fotoğraf: Norman Z
(CC BY-NC-ND 2.0)
1:87

1) Hiçbir özelliği olmayan bir gündü. Gökyüzünde bulut yoktu. Annesi birkaç saat kadar önce çarşıdan gelmiş, az dinlendikten sonra mutfakta yemek yapmaya koyulmuştu. Birazdan olacakları sırasıyla kestirmek hiç de güç değildi; annesi mutfaktan çıkınca gelip odasının kapısından içeri bakacak, topla bakalım artık odanı, diyecekti. O da 1:87 ölçekli küçük dünyasını dikkatlice toplayacaktı. Akşam yemeği vakti yaklaşmaktaydı. Pencereler açıktı. Ilık bir yaz akşamıydı. Okul zamanı, kurup, kaldırmak hayli sürdüğü için model treniyle oynayacak fırsatı pek olmazdı, bu yüzden tatil harikaydı. Kocaman bir dünyaydı bu. Bu dünyada kötülük yoktu. Bu dünyada kimse kimseyle alay etmiyor, kimse kimseyi itip kakmıyordu. Bu dünyada, kazanılması gereken maçlar yoktu, kimse ne birinci ne de sonuncu oluyordu. Bu dünyada herkes sessizce istasyonda trenin gelmesini bekliyor, tren de birkaç köprüyü geçip yatağın balkona yakın ucundan dönüp geliyordu. Hep geliyordu, hiç geç kalmazdı. Bu dünyada herkes eşitti. Kimse kimseye bağırmaz, emir vermezdi. Ceza yoktu, sınav yoktu. Kimse geç kalmaz, kimse hastalanmazdı. En sevdiği yer burasıydı, burada rahat, güvende ve huzurluydu.

O gece babası her zamankinden erken geldi, telaşlıydı. Evde çok kalmadı. Ne olup bittiğini anlamak için odasından çıktığında babası kapıdaydı, göz göze geldiler. Bir daha babasını hiç görmedi. Annesi, birkaç kişiye telefon etti, ağlıyordu, çok endişeliydi. Sonra birkaç kişi eve gelip babasını sordu, pek iyi insanlara benzemiyorlardı, annesi önce onlara yalvardı, sonra onlara bağırdı. O gece annesi hiç uyumadı. O, her akşam yaptığı gibi trenini kaldırdı, rayları tek tek ayırdı, her şeyi ilk gün kutusundan çıktığı düzende topladı, kutuları kapattı ve yatağın balkona yakın tarafındaki çekmeceye kaldırdı. Bir daha o treni de hiç göremedi.

2) Bekleme odasında ondan başka kimse yoktu. Birkaç koltuk dışında yabancı bir de sehpa vardı. Sehpanın oraya ait olmadığı çok belliydi. Sehpada, dikkatli bakıldığında görülebilen bir bardak lekesi vardı. Belli ki bir yaz günü bir bardak soğuk su bu sehpada beklemiş ve bu izi bırakmıştı. Eğer ona da bir bardak soğuk su içip içmeyeceği sorulursa, gelen bir bardak soğuk suyu tam o lekenin üstüne koymaya karar verdiyse de, kimse ona böyle bir ikramda bulunmadı. Sekreter, onu beyefendinin odasına aldı, böyle demişti, beyefendi sizi bekliyor. Beyefendinin odası büyüktü. Loş bir odaydı. Kocaman bir masanın arkasında kocaman bir beyefendi oturuyordu. Uzun süre ona bakmadı, sonra yine önündeki belgelerden kafasını kaldırmadan masanın önündeki koltuğa buyur etti onu. Masanın ön tarafında tam ortada ahşap bir platformda HR 700 bir lokomotif duruyordu. Eski bir Märklin modeldi, 1:87, iyi durumdaydı. Beyefendi, yine gözünü önündeki kâğıt yığınından kaldırmadan, sever misiniz model tren, diye sormuştu. Ne cevap vereceğini bilemedi. Böyle bir soruya sadece, evet, çok severim, demek, haksızlık olurdu. Uzun uzun anlatmak yersiz, bu konuyu ne kadar bildiğini ifade edecek bilgiçlik taslamak da yakışıksız kaçardı. Beyefendi, ben de sizin gibi çok severim, dedi. Çocukken hiç model treni olmamış beyefendinin, hep çok imrenmiş, ama imkânları yokmuş o zaman. Bu modeli ilk kazandığı parayla almış.

