta karar kılar. 1985 tarihli otobiyografisinde “Romanlarım bana iyi para kazandırdıysa da cahilce ve okunmaz şeyler değillerdi” diyerek popüler roman-kalite ilişkisinin ille de ters orantılı olmadığının altını çizen Ambler, “En büyük yanılgı iyi bir ucuz roman yazmanın kolay olduğu varsayımıdır; oysa hiç de kolay değildir bu iş: Kendine has bir doğal yetenek gerektirir” diye yazacaktır.1

Ambler’in en üretken yılları, casusluk-gerilim janrını seçmiş bir yazarı ziyadesiyle besleyecek büyük tarihsel olaylar silsilesiyle birebir örtüşür. 1930’lar Avrupa’sı ve İkinci Dünya Savaşı, arkasından Soğuk Savaş dönemi, espiyonaj edebiyatının altın çağı ve Ambler romanlarının da tarihsel arka planı olmanın ötesinde, kendisinin bizzat içinde yaşadığı, ideolojik çatışmalarını, kolektif korku ve kaygılarını paylaştığı, her şeyin altüst olup dünyanın yeniden şekillendiği tekinsiz, tehlikeli ve bir o kadar da heyecanlı yıllardır. Zaten büyük üstatlar Greene ve Le Carré’den, daha yakınlarda favorilerim arasına giren Alan Furst, Joseph Kanon, Charles Cumming ve benzerlerine kadar bu janra bulaşmış hemen her yazar romanlarını daha çok 20. yüzyılın ikinci ve üçüncü çeyreğine tekabül eden bu dönemde kurgulayacaktır. Ambler ise, bu dönemi bizzat, üstelik de çok maceralı bir şekilde deneyimlemiş, örneğin bir ameliyat sonrası dinlenmek için (nedense?) İspanyol iç savaşının hemen dibindeki Tanca’yı seçip, “sıcak gecelerin silah sesleriyle bölünmesine, sokak savaşlarına ve Fas’taki İspanyol işadamlarının General Franco ile Madrid’teki cumhuriyetçi hükümet arasında sıkışmışlığına” şahit olmuş;2 sonra da Londra’daki işinden istifa edip, tam savaş patlamak üzereyken yazarlığa Fransa’da devam etmeye karar vermiş, adeta romanlarında canlanacak tarihsel olayların tam içine atlayıp, ucuz otellerde ve kafelerde nefes nefese yaşamıştır.

O hâlde, bu tarihsel arka plan ile başlayalım. Kanımca Eric Ambler’i benzerlerinden ayıran birinci özelliği, ‘tarihsel atmosfer’ diyebileceğimiz şeyi (yoksa Zeitgeist mı demeliyiz?) çok iyi yakalaması, anlattığı dönemin ruhunu yarım asırdan fazla bir zaman sonra bile bize hissettirebilmesidir. Tamamı 1936 ile 1940 arasında yazılmış olan ilk altı romanının, sonradan bir daha yakalayamayacağı bir başarı kazanması ve artık klasikler arasında sayılması biraz da bu tarihsel atmosfer ile bağlantılı olsa gerek.3 Peki nedir bu atmosfer? Her şeyden önce İkinci Dünya Savaşı arifesindeki kaotik Avrupa’dır ve yaklaşan büyük felaketin ayak sesleridir. Birinci savaştan ders alınmamış, koca kıta önünü göremeyen atlar gibi ikincisine doğru dörtnala koşmaktadır, Cemiyet-i Akvam çaresizdir. Sadece Londra, Paris ya da Berlin’de değil, Atina’da Selanik’te, İstanbul’da, Sofya’da, Belgrad’da, Viyana’da —kısacası, Ambler aslında Avrupa’yı yazdığı hâlde Avrupalı okuyucularına uzak diyarlar kadar egzotik gelen Balkanlar ve Doğu Akdeniz şehirlerinde de— siyasi oyunlar oynanmakta ve cinayetler işlenmekte, silahlar imal edilip satılmakta, silah, uyuşturucu ve kadın kaçakçıları kol gezmekte, karanlık işler çeviren karanlık kişiler büyük paralar kazanmakta, ve tabii casuslara, kiralık katillere ve gizli ajanlara çok iş düşmektedir. Milliyetçiliğin hâkim ideoloji olduğu bu güçlü ulus-devletler dünyasında Ambler’in karakterlerinin aidiyetleri ise kaygan, çoğul ve karmaşıktır: Alman Yahudiler, Türkiyeli Rumlar, doğdukları yerler savaşlarla el değiştirmiş, başka ülkelerin toprakları hâline gelmiş Macarlar, Rumenler, Slovaklar ve benzerleri, mülteciler, vatansız göçmenler, çifte vatandaşlar, sahte kimlikler, sahte isimler ve sahte pasaportlarla dolu bir dünyadır bu.

Örnek vermek gerekirse; tarihsel atmosferi iliklerimize kadar hissettiğimiz romanlarından Background to Danger (1937) [Tehlikenin Arka Planı] yayımlandığında İtalya Etiyopya’yı işgal etmiş, İspanya İç Savaşı patlamış ve Hitler’in orduları Rheinland’a girmiştir. Ambler’in başyapıtı kabul edilen A Coffin for Dimitrios’ta (1939) [Dimitrios’a Bir Tabut], yan karakterlerden Polonyalı ajan Wladyslaw Grodek bu tarihsel bağlam - espiyonaj ilişkisini şöyle açıklar: “1914–18 deneyiminin gösterdiği gibi modern orduların hareketliliği, vurucu gücü, ve gelişmiş hava kuvvetlerinin mevcudiyeti, gelecekteki bir savaşta —ne de güzel çok uzakmış gibi geliyor kulağa değil mi?— düşmanı şaşırtma ve hazırlıksız yakalamanın önemi daha da artmıştır. Bugün Avrupa’da yaklaşık 27 bağımsız devlet vardır. Bu kara, deniz ve hava kuvvetlerinin her biri, kendi güvenliği için diğer 26 ülkenin ne yaptığını —askeri gücünü, etkinliğini, hangi gizli hazırlıkları yaptığını— bilmek zorundadır. Bu da casuslar gerektirir —ordular dolusu casuslar!” (155) Romanın, İngiltere’de çok satanlar listesine girdiği Eylül 1939’da, Almanya Polonya’yı işgal edecektir.

