CANAN, “Cennet”, 2017,
fotoğraf: Murat Germen,
Arter’in izniyle.
CANAN’ın küratörlüğünü
Nazlı Gürlek’in yaptığı
Kaf Dağı’nın Ardında
sergisi Arter’de
gerçekleşti
(12 Eylül–24 Aralık 2017).
CANAN Hakkında Birkaç Düşünce

CANAN’ın işlerine yaklaşmanın hep ‘ya/ya da’lı yolları var. Ya ‘masal’ın dinginliği ya aklın huzursuzluğu; ya mitolojiyi kadından yana çevirmenin renkliliği ya erkeklerin ele geçirdiği mitolojilerin karanlığı, ya hisseli kıssa ya arabesk, hatta, yerleştirme veya film. Bu ‘ya/ya da’lı yollar kendi kendilerini daima bir top kumaş gibi gözlerimizin —özellikle gözlerimizin— önüne sererken, zaman zaman burada iki çeşit dünya kavrayışı arasında kaldığımızı unutabiliyoruz. Çoğu zaman da, sonuçta masalsı olanın göz kamaştırıcılığı karanlık olana üstün gelebiliyor.

Kaf Dağı’nın Ardında sergisinin belkemiğini oluşturan cennet/cehennem karşıtlığının ta kendisinde de böyle bir yan var, ve denebilir ki, ‘araf’ı da katarsak bu kutsal üçlü, bu teslis aslında CANAN’ın işlerinde gizlenen Mutluluk/Tereddüt/Umarsızlık aşamalarına da tekabül ediyor.

CANAN’ın işlerinin dünyasında Mutluluk ya da Cennet ya da Uyku diyeceğim şey, çocuksu, rengârenk, sinemanın keşfi öncesine denk düşen zoetrope gibi icatların kinetik neşesini taşıyor. Dönen, renk saçan, ışığıyla duvarları boyayan, dikişi nakışıyla hem kadınlara bırakılmış bir alanı (ki bu alan kendi Goyavari ‘canavar’larını da yaratıyor CANAN’ın Uyku/Kâbus/Uyanıklık üçlemesine de benzetebileceğimiz ‘teslis’inde) değerli bulan, hem de onun sınırlarını aşmaya çalışan pagan bir hâl. Bunun en güzel ifadesi belki de CANAN’ın yeni işlerinden biri olan “Ay Işığında Yıkanan Kadınlar” video işi. CANAN’ın çoğu masalsı işi gibi bunun da arkasında bir söylence, bir hikâye, bir gelenek var. Ay ışığında yıkanan kızlar, sembolizm/parnasçılar yoluyla ‘modern’in antikiteden devraldığı ve duyumsal bir sahne olarak yeniden canlandırdığı mitik bir tema. Picasso’dan Yahya Kemal’e kadar “alınlarında çepeçevre gülden efserler”1 taşıyan bu mitolojik kızları seyir ve tasvir edenin bir erkek gözü olup olmadığını hep aklımızdan geçiririz. CANAN’ın filminde de bu şüphenin gölgesi var olmakla birlikte bu ‘aysama’ sahnesi bir yandan da bütün inkâr edilemeyecek gücü ve güzelliğiyle karşımızda. Artık mürekkebe batmış gibi duran bu sahnenin monokromu mu, ayın ta kendisi mi, kadınların alanının giderek daraltıldığı günlerde bize sunduğu özgürlük havası mı, nedir, film ‘mehtab ve iri güller’ fantezisinin bayağılığını harikulade bir şeye tercüme ediyor. Eski ama yeni bir şeye. Paganlığın daima yeniden işe yarayacak bir kaynak olduğunu düşündürerek.

CANAN,
“Ay Işığında Yıkanan Kadınlar”,
2017, HD video, 4'44''

Ama ay ışığında çıplak yıkanan kızlar, insana CANAN’ın bir önceki sergisindeki, kendi bedenini kullanarak birer fotoğraf karesi hâline getirdiği, ormana ya da şehre gizlenmiş çıplak kadınları da hatırlatıyor. O fotoğraf işleri, pagan temaların her zaman nev Yunani bir romantik tüle bürünmediğini, hikâyenin kendi kültünün ‘sahibi’ olmak kadar, başka, düşman bir kültün ‘av’ı olmayı da ima ettiğini düşündürüyordu. Hatta belki bir ‘kült kaybı’nı. Bayağı etkileyici idiler.

CANAN, “Uzak Orman Yakın Şehir”
fotoğraf serisinden “Bomonti III”
ve Heybeli III”, 2015,
kaynak: cananxcanan.com

Araf ya da Tereddüt ya da Uykusuzluk diyeceğim kısımda ise, CANAN’ın kimi dinlerce bir ‘misafirlik’ addedilen bu dünya ile ilgili kuşkuları var. Geçicilik ne? Gerçekten geçicilik mi, yoksa sonsuza kadar süren bir tür iki araya sıkışma sıkıntısı mı? Burada, bu bağlamda en favori işlerimden olmayan “Dışarıda Çok Kötülük Var”ın yanı sıra, CANAN’ın en önemli bulduğum işlerinden biri, “Hezeyan” da bulunuyor. “Hezeyan” daha önce de birkaç kere sergilenmişti. Sergi onun önemini es geçmemiş. Bir saat süren bu filmin tümünü seyretmelisiniz.