3) Yatağın köşesine ilişti. Havalimanından dönmüşler, kocası onu eve bırakmış ve işe gitmişti. Üzgün olmasını gerektirecek bir durum yoktu ortada. Belki yaşadığı daha çok özlemdi, çok yeni başlamış bir hasretti. Kendini yatıştırmak için, sürekli aynı cümleyi tekrarlıyordu. Yavrular büyür ve bir gün yuvayı terk ederler. Üstelik bu oğlunun geleceği açısından son derece gerekli bir yolculuktu, iyi bir üniversiteye kabul edilmişti. Gittiği yer çok uzaktı ama. Şimdi onun odasında, yatağın balkona yakın köşesine ilişmiş ne yapacağını tam da bilemeden öyle oturup kalmıştı. Sanki akşam yine eve gelecekmiş gibiydi oda, her günkünden daha farklı değildi. Dolap içinden eksilenleri biliyordu, ama şu an kapakları kapalıyken, her şey dünkü gibi görünüyordu. Kendi çocukluğu da sanki bugün bitmiş gibi garip bir hüzün vardı içinde. Ayağa kalktı, masanın yanına gitti, birkaç kitap, iki tane tükenmez kalem, biri mavi, diğeri kırmızı, bir hesap makinesi ve not kâğıtları duruyordu. Bunlar ne olacak diye düşündü. Sonra birden aklına dolabın üstündeki kutu geldi. Uzanıp kutuyu aldı, yatağın üstüne koydu ve açtı. Vagonlardan bir tanesini aldı, kutuyu kapatıp yerine koydu. Bu bir bagaj vagonuydu, yolcu vagonlarından farklıydı, bunu biliyordu. Çünkü yıllar ve yıllar önce oğluyla beraber oynarlarken oğlu söylemişti, hayır anne o bir yolcu vagonu değil, onu oraya koyamazsın, demişti. Tüm hasret dolu bavulları taşıyan vagon diye düşündü, hasret vagonu. Vagonu alıp odadan çıkarken kapıyı kapattı ve her dakika önünden geçerken bu odanın içini görmesem de olur, dedi kendi kendine.

4) Olduğu yerde kala kalmıştı, yerde, odanın tam orta yerinde oturuyordu. Kapının önünden karısı geçti, birkaç adım sonra durdu, geri geldi ve sen ne yapıyorsun orada, diye sordu. Hiç, dedi adam, oğlan beğenmedi, çok eski modaymış, doğru düzgün bakmadı bile. Çok para verdin mi bunlara, diye sordu karısı. Günlerce bu konuyu çalışmış, sonra internetten sipariş vermiş, günlerce de bunların gelmesini beklemişti. Çok iyi bir sürpriz olacağını düşünmüş ve bugünün hayalini kurmuştu. Oğluna 1:87 bir dünya hediye ettiğini sanıyordu, huzurlu bir dünya. Aradan çok seneler geçmişti tabii, artık küçük ekranlarda bir sürü dünya vardı çocukların elinde. Çocuklar belki artık huzurlu bir dünya aramıyorlardı bile. Artık onlar savaşlar, kazanacak maçlar, bunların peşindeydi. Huzurlu bir dünya ne demek, belki onu bile bilmiyorlardı. Artık çocuklar için huzur, sınırsız ve hızlı bir internet bağlantısından ibaretti. Zaman değişmişti, belki buna çok gücenmemesi gerekiyordu. Aslında bu model treni kendine almıştı. Çocukken çok kısa sürede olsa böyle bir treni olmuştu, sonra şartlar değişmiş, apar topar taşınmak zorunda kalmışlardı. Aslında her zaman trenini geri almak istemişti ve yıllar sonra bunu başarmıştı. Sadece şu an yanlış odada yerde oturuyordu, en iyi yapacağı iş, kendi çalışma odasına gidip, çocukken kaldığı yerden devam etmekti. Hem artık bir yetişkindi, akşamları odasını toplamak zorunda bile değildi. Ama bununla oynamak için çok zamanı olmadığını da gayet iyi biliyordu, bir sürü işi vardı. Kutunun kapağını kapattı, çalışma odasına gitti. Çalışma odasında, balkonun karşısında istenirse yatak olarak da kullanılabilen bir kanepesi vardı. Onun balkona yakın çekmecesine kutuyu koydu ve kanepeye uzandı. İlk defa, çocukluğundan hatırladığı o huzuru yaşıyordu. Bir de, diye içinden geçirdi, bir de babamı bulup koyabilseydim diğer çekmeceye, işte o zaman tam olacaktı.

çocukluk, Emre Özgüder