Topluca bakıldığında 1936–1940 romanlarında Grodek gibi ajanlar bolca boy gösterir, bazıları birden fazla romanda tekrar karşımıza çıkar. En akılda kalanlar arasında Sovyetler’in Avrupa’daki ajanı Andreas Zaleshoff Background to Danger (1937) [Tehlikenin Arka Planı]; Cause for Alarm (1938) [Panik Sebebi], ya da İngilizlerin Türk donanmasını yenileme planlarını baltalamak üzere bizzat harekete geçen nazi ajanı Herr Moeller, takma adıyla Doktor Fritz Haller Journey into Fear (1940) [Korkuya Yolculuk], sayılabilir. Bu ajanların tetikçisi olarak kaçakçılık, sahtekârlık, cinayet ve benzeri işleri gören karanlık karakterler de Ambler romanlarının vazgeçilmez aktörleridir. Her ikisi de, Romanya’da faşist bir iktidar kurmaya uğraşan Demir Muhafızlar Örgütü [Iron Guard] ile bağlantılı kiralık katil Romen Petre Banat (Journey into Fear) ve güçlü bir petrol şirketinin devletlerarası siyasi entrikalarında kirli ayak işlerini gören faşist ajan provokatör, kendi deyimiyle “propagandist” Stefan Saridza (Background to Danger) önemli örneklerdir ama A Coffin for Dimitrios’un esrarengiz kötü adamı Dimitrios Markopoulos’un yeri başkadır.

Dimitrios Makropoulos (Zachary Scott), sevgilisi Irana Prevaza (Faye Emerson)
ile birlikte.
The Mask of Dimitrios, 1944,
yön.: Jean Negulesco. Lobi kartı,
kaynak: IMDb
 

Türkçeye de çevrilip İzmirli Dimitrios (1948) ve daha sonra Dimitrios’un Maskesi (2000) olarak yayımlanan romanın başında İstanbul’da Boğaz’ın sularından çıkan bir ceset olarak tanıdığımız, aslında yaşıyor olduğunu ise ancak romanın sonunda öğreneceğimiz (spoiler için özür dilerim!) bu karanlık adamın sicilinde 1922’de İzmir’de bir cinayet, 1923’te Bulgaristan’da bir siyasi suikast komplosu, 1924’te Atatürk’e suikast girişimiyle ilişki şüphesi, 1926’da Belgrad’da bir casusluk vakası, İsviçre’de bir sahte pasaport olayı ve 1929’dan sonra Paris’te uyuşturucu kaçakçılığı vardır. Romanın esas kahramanı, polisiye yazarı İngiliz Charles Latimer, eski arşiv dokümanlarından ve yaşayan şahitlerin ifadelerinden çıkardığı parça parça bilgileri birleştirerek bu geçmiş olaylar zincirinden bir sonraki kitabına malzeme topladığını zannederken kendisini aslında halen (1939 yılında) devam eden olayların içinde bulur ve Orta Avrupa’da Dimitrios’un izini süren gerçek bir dedektife dönüşür.

Romanı en ilginç kılan noktalardan birisi, Ambler’in, Latimer aracılığıyla bizi gerçek dünyadaki cinayet ve kötülükler ile onların polisiye ya da casusluk romanı olarak sterilleştirilmiş versiyonları arasındaki farkı düşünmeye davet etmesidir. Romanın sonunda, Dimitrios’un peşinde yaşadığı tehlikeli maceradan sonra İngiltere’ye evine dönen Latimer’in iç monoloğu, savaş Avrupası gibi bir cinnet coğrafyasında cinayet ve macera yazarı olmanın ironisini (yani aslında Ambler’in kendi düşüncelerini) yansıtır: “Fena hâlde temiz bir cinayete ve bir dizi eğlenceli şüpheliye ihtiyacım vardı. Evet, şüpheliler mutlaka eğlendirici olmalıydı. Bir önceki kitabım biraz ağır kaçmıştı; buna az daha mizah katmalıydım. Cinayet nedeni de hiç şaşmayan, her zaman geçerli para meselesi olabilirdi… Mekân? Eh, eğlendiriciliğini hiçbir zaman kaybetmeyen bir İngiliz köyü olabilir, değil mi? Zaman? Yaz olabilir. Köyün ortasında kriket maçları, kilise bahçesinde partiler, çay fincanlarının şıngırtısı ve bir temmuz akşamında çimlerin kokusu. İnsanlar böyle şeyler duymak istiyordu.” (304)

Eric Ambler’in alter ego’su
Charles Latimer (filmde Hollandalı Cornelius Leyden [Peter Lorre])
Albay Hakkı (Kurt Katch) ile birlikte,
The Mask of Dimitrios, 1944,
yön.: Jean Negulesco,
kaynak: Film Noir Photos

