fotoğraf: Emre Özgüder
Yasak Zamanlar

Bildiği dillerde birkaç televizyon kanalını daha dinledikten sonra televizyonun kumandasını usulca yatağın üzerine bıraktı, ellerini beline koydu; durumu anlamaya çalışıyor gibiydi, ancak anlamadığı bir ayrıntı da yoktu aslında. Sınırlar kapatılmış, bununla kalınmayıp şehirlere de giriş ve çıkış yasağı getirilmişti. Yasaklar sorun olmayabilirdi, ancak uçuşlar da durdurulmuştu. Durum son derece açıktı. Aslında olup biteni anlamaya çalışmıyordu tabii, sadece bu durumun gerçek olduğunu ve onun başına geldiğini idrak etmeye çalışıyordu. Konsolosluğu arayabilirdi. Önce merkez büroyu aramaya karar verdi, şirketten ona yardımcı olabilirlerdi belki.

Yatağın ucuna ilişti, yüzünde saf bir tebessüm kalmıştı, onu ekşiterek başladı. Belirsiz bir zaman boyunca burada kalması gerekecekti. Bu, aslında fikir olarak çok da kötü gelmemeye başlamıştı bile; hatta iyi bir fırsat olabilirdi. Bir süre öylece kaldı, sonra pencereye yaklaştı; otelin önü boştu. Resepsiyonu aradı. Bu süreyi otelde geçirmesi gerekecekti, ona makul bir fiyat uygulanacaktı, bu bedeli konsolosluğu arayarak kendi devletinden talep edebilirdi. Her gün belli saatlerde dışarı çıkabilirdi, ihtiyaçlarını yürüme mesafesinde bir yerden temin edebilirdi, bu saatlerde oda servisi odasını temizleyecekti. Paniğe kapılmasına gerek yoktu, kısa sürede her şey tekrar normale dönecekti. Biraz rahatladı, bu koca binada tek başına değildi en azından. Şirketin merkez bürosunu aradı, ulaşması biraz zaman aldı, telefon hatları hayli yoğundu. Merkez bürodan da benzer bilgiler verildi; kaygılanmasını gerektiren bir durum yoktu. Gerekli ödemeleri merkez büro takip edecekti, kendisine iyi bakması gerekiyordu, başka bir şey şimdilik gerekmiyordu.

Bavuluna yöneldi, tamamını boşalttı, girişteki dolaba yerleştirdi. Çantasından bir kâğıt çıkardı, aklına gelen ihtiyaçları not etmeye başladı. Koltuğu pencerenin önüne çekti, sehpanın yerini ayarladı. Telefon operatöründen ek paket fiyatlarına baktı. Bu tür ayrıntılar için çok acele etmesine gerek yoktu. İhtiyaç listesindekilerin en önemli olanlarına işaret koydu. Bugünlük çok acil bir ihtiyacı olmadığına karar verdi. Koltuğa yerleşti, ayaklarını pencereye doğru uzattı. Tüm yapması gerekenlere bugün, şu an karar vermek durumunda değildi. Her şeyi aynı anda yapamayacağına göre, buna kendisini zorlamanın bir anlamı yoktu. Biraz rahatlamak iyi bir fikir olabilirdi; sonuçta olanlar, en azından şimdilik, dünyanın sonu değildi. Kahve yaptı, daha birkaç gün yetecek kadar kahvesi ve viskisi vardı ve tabii her zamanki gibi sigara yedeği de fazlasıyla vardı.

Konsolosluğa ulaşması dört gün sürdü. Merkez büro konsolosluğa kendisiyle ilgili bilgi vermişti, yapması gereken özel bir işlem ya da başvuru yoktu, süreçle ilgili bilgilendirilecekti. Bu sürede hiç dışarı çıkmamıştı, dışarı çıkıp yapması gereken bir şey yoktu. Bunun yerine oda servisinde görevli, odasından sorumlu olan hanımefendiyle tanışmış, onu her gün koltuğu ve sehpayı esas yerine çekmesine gerek olmadığına ikna etmeyi başarmıştı. İyi bir kadındı, güler yüzlüydü. Odasına alışmıştı. Bu garip bir alışkanlıktı aslında, rastlantısal bir ilişkiydi, ancak oda ve o bu ilişkiyi iyi yürütüyordu.

Tam anlamıyla bir yüzleşme veya hesaplaşma sayılamazdı belki, ayrıca bunlara ihtiyaç var mıydı, o da bilinmez, ancak eskiden olmadığı kadar fazla zamanı vardı artık kendi kendisiyle konuşmak için. İşin bu tarafından gayet memnundu. Bazı zamanlar bir yandan düşünüyor, bir yandan kendi kendine konuşuyor ve gülüyordu, birkaç kere de hıçkırarak ağlamıştı. O lanet normal zamanlarda buna fırsatı olmuyordu; hiçbir zaman oturup kendi kendine bir konuyu, bir olayı, bir hatıra veya bir hissini sonuna kadar kurcalayamıyordu; en hızlı kavradığı gerçek bu oldu. Bütün zamanını bir şeyden başka bir şeye yetişmeye çalışarak geçiyordu. Bütün zamanı, bir sorumluluğu yerine getirirken bir diğerinin sırasını beklemekle geçiyordu.