“Hezeyan”ın önemli tarafı sergideki mitik/masalsı havayı kırması, CANAN’da genelde o hava içinde dile getirilen, onun dibinde gizlenen endişeyi gündelik/kâbusvari bir hikâyeye tercüme etmesi. Bu hikâye mitin kullanışlı yuvarlaklığından ve ‘ahenginden’ yoksun, belgeselin aciliyetine yakın, dolayısıyla parça parça, hatta mutfak tabiriyle ‘topak topak’ ve ‘çapaklı’. Hikâyeleniş olarak da öyle; bilgisayar ekranına yapılmış yakın çekimlerle hazır ev mobilyası keşmekeşinden meydana gelen estetiği her türlü nakış fikrini dışlıyor. “Ay Işığında Yıkanan Kadınlar”ın tersine, bir açılma hikâyesi değil, bir içine kapanma hikâyesi. Bu da CANAN’daki ikiliklere bir diğer örnek olabilir.

“Hezeyan”, popüler kültürün işbirlikçiliğiyle, sanal iletişim yoluyla, aşk şarkılarıyla ve aşkla ilgili şartlanmalarla kendi kendini bir aşk fiksiyonu içine sokma arzusundan oluşan (aşık olmak başka ne ki zaten de denilebilir) bir şirazeden çıkma hikâyesi. Hikâye olarak ‘kirliliği’ insana cinéma-vérité’yi ya da erken dönem Fassbinder filmlerini hatırlatıyor2 Hem Yeşilçam hem anti-Yeşilçam.

CANAN, “Hezeyan”,
2013, video, 60'

“Dışarıda Çok Kötülük Var”da da popüler kültür sunumlarından esintiler taşıyan bir delilik hikâyesinin izleri okunabiliyor. Aynı zamanda patetik (zaman zaman arabesk deyiverdiğimiz) bir kendine acıma tonu da. CANAN’da bu da vardır ve bence en güzel ifadesini mesela “Nihayet İçimdesin” adlı pano ya da ışıklı tabela işinde bulur. Şarkı sözleri ya da duvar yazıları ya da hapishane duvarlarına yazılanlar bazen en derin gerçekleri kolayca dile getiriverirler. Öte yandan dört duvar boyu sürdüklerinde, CANAN’ın aşırılıktan korkmadığını görmekle birlikte, bunun seyredende bir aşırı yüklemeye yol açacağı söylenebilir. Veciz bir kamyon arkası yazısıyla söylemek gerekirse: “Tatlı dile, güler yüze doyulur mu, doyulur mu / Doyulur.” Tersi de mümkün. Bazen acı söze de doyulur.

Serginin Cehennem/Kabus/Umarsızlık kısmı ise, başka bir popüler kültür buluşundan, lunaparklardaki korku tünellerinden nemalanıyor. Aşağıda ahenkle dönen sinema öncesi sinemalardaki (hatta çocuk odası başucu lambalarına da benziyor bunlar) masalsılık yerine burada ara ara aydınlanan karanlıkta, art arda korkularımız, cinlerimiz ve kâbuslarımız var. Bunlar odanın teatral kâbus temsilinin oyuncuları; ara sıra saydam kâbus figürlerinden birine görünmez bir hava üfleniyor, o bir tek levha saniyelerce titriyor. Bir korku tüneli olarak gerçekten tırstırıcı. Ama aynı zamanda da, sergiye eşlik eden audio rehberdeki yatıştırıcı sanatçı sesinin de dile getirdiği gibi, burada bir selamet, bir aydınlığa çıkış da var: Kâbuslara gözünü dikip bakmak, böylece onları geride bırakmak… Dolayısıyla belki de bu oda serginin en iyimser katı; kâbustan çıkış. Her zaman da masum olmayan masaldan çıkışın tek yolu cesaret. Gibi görünüyor.

Bu arada, CANAN’ın sergisini, serginin parçası olan audio rehber ile birlikte gezmeniz gerçekten önerilir. Ses ve bu sesteki ‘yolculuğu ardında bırakmış olma’ tonu bu sergi için önemli.

CANAN,
“Garâibü’l-mevcûdât, 2017, 
yerleştirme, fotoğraf: Murat Germen,
Arter’in izniyle

1. Sicilya kızları, üryan omuzlarında sebü (testi) / Alınlarında da çepeçevre gülden efserler (çelenkler), “Sicilya Kızları”, Yahya Kemal Beyatlı.

2. “Hezeyan”ı, daha ilk görüşümde Fassbinder’in televizyon için çektiği erken dönem filmlerinden biri olan Angst vor der Angst [Korkudan Korkmak] ile (1975) bir paralellik kurmuştum. Estetiği kadar, zihinde korku dolu bir yolculuk yapmak, sonra onu geride bırakmak vb. temaları dolayısı ile de. Bu paralellik üzerine düşünmek ilginç olurdu.

Arter, CANAN, Fatih Özgüven, Kaf Dağı’nın Ardında, sanat, sergi