Söz, benim Ambler’in alter ego’su olarak okuduğum Latimer’e gelmişken, artık Ambler romanlarının esas kahramanlarına göz atabiliriz. Eleştirmenlerin sıklıkla işaret ettiği gibi, bu kahramanların ortak paydası, yukarıda özetlemeye çalıştığım karanlık ve tehlikeli dünyaların çok dışında yaşayan, işinde gücünde sıradan insanlar olmalarıdır. Latimer akademisyenlikten polisiye yazarlığına geçmiş, beşinci romanını Atina’da bitirdikten sonra biraz hava değişikliği için İstanbul’a gelmiştir ve Boğaz’daki bir villada tanıştırıldığı gizli istihbarat şefi karizmatik Albay Hakkı ile ahbaplığının sonucunda başına geleceklerden habersizdir. Macerası Nürnberg’den Linz-Viyana istikametine giden bir trende başlayan Kenton beş parasız bir freelance gazeteci (Background to Danger), Güney Fransa’da bir otelde tatil yaparken istemeden bir casusluk hikâyesine karışan Joseph Vadassy de Paris’te yabancı diller öğretmenliği yapan bir Macar göçmenidir (Epitaph for a Spy, 1938 [Bir Casusa Kitabe]). Başına gelenlere kendisi de şaşırarak şöyle der: “İşe bak ki, benim gibi yapısı itibarıyla ürkek ve vahşetten delicesine korkan bir yabancı diller öğretmeni, birkaç saat içinde tehlikeli bir casusu yakalamak üzere, titiz ve zekice bir plan geliştirmeye başlamıştı bile...” (62). Ambler’in, Northampton Polytechnic’de başlayıp yarım bıraktığı mühendislik eğitiminin bir sonucu olsa gerek, her nasılsa hepsi silah ve mühimmat imalatı için çalışan mühendisler de başroldedir. Savunma sanayii ile bağlantılı bir iş seyahati için Türkiye’ye gelen Howard Graham (Journey into Fear), İngiliz Spartacus Makine Aletleri firmasının temsilcisi olarak Milano’ya gitmeyi kabul edip orada Mussolini’nin antifaşist hareketleri bastırmak üzere kurduğu paramiliter örgüt OVRA’nin [Organizzazione per la Vigilanza e la Repressione dell’Antifascismo] hedefine düşen Nicky Marlow (Cause for Alarm), ya da daha geç romanlardan birinde karısıyla, San Fransisco’dan başlayıp Japonya ve Güneydoğu Asya güzergâhıyla Kalküta’da bitecek bir gemi seyahati yaparken başına akıl almaz işler gelen Amerikalı Greg Nielsen (Passage of Arms, 1959 [Silah Nakliyesi]) hep mühendistirler.

Bu bahtsız karakterlerin ortak noktası hepsinin istemeden, farkında olmadan, tesadüflerin ve biraz da kendi naifliklerinin sonucunda kendilerini karmaşık ve karanlık olayların içinde bulmaları, bu durumdan kurtulmak ve düzlüğe çıkmak için attıkları her adımla daha da batıp, hayatlarını tehlikeye sokan durumlarda kalmalarıdır. Gizli ajanların ve profesyonel casusların dünyalarıyla hiç ilgileri olmadığı hâlde kendilerini casus rollerinde bulan, zaman zaman da ilk şoktan ve itirazlardan sonra ya bu rollerini sevip ‘havaya giren’ ya da başka çareleri olmadığı için ister istemez kabullenen ve hızla geri dönemeyecekleri noktalara sürüklenen bu karakterlerin yaşadıkları gerilim ve korkular bana biraz Patricia Highsmith romanlarındaki, katil olmadığı hâlde kendi gaflarının sonucunda suçlu konumuna düşen, üzerlerindeki şüpheden kurtulmak için manevralar yaptıkça daha da şüpheli hâle gelen karakterleri hatırlatır.4

Vintage Crime serisi kapakları:
Background to Danger (1937),
Epitaph for a Spy (1938),
kaynak: Sibel Bozdoğan arşivi

Kısacası bu açıdan Ambler’in romanları kelimenin sözlük anlamıyla spy thriller’dır: yani hem casusluk, hem gerilim vardır ve buna bazen Agatha Christievari bir klasik polisiye boyutu da eklenir. (Mesela Epitaph for a Spy’da Güney Fransa’nın St. Gatien kasabasında deniz kenarında tatil yaparken haksız yere casuslukla suçlanan Vadassy’nin, masumiyetini ispat etmek için kaldığı oteldeki farklı milletlerden on üç misafirin hangisinin gerçek casus olduğunu kısıtlı bir sürede tespit etmesi gerekmektedir. Tam Hercule Poirot’luk bir iş değil mi?) Öte yandan, bütün beceriksizliklerine, naifliklerine ve korkularına rağmen hikâye belli noktalara ulaşınca bu karakterlerin belki de can havliyle ya da dibe vurmuş olduklarını artık kabullenmeleri sonucu, cesur da davranabildiklerini veya kendilerinden hiç de beklenmeyen ani kurnazlıklarla hikâyeyi yeni dönemeçlere sokabildiklerini de eklememiz gerekir. Mesela Background to Danger’ın kahramanı Kenton, kendisini sorguya çeken ve istediği fotoğrafları vermezse işkence edip öldüreceğini çok iyi bildiği Saridza karşısında aptalca bir cesaret bulur: “O anda, kendisini de şaşırtan yeni ve hiç tanıdık olmayan bir duyguya kapıldı. Hayatında ilk defa birisi kendisini tehdit ediyor ve bir şey yapmaya zorluyordu; o ise soğukkanlı, öfkeli ve inatçı bir reddedişle karşılık veriyordu” (84). Bazen, zulüm edene karşı duyulan öfkenin, hayatta kalma dürtüsünün rasyonelliğine ağır basabileceğini düşündürür Ambler.