Yazmadan, çizmeden düşünmesi mümkün olamayan biriydi o. Şimdi, düşünmeye başladığında yazacak zamanı oluyordu. Kat görevlisi ona yeni açılmış ve içinden çok azı kullanılmış bir paket kâğıt getirmişti. Kâğıtların üstünde tam ortada otelin amblemi vardı. Çok memnundu bundan. Kadının adını bilmiyordu, insanların adlarının olmasının bile ne kadar gerekli olduğunu düşündürmüştü bu ona. Kadın ise otel kayıtlarından dolayı onun adını biliyordu; sadece bir kere kullanmıştı gerçi, ilk gün, onun dışında birbirlerine adlarıyla hitap etmeleri gerekmemişti. Bu sabah kadına kahve ikram etmiş, kadın, kahveyi çok beğenmişti. “Kahveee” diye, son e harfini uzatarak seslenmesi yeterli olmuştu bu davet için. Pencerenin önünde beraber kahve içmişler, birbirlerinin dilinden anlamadıkları için işaretlerle, mimiklerle sohbet etmişlerdi. Kadın tek başına yaşıyordu, bir kızı vardı 16 yaşında. Kız keman çalıyordu ve müzisyen olmak istiyordu. O da kadına ne iş yaptığını, –pasaportunu göstererek– nereden geldiğini, güneşli günlerde kendini daha iyi hissettiğini anlatmıştı. Kadın, ona sevebileceğini düşündüğü yerel bir kahve markasını yazıp, denerse memnun kalacağını söylemişti.

İletişim bir niyet meselesiydi, bunun dışında fazla bir şey gerektirmiyordu. Bir şamandıra bir hazneye yeterince su dolduğunu bir vanaya anlatabildiğine göre, herkes birbirine bir şeyler anlatabilirdi. İletişim sadece anlatmak ve anlamak isteğine bağlıydı. Bu kendi kendine konuşurken de geçerliydi. Tek başına iki kişilik bir oyunu oynayabilme becerisi gibiydi. Hile yapabilirdin, eğer seni daha çok eğlendiriyorsa bunu yapabilirdin veya çok daha dürüst davranmaya da zorlayabilirdin kendini; kazanmak mı, iyi vakit geçirmek mi istediğine bağlıydı bu aslında.

Otel odasında yeni edindiği bu deneyimle, kendi kendine sohbete başlamadan bunun kararını verebiliyordu artık. Kimi zaman sadece biraz hoş bir vakit geçirmek istediğinde, kendi içinde hangi tarafı tutacağına karar veriyor ve ona göre hareket ediyordu. Çoğunlukla ama dürüst olmayı tercih ediyor ve sonuna kadar gidiyordu. Hâlinden fazlasıyla memnundu. Bazen gözü odada bir yerlerde duran telefonuna takılıyor ve birden ekranın aydınlanmasıyla, konsolosluktan aranmaktan ne kadar korktuğunu hissediyordu. Akşam olduğunda, artık onu kimsenin aramayacağından emin olduğunda daha huzurlu hissediyordu kendini. En güzel sohbetler o zaman oluyordu.

Komodinin arkasında bir yerde deneyerek, yapıştırıcı bandın duvar kâğıdına zarar vermediğini fark etmişti; bu sayede bazı geceler tüm notlarını duvara asıyor, bir sergi gezer gibi onların arasında dolaşıyor ve hayatını çözmeye çalışıyordu. Çok öyle polisiye roman kadar karışık değildi, hatta oldukça basit gibi görünüyordu, sadece bir yerde bir düğüm olmalıydı, onu çözmek gerekiyordu. Zor olan, düğümü çözmek değil düğümü bulmaktı. Kadın sabah gelmeden, kâğıtlarını gece oluşturduğu son düzene göre tekrar topluyordu. Unutmamak için bazen fotoğraf çekiyordu. Geçen gece fotoğraf çekerken telefonunu elinden yatağa düşürmüştü; çünkü kâğıtlarını yatağın başucuna asıyor ve yatağın üzerinde ayakta durarak inceliyordu. Bu onun bu odada bulabildiği yeni bakış açısıydı. Hafif yaylanarak notlarına bakmak hoşuna gidiyordu. Fotoğraf, hâliyle ilginç olmuştu; her şey hareket hâlindeydi çektiği sahnede. Uzun uzun baktı. Eğer bir düğüm varsa bir yerde, onu sadece bu fotoğrafta bulabilirdi, o düğüm buradaydı. Ertesi gün kadına da göstermişti kahve içerlerken; kadın fal bakar gibi fotoğrafı incelemiş ve sonra elleriyle ona iki kanatlı bir pencereyi açma hareketi yapmıştı. Kadın fotoğrafı beğenmişti ve belli ki onun gördüğünden daha fazlasını görebiliyordu o resimde.

Emre Özgüder, iletişim, otel