Kendisi de bir polisiye yazarı olan Julian Symons suç ve espiyonaj edebiyatını konu eden kitabında, “Birinci Dünya Savaşı sonrasında, casus romanlarındaki milliyetçilik dozunun arttığını, politik mesajlarında da sağ eğilimlerin ağır bastığını” söyler.5 Ambler’i bunların arasında farklılaştıran ise tam tersi bir politik konum alması, sol eğilimleri ve antifaşist duruşudur. Eleştirmenler, buna kanıt olarak romanlardaki Rus karakterleri ve Sovyet ajanlarını çoğu zaman ‘iyiler’ safına yerleştirmesine, en azından daha sempatik göstermesine dikkat çekerler. Mesela mühendis Graham’ın çalıştığı İngiliz firmasının İstanbul’daki temsilcisi ve Graham’a bu esrarengiz şehirde rehberlik eden Kopeikin (Journey into Fear), Latimer’e İzmir’de tercümanlık yapan ve bilgi sağlayan Fedor Muishkin (A Coffin for Dimitrios), özellikle de bu yan karakterlere göre çok daha önemli başrollerde karsımıza çıkan, genç Sovyet Ajanı Andreas Zahleshoff ve kız kardeşi Tamara (Background to Danger, Cause for Alarm) böyle ‘bizden yana’ karakterlerdir. Kenton’u, Saridza’nın elinden ve mutlak bir ölümden kurtaran Zahleshoff’un, bu James Bondvari ‘son anda kurtuluş’ sahnesinde, donmak üzere olan kahramanımıza kendi yün atkısını vermesi de böyle bir sembolik önem taşır. (104) Aynı Zahleshoff, Cause for Alarm’da da, kahramanımız Nicky Marlow’u, benzer biçimde ümitsiz bir durumdan kurtaracak, Belgrad tren istasyonundaki ayrılma sahnesinde Moskova’dan kart atacağına söz verecektir.

Vintage Crime serisi kapakları:
Cause for Alarm (1938),
Journey into Fear (1940),
kaynak: Sibel Bozdoğan arşivi

Öte yandan, Ambler iyilerle kötüleri çok kesin çizgilerle ayırmak şematikliğine de düşmez: Ona göre savaş yıllarının “Avrupa cangılı”, iyi ve kötü sözcüklerinin içinin boşaldığı bir etik muğlaklıklar [moral ambivalence] âlemidir. Özellikle yukarıda sözünü ettiğimiz, Saridza ya da Dimitrios gibi karanlık karakterlerin, evrensel zannettiğimiz ahlaki normlardan yoksunlukları ile operasyonel rasyonelliklerinin paradoksunu düşünelim ister. Zaten iyi bilindiği gibi, 20. yüzyıl entelektüel tarihine damgasını vuran “aydınlanmanın karanlık yüzü” ya da “reaksiyoner modernlik” gibi analizler de, nazi ideolojisinde vücut bulan aynı paradoksa, yani kötülük ile rasyonalitenin pekâlâ yan yana gelebilmesine odaklanır.6 Bunu belki de en güzel anlatan (ve çok alıntılanmış) bir paragrafta, Latimer, Dimitrios’u tanıdıkça farkına vardığı bu derin gerçekle yüzleşir: “Onu [Dimitrios] iyi ya da kötü terimleriyle anlatmaya çalışmak beyhude” diye düşünür; “...bu kelimeler barok soyutlamalar olarak kalıyor ancak. Dimitrios şeytan değildi. Son derece mantıki ve tutarlıydı; Lewisite isimli zehirli gaz ya da bombalanmış bir kasabadaki parçalanmış çocuk vücutları ne kadar mantıklı ve tutarlıysa, Dimitrios da o kadar mantıki ve tutarlıydı. Avrupa denilen cangılda, Michelangelo’nun David’i, Beethoven’ın kuartetleri ya da Einstein’ın fiziğinin mantığı, yerini Finans Borsası Yıllığı’nın ya da Hitler’in Kavgam’ının [Mein Kampf] mantığına bırakmıştı.” (253) Doğrusu ben popüler bir casus romanında, kapitalizm ve nasyonalizmi, Avrupa’nın kadim kültür ve bilim birikimine ihanetle suçlayıp birlikte mahkûm eden böyle bir cümleyi ilk okuduğumda, Ambler’de bir Adorno duyarlılığı bulmuş gibi olmuştum.

Ambler’in gençlik yıllarına damgasını vuran, bilinçli ama biraz naif solculuğunun, Rus karakterleri sempatik göstermekten daha bariz kanıtları zaten romanlarında fazlasıyla vardır. Olayların fiili aktörleri karanlık adamlar, güvenilmez casuslar ve acımasız katiller olsa da asıl ‘kötü adamlar’ bireylere indirgenemeyecek, gözle görülmeyen ve kolay teşhis edilmeyen, kapalı kapılar ardında faaliyet gösteren ‘büyük sermaye’ ve onunla işbirliği içindeki ‘büyük devlet’tir (başta sözünü ettiğim kukla metaforu). Bu soyut ve ‘şeyleşmiş’ [reified] kötülüğün somut tezahürleri ise, A Coffin for Dimitrios’taki hayali Avrasya Kredi Birliği [Eurasian Credit Union] gibi devletlerarası finans kuruluşları ya da, Background to Danger’daki İngiltere merkezli, Bakü ve Beserabya petrol havzalarına göz dikmiş hayali Avrasya Petrol Şirketi [PEPC Pan Eurasian Oil Company] gibi görünmez aktörlerdir. Savaşın ve yaşanan büyük yıkımın kazananları bunlar, kaybedenleri ise sıradan insanlar, mülteciler, parasızlar, yerinden yurdundan olmuşlardır.

Yer yer bu mesajın fazla didaktik bir ton aldığı da yadsınamaz. Örneğin, Zahleshoff, başına açılan belalara rağmen hâlâ kanunların (ve İngiliz konsolosunun) kendisini kurtaracağını zanneden Marlow’a, Mussolini İtalya’sında devletin her zaman kanunların üstünde olduğunu söyler; “Faşizmin en büyük tehlikesi devlete tapması, mutlak ve tek-merkezli bir birimi varsaymasıdır; devlet fikri halkın içinden çıkmaz, soyut ve Tanrı gibi bir şeydir” diyerek ders verircesine anlatır (Cause for Alarm, 207). Başka bir romanda da, mülteci Herr Emil Schimler’in ağzından Weimar sosyal demokrasisinin temel çelişkisini öğreniriz: “Birinci Dünya Savaşı sonrası Alman sosyal demokrasisinin problemi, bir eliyle mücadele ettiği şeyi öbür eliyle destekliyor olmasıydı. Kapitalistin işçileri sömürme özgürlüğüne de, işçinin sendikalılaşıp kapitalistle mücadele etme özgürlüğüne de inanıyordu. En büyük yanılgısı, taviz ve uzlaşmanın imkânlarının sınırsızlığına safça inanmasıydı… …Daha kötüsü, kuvvete iyilikle karşı koyabileceğimizi düşünüyordu; kudurmuş köpekle başa çıkmak için kafasını okşamamızı öneriyordu. Sonuç? 1933’de Alman sosyal demokrasisi ısırıldı ve acılar içinde öldü.” (Epitaph for a Spy, 173)

Ambler hayranlarının ve üzerine yazmış eleştirmenlerin sıklıkla tekrarladığı gibi, yazarın bu erken dönem antifaşist, sol eğilimleri ve Sovyet sempatizanlığı, 23 Ağustos 1939’da imzalanıp iki yıl yürürlükte kalan Nazi-Sovyet paktı ile derin bir hayal kırıklığına, büyük bir ihanete uğramışlık hissine dönüşecektir. Benim henüz okumadığım, ama konusu Stalinist tasfiyelerle ilgili romanı The Judgement of Deltchev (1952) [Deltchev’in Yargısı], bu hislerin etkisiyle yazılmıştır. Kimbilir, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, başarılı bir popüler yazarlık ve film senaristliği kariyeri sürdürse de, ilk altı romanının okuyucuyu adeta içine çeken gücünü ve gerçeklik duygusunu (tarihsel atmosfer demiştik) bir daha yakalayamaması, romanların sanki biraz daha sığlaşması, daha ‘eğlencelik’ hâle gelmeye başlaması, belki de Ambler’in gençken pek emin olduğu bazı doğruların sarsılması, dünyanın değişmesi, bir şeylere inanmanın giderek zorlaşması ile ilgilidir. Çağdaşı Graham Greene ve onlardan biraz daha genç John Le Carré gibi ustalar ise, tam da bu ikircikli [ambivalent] dünyanın vicdanı olarak yükselirler. 1930’ların karizmatik casusları yerine Soğuk Savaş’ın profesyonel çifte ajanlarının ve ‘köstebeklerinin’ sahneye sürüldüğü ve yine güçlüler rekabet ederken sıradan insanların piyon olarak arada harcandığı karamsar romanlarıyla bu ustalar bayrağı Ambler’den devralırken, Ambler’in kendisi biraz farklı bir yönde evrilecektir ki, kanımca bu da sinema ile tanışmasına bağlanabilir.

Howard Graham (Joseph Cotton)
ve Albay Hakkı (Orson Welles),
Journey into Fear, 1942,
yön.: Norman Foster & Orson Welles, kaynak: Film Forno

İkinci Dünya Savaşı’nda orduya katılan Ambler, Birleşik Krallık askeri sinema biriminde propaganda filmleri yapımında çalışır. Kendileri de birer subay olan David Niven ve Peter Ustinov gibi sinemanın ünlü isimleri ile tanışması da bu sıradadır. Başrolünü David Niven’in oynayacağı, 1944 tarihli eğitim filmi The Way Ahead’in senaryosunu yazar; Amerikan ordularının İtalya’ya çıkmasını ve San Pietro kasabasını faşistlerden ve nazilerden temizlemesini belgeleyen İngiliz-Amerikan yapımı bir film için de, kendisi gibi yüzbaşı olan, 1941’de Humprey Bogart’lı klasik Maltese Falcon filminin yönetmenliğini yapmış John Huston ile çalışır. Ambler, sinemaya ve senaryo yazarlığına bu sıralarda ısınmış olmalıdır. Zaten yukarıda sözünü ettiğim klasik romanları ziyadesiyle sinematiktir. Amerika’da Random House’un Vintage Crime serisinde yeniden yayımlanan bu kitapların kapaklarındaki film noir imajlar da bu sinematik özellikleri güzel yakalar. Balkanlar ve Doğu Avrupa’yı kat eden gece trenleri, İstanbul’dan Cenova’ya seyreden Sestri Levante, San Fransisco’dan Yokohama, Kobe, Hong Kong, Manila, Saygon, Singapur, Rangoon üzerinden Kalküta’ya giden Silver Isle gibi egzotik isimli gemiler, karanlık karakterlerin, gizli ajanların ve kiralık katillerin cirit attığı oteller (İstanbul’da mutlaka Pera Palas), içki kadehleri ve sigara dumanları arkasından herkesin birbirini izlediği barlar, her milletten güzel kadınların şarkı söylediği veya dans ettiği tehlikeli ve karanlık gece kulüpleri (İstiklal Caddesi’nin yan sokaklarından birindeki Le Jockey Cabaret gerçekten var mıydı acaba?) okurken bile film seyrediyoruz hissini verir ki, Hollywood bunun farkına varmakta ve romanların film haklarını satın almakta gecikmeyecektir. Klasik Ambler romanlarının en önemlileri daha savaş yıllarında film yapılır. Bunların ilk ve en ünlüsü, 1942’de Orson Welles’in hem yönetmenliğini (Norman Foster ile birlikte) yaptığı, hem de Albay Hakkı rolünde kısaca göründüğü Journey into Fear’dır. Bunu 1943’de Background to Danger ve 1944’te A Coffin for Dimitrios (film adı The Mask of Dimitrios) ile Epitaph for a Spy (film adı Hotel Reserve) takip eder.

Ambler romanından beyazperdeye aktarılmış filmlerin arasında bizim en iyi tanıdığımız Topkapı (1964), hafif komedi tarzında bir heist [soygun] filmidir. Ben Ambler romanlarına merak sardıktan sonra, İstanbul’da geçtiği için ilgimi çeken The Light of Day’i (1962) [Gün Işığı] okuduğumda bir şeyler çok tanıdık gelmişti ama bunun, çocukken seyrettiğim ve hâlâ bütün detayları ile hatırladığım Topkapı filminin senaryosuna benzediğini ancak kitabı yarılayınca fark etmiştim. Yönetmenliğini Jules Dassin’in yaptığı filmin başrollerinde Melina Mercouri ve Maximilian Schell ile birlikte, Ambler’in askerlik arkadaşı Peter Ustinov da vardır. Mısırlı bir anne ile İngiliz subayı babanın çocuğu Arthur Abdel Simpson rolündeki Ustinov, Amerikalı bir çift için para karşılığında Atina’dan İstanbul’a getirdiği arabada kaçak silah bulununca Türk polisiyle işbirliği yapacak, Türk polisi de aslında bir darbe hazırlığından şüphelenirken (roman 27 Mayıs darbesinden iki yıl sonra yazılmıştır) Topkapı sarayından Kaşıkçı Elması’nı çalmak üzere planlanmış bir mücevher hırsızlığı vakasıyla karşılaşacaktır. Otobiyografisinden de anlıyoruz ki, Ambler İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden dönemde kitaplarının üzerindeki kontrolü epeyce yitirmiştir: Haklarını satmış olduğu bu kitaplardan bazıları çok değiştirilerek ve kendisinin hiç beğenmediği biçimlerde film olmuş, Topkapı örneğinde olduğu gibi bazıları bambaşka isimlerle vizyona girmiştir.

Ambler’in 1962 tarihli romanı
The Light of Day’den uyarlama: Topkapı, yön.: Jules Dassin, 1964, trailer 

1950’ler boyunca, para kazanmanın cazibesiyle çoğu ucuz ve sıradan macera filmleri olarak piyasaya çıkan sayısız senaryoya imza atsa da Ambler roman yazmaya geri dönecek, sonraki yirmi yılda, bir eleştirmenin ifadesiyle “ulusal bağımsızlık hareketleri ve üçüncü dünya olgusunun ortaya çıkmasıyla dünyanın içine girdiği yeni karmaşa ve kaos dönemine” şahitlik eden on iki kitap daha çıkaracaktır.7 Bunlarda klasik romanlarından aşina olduğumuz politik olaylar ve casusluk-gerilim hikâyeleri Avrupa ötesine uzanarak bir anlamda ‘globalleşir’. Örneğin Passage of Arms’da (1959) [Silah Nakliyesi], hikâyenin arka planı (İngilizlerin 1957’de terk ettiği Malezya’daki kauçuk plantasyonları, Çinli komünist gerillalar, Endonezya’da Jakarta hükümetine başkaldıran Sumatralı Müslüman isyancılar ve Saygon, Rangoon, Siyam ve Formoza gibi artık olmayan yer isimleri) bizi Güneydoğu Asya’nın, İngiliz ve Fransızlardan Amerikalılara, bağımsızlık savaşlarından iç savaşlara uzanan kanlı ve kaotik yakın tarihine götürür. Hatta ilginç bir metinlerarasılık [intertextuality] örneği olarak, sadece dört yıl önce, 1955’de yayımlamış olan Graham Greene başyapıtı The Quiet American’a göndermeler bile yapılır.

Benim, İngilizce konuşulan dünyadaki şöhretine karşın Türkiye’de az bilinen bu İngiliz yazarı keşfetmem biraz tesadüfi bir şekilde, İstanbul’da geçen casusluk romanlarını derlemeye çalışırken A Coffin for Dimitrios’u ve Journey into Fear’ı bulmam sonucu oldu. İstanbul’un casusluk-gerilim romanları için vazgeçilmez cazibesi iyi bilinen bir konu, özellikle de Soğuk Savaş döneminde. Sovyetler’in burnunun dibinde, üstelik NATO müttefiki böyle muhteşem bir dünya şehri, Ian Fleming (James Bond: From Russia with Love, 1957) veya Manning Lee Stokes’tan (Nick Carter: Istanbul, 1965) daha yakınlarda Charles Cumming’e kadar (A Colder War, 2014) pek çok popüler gerilim-espiyonaj yazarına ilham vermiştir. Bazı John Le Carré kitaplarının film uyarlamalarında da, romanda başka yerlerde geçen olayların İstanbul’a taşınması şehrin bu entrika ve espiyonaj aura’sını pekiştirmiştir. (Tinker Tailor Soldier Spy’ın 2011’de yapılan versiyonunda Tom Hardy’nin oynadığı Ricky Tarr karakterinin anlattığı olaylar, kitapta İstanbul’da değil, Hong Kong’da geçer; BBC televizyon dizisi olarak 2016’da gösterilen The Night Manager’da ise, kitaptaki Latin Amerika uyuşturucu ticareti, Ortadoğu’da silah kaçakçılığı olarak yeniden yazılmıştır ve gece yarısında Haydarpaşa limanındaki muhteşem sahne ile İstanbul işin içine katılmıştır). Bir gün, bütün bunları derleyen Spy City: Istanbul olarak tahayyül ettiğim kitabı yazabilir miyim bilmiyorum, ama Eric Ambler’in bu yazarların hepsinden önce, daha 1930’larda İstanbul’da geçen maceralar düşlemesi —üstelik de bunu şehri görmeden yapması kayda değer.

Yazarın sonradan okuduğum otobiyografisinde bu Türkiye bağlantısına dair bazı ipuçları da buldum. Daha çocukluk yıllarında, Birinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’de bulunmuş olan amcasının anlattıklarını dinlerken nasıl “Haydarpaşa” kelimesinin kulağına hoş gelmesiyle ansiklopediye bakıp araştırdığını, “bunun Boğaz’ın kıyısında, tarihi Constantinople’ın karşısında, Üsküdar’a ve Florence Nightingale’in Kırım Savaş Hastanesi’ne yakın bir yer olduğunu öğrendiğini” yazar.8 İkinci Dünya Savaşı arifesinde Fransa’da yaşamaya başladıktan sonra ise epeyce Türk’ün yaşadığı Nice şehrinde “hâlâ Osmanlı hanedan yanlısı ya da Jön Türklerin yanlış saflarında yer almış subay ve bürokratlar, avukat, politikacı veya ticaret-nakliyatla uğraşan işadamlarından oluşan… …çoğu Kemalistlerin radikal reformlarına boyun eğmektense pılıyı pırtıyı toplayıp kaçmış” çeşitli Türk ailelerle konuşur, bilgi toplayıp notlar alır, öğrendiklerini haritalar üzerine işaretler.9 Kısacası meraklı ve araştırmacı bir yazar, görmediği yerlerde geçen hikâyeler yazmayı becermiştir. Örneğin The Light of Day’deki İstanbul son derece ayrıntılı ve gerçekçidir. İyi aşina olduğumuz oryantalist klişelere de rastlanmakla birlikte şehrin modern mekânları ön plandadır: Park Hotel, Hilton, Divan Hotel Taksim, Kervansaray Gece Kulübü, Sarıyer’de sütunlu terası, mermer merdivenleri, avluda fıskiyeli bir havuzu, heykelleri ve muhteşem Boğaz manzarası ile Villa Sardunya ki, “beyaz pasta gibi, Nice ya da Monte Carlo’nun eski kısımlarında görebileceğiniz türden bir bina… …Bu iş için yüzyıl başında bir Fransız ya da İtalyan mimar devşirilmiş olmalı” diye anlatır. (81)

Vintage Crime serisi kapakları:
A Coffin for Dimitrios (1939),
The Light of Day (1962),
kaynak: Sibel Bozdoğan arşivi

Bana ilginç gelen bir başka ayrıntı da, sadece Ambler değil bütün Batılı polisiye-espiyonaj-gerilim yazarlarında bulabileceğimiz Türk polisi tiplemeleridir. Bu hepsi iyi İngilizce veya Fransızca konuşan, jilet gibi dediğimiz türden ilginç kişilikler arasında “İkinci Şube”den Binbaşı Tufan (The Light of Day) akla gelebilir, ama “Gizli İstihbarat Şefi” Albay Hakkı (A Coffin for Dimitrios ve Journey into Fear) unutulmaz bir Ambler karakteridir. A Coffin for Dimitrios’ta, Boğaz’a nazır bir villadaki partiye son derece havalı bir biçimde gelen bu “uzun boylu, ince, Prusya stilinde kısa kesilmiş gri saçlı, uzun burunlu ve ince dudaklı, üniforması mükemmel dikilmiş Türk’e” romanın kahramanı, polisiye yazarı Latimer anında hayran olur: “Pırıl pırıl rugan çizmelerindeki görünmeyen bir toz tanesini zarif bir el hareketiyle çıkardığı ipek mendiliyle sildi… …Geniş bir gülümseme ve nezaketle çizmelerinin topuklarını birbirine vurdu, eğildi ve elleri öptü, deniz subaylarının selamlarını aldı ve işadamlarının eşlerine arzu dolu bakışlar attı” diye anlatır. (13) Kendisi de bir polisiye düşkünü olan Albay Hakkı, Latimer’i gerçek bir ceset görmek üzere ertesi gün morga davet edecek ve macera böyle başlayacaktır. İnsan gerçekten böyle polislerimiz, komiserlerimiz, özel şube şeflerimiz var mıydı diye merak ediyor.

Ambler 1981 yılında kendisiyle yapılan bir söyleşide casus romanlarının “tarihe not düşme” fonksiyonuna parmak basar: “Casusluk-gerilim-macera romanları, belli bir dönemde insanların nasıl düşündüğü ya da devletlerin nasıl davrandığı konusunda, konvansiyonel romanlardan çok daha fazla şey söyler. Bundan 100 yıl sonra, eğer bu romanlar hâlâ kalmışsa, bizim dünyamızda ne olup bittiğini anlamak için ipuçları bu casusluk romanlarında aranacaktır” der.10 Doğrusu bu önermeye canıgönülden katılıyorum. Belki akademik tarih kitapları yerine casusluk romanı okumaya verdiğim zamanların suçluluk duygusunu bertaraf etmek için böyle düşünmek işime geliyor olabilir. Ama yine de ısrar edeceğim ki, örneğin Soğuk Savaş’ı ve Berlin duvarını anlamak için onlarca tarih kitabı okusak bile hissedemeyeceğimiz tarihsel atmosferi Le Carré’nin Soğuktan Gelen Casus’unu okuyarak hissedebiliyorsak [The Spy Who Came From the Cold, 1963] ya da bugün Putin Rusya’sında cereyan eden karanlık işleri tam olarak bilmesek de, Martin Cruz Smith’in veya Jason Matthews’ın romanlarındaki olaylar, kişiler ve ayrıntılar, bize hayli gerçeğe yakın bir fikir verebiliyorsa, Ambler çok da haksız sayılmaz.

Öte yandan Ambler’in klasik romanlarının sadece kendi dönemlerine ayna tutmanın ötesinde, eskimeyen, hatta bugünlerde adeta yeniden anlam kazanan bir yanı da olduğunu düşünüyorum. Ambler’in romanlarındaki 1930’lar Avrupa’sı çözülmekte olan, parçalanmış ve korkular içinde bir kıtadır: Ekonomiler durmuş, para birimleri kırılganlaşmış, işsizlik ve belirsizlik artmış, devletler silahlanmakta ve insanlar adeta yaklaşmakta olan felaketi beklemektedir. Ya bugün? Bugün de dağılma korkusundaki Avrupa’yı (Brexit, Katalonya ayrılıkçı hareketi, Almanya’da bile yükselen aşırı sağ vs.), terörizm ve mülteci sorunlarını, her yerde dozu artan milliyetçiliği, dünyadaki bölgesel çatışmaları (en başta Ortadoğu) ve daha büyük çatışma tehditlerini (ABD-Kuzey Kore gerginliği) düşününce 1930’lar o kadar da tarihte kalmış gibi durmuyor. Yakınlarda çıkan bir BBC yazısında da, “Ambler’i bugün okurken bir déjà vu hissine kapılmamak elde değil… …Tarihin döngüleri bizi Ambler’in Avrupa’sından çok da farklı olmayan bir noktaya geri getirmiş görünüyor” tespiti yapılıyor.11 Bu tespite bir de Türkiye’den bakınca insan, hem art arda birikmesi hızlanan olaylar, hem de bunlar karşısındaki aymazlık ve ‘her şeye alışma’ durumu karşısında ürpermeden edemiyor.

Ambler’in otobiyografisindeki bir paragraf bana özellikle etkileyici gelmişti, onunla bitireyim. 1938 Eylül sonunda, Münih konferansının son gününde Paris’te olan yazarımız Boulevard St-Michel’i şöyle anlatıyor: “Kafeler tıklım tıklım doluydu. Gece yarısına on dakika kala herkes masalardan kalkıp, sokağa çıktı ve gökyüzüne bakmaya başladı. Hepimiz bizi ve Paris’i yok etmek üzere geleceklerinden emin olduğumuz Alman bombardıman uçaklarını görmek hevesindeydik. Pek çoğumuz orada öleceğimizi ciddi olarak düşünüyorduk… …tahayyüllerimiz alıp başını gitmişti ve hepimiz H.G. Wells tipi bir apokaliptik mahşer bekliyorduk… …İki saat sonra Paris-Soir gazetesinin son baskısında, Çekoslovakya’nın parçalanması ve Südetlerin nazilere ilhakı anlamına gelen Münih anlaşmasının imzalandığını okuduk. Herkes rahatlamıştı. İhanete aldırmamaya alışıyorduk.”12 Acaba bizler de, o gece Paris sokaklarındaki insanlar gibi, bir günü daha atlatmanın yanıltıcı rahatlığı ile yaklaşan daha büyük belaları göremeden mi yaşıyoruz?

1. Eric Ambler, Here Lies: An Autobiography, London: Ipso Books, 2017 (1985), s. 136 ve 190.

2. Here Lies: An Autobiography, s. 175–176.

3. Bu romanlar sırasıyla, The Dark Frontier (1936), Background to Danger (1937), Epitaph for a Spy (1938), Cause for Alarm (1938), A Coffin for Dimitrios (1939) ve Journey into Fear’dır (1940). Background to Danger, Ambler’in yayıncısı Hodder & Stoughton tarafından Uncommon Danger olarak değiştirilerek yayımlanmış, A Coffin for Dimitrios ise The Mask of Dimitrios olmuştur. Ambler’in Amerika’daki yayıncısı Alfred A.Knopf, orijinal isimleri korumuştur. Metinde sayfa numarası belirterek romanlara yaptığım alıntıların hepsi Random House, Vintage Crime serisinden çıkan yeni baskılarından alınmıştır.

4. Örneğin, Epitaph for a Spy’ın kahramanı Joseph Vadassy ile Highsmith’in The Blunderer (1954) romanındaki Walter Stackhaus’un çok farklı maceralarının ortak yanı bu battıkça batma durumudur.

5. Julian Symons, Bloody Murder: from the Detective Story to the Crime Novel (1972), zikreden Thomas Jones, “Dangerous Games”, The Guardian, 5 Haziran 2009.

6. Bkz. Theodor Adorno ve Max Horkheimer, Dialectic of Enlightenment (1944) ve Jeffrey Herf, Reactionary Modernism: Technology, Culture and Politics in Weimar and the Third Reich (1984).

7. Eric Pace, “Eric Ambler’s Obituary”, The New York Times, 24 Ekim 1998.

8. Here Lies: an Autobiography, s. 64.

9. Here Lies: an Autobiography, s. 184.

10. Zikredildiği kaynak: Eric Pace, “Eric Ambler’s Obituary”, The New York Times, 24 Ekim 1998.

11. “A Point of View: the Enduring Relevance of Eric Ambler’s Spy Novels”, BBC Magazine, 23 Ağustos 2015.

12. Here Lies: an Autobiography, ss. 195–196.

casusluk, Eric Ambler, gerilim, popüler kültür, roman, Sibel Bozdoğan, spy thriller