fotoğraf: Emre Özgüder
Otel Odası

Pencereden dışarı baktı. Farklı bir pencere, şu an görünmemekle birlikte farklı bir manzara, farklı perdeler: Bir otel odasının en güzel tarafı budur, diye düşündü. Güneş doğmak üzere olmalıydı, nereden doğacağıyla ilgili hiçbir bilgisi yoktu. Saate baktı, ne zaman doğacağıyla ilgili de bir bilgi sahibi değildi.

Dün geceden açık kalan televizyonda, bilmediği bir dilde anlatılanları anlamaya çalıştı kısa süre, belki görüntülerden bir sonuç çıkarabilirdi. Bir haber kanalıydı, her zaman sadece yerel bir haber kanalı açardı oteldeyken. Muhakkak ki daha uygun bir program bulmak mümkündü, fakat bunun için onlarca kanala tek tek bakmak gerekirdi, bu da varılacak sonuçla orantılandığında çok verimli bir çaba olmazdı çoğunlukla. Televizyon izlemek gibi bir alışkanlığı olmayan biri için zaten bu kadarını bile neden yaptığını tam olarak bilmiyordu. Yalnızlıkla baş etmek değildi esas gereksinim. Bir ses olsun ihtiyacı da değildi bu. Bu, yabancı bir yerde biraz daha yabancı olmak için bulduğu bir çözümdü. Televizyonun sesi ona burada yabancı olduğunu unutturmaması açısından önemliydi. Otel odasında kendine hızlı bir düzen kurardı çünkü. Bunu neredeyse protokol haline getirmişti.

Odaya girince bagaj bırakmak için düşünülmüş olan yere çantasını rahat açabileceği biçimde bırakır, pencereye doğru gider, dışarı bakardı. Bu işleri karanlıkta yapardı. Bu dikkat gerektirirdi, ancak bir mekâna alışmak için onun temel kuralıydı, çok yararlı olduğunu düşünürdü. Sonra ışıkların tamamını açar, ardından banyoya bakardı. Sonra hangi komütatörün hangi aydınlatmayla ilgili olduğunu öğrenmeye çalışır, bu sayede memnun kalacağı bir mekân aydınlatması sağlardı.

Aslında o andan itibaren mekân onun olurdu. Çantasını açar, banyoda gerekli olan küçük çantasını banyoya götürür, içindekileri belli bir düzende yerleştirir, varsa sabunun paketini açardı. Havluları düzenler, çıkar, banyonun ışığını kapatır, çantasına geri dönerdi. Çantası bir merkezdi odasında. Tekrar buluşma merkezi, gerçekle bir bağ kurulan bir merkez.

Her zaman otele geçmeden önce alışveriş yapar, otel odası için bir şişe su, kahve ve küçük boy bir şişe viski alırdı. Kahvesini elektrikli su ısıtıcının yanına yerleştirir, fincanı kontrol eder, kahve kaşığını kahve kutusunun üstüne koyar, geri kalan kahve kreması, şeker, varsa otelin ikramı olan poşet çay ve kahveleri hemen alttaki küçük buzdolabına yerleştirerek ortadan kaldırırdı. Eğer burada yoksa ya da var olanı uygun bulmamışsa gidip banyodaki su bardağına yanında getirdiği içme suyundan koyar, bardağı çalkalar, boşaltır, kahvenin yanına, odadaki ikinci fincanın kaldırmadığı alt tabağına ters olarak koyardı. Viskisini biraz bekletmek üzere buzdolabına yerleştirir, ardından gidip sigaralarını cebinden çıkartıp pencerenin önüne koyardı. Bu protokolün toplam süresi viskinin serinlemesi için yeterli ve doğru süreydi.

Odadaki koltuğu pencerenin açılan kanadına göre yerleştirir, oturup kontrol eder, olmadıysa biraz daha ince bir ayarlama yapardı. Odalarda artık küllük olmadığı için gidip çantasından küllük olarak yanında getirdiği kâseyi alıp onu da sigaralarının yanına yerleştirirdi. Televizyonda ilk kanalı açardı, bunun genellikle yerel bir haber kanalı olduğunu düşünürdü. Elektrikli su ısıtıcıyı kontrol eder, içinde su olup olmadığına bakar, varsa onu lavaboya boşaltıp kendi getirdiği içme suyuyla çalkalar, sonra içine su koyar ve yerine götürüp çalıştırırdı. Tüm bunları bir koleksiyon düzenler gibi özenli yapardı. Banyoda ellerini yıkadıktan sonra kahvesini hazırlar, pencerenin önüne yerleştirirdi. Sonra buzdolabından şişeyi çıkarıp onu da bardakla beraber pencerenin önüne yerleştirir ve koltuğa otururdu.

Bir otel odasında bulunmasının nedeni iş olurdu. Genellikle geç saatte odasına yerleştiği için karanlıkta görülecek pek bir şey olmayabilirdi pencereden. Bunun çok önemi yoktu. Gece pencerenin önüne oturduğunda her zaman gelecekle ilgili düşünürdü, bunun için bir manzaraya gerek yoktu. İlk önce kendine bir viski koyup zengin bir yudum alır, sonra sigarasını yakardı. Odada kaldığı sürece pencere açık kalırdı. Sonra geleceği düşünmeye başlardı. Kimi zaman kaygılı, kimi zaman umut dolu ve yaratıcı. Kahvesini içtikten sonra sesi çıkmaya başlar ve kendi kendine konuşarak ileriye dönük planlar yapmaya başlardı. Bazen kâğıtlara notlar alır, bunu varsa ve uygunsa otelin kâğıtlarıyla yapmayı severdi. Yatmadan bu not aldığı kâğıtları çantasına kaldırırdı; ertesi sabah bunları görmeye genellikle pek tahammülü olmazdı.

Otelde kaldığı zaman çok erken uyanırdı, daha ortalık karanlıkken. Bu sabah da öyle yaptı; pencerenin önüne oturdu, dün gece kaldığı yerden devam etmeye başladı. Tek fark, sabahları geleceği değil, geçmişi düşünürdü. Odasının hangi yöne baktığını bilmiyordu, ne olursa olsun yine de sabah aydınlanacaktı ortalık. Kahvesini hazırladı. Hatıralar art arda diziliyordu. Arada yapılmış hatalar. İstemeden yapılmış hatalar. Bu konuda belli bir hız kazanmıştı zaman içinde; hatalarını hemen hızla parçalara ayırabiliyor, aradan sorunlu eklemlerin nedenlerini seçip gerekçelerini hızla kenara kaldırabiliyordu. Hatanın gerçek nedenini bulabilmek önemliydi onun için. Hatalarını daha hafif gösterecek bahaneler peşinde koşmuyordu. Kovaladığı, hatanın tam çekirdeğindeki özüydü. Bunu bilmek, tekrar etmeye engel olmuyordu, ancak bilgi yine de önemliydi.

Kendine ne avukatlık, ne savcılık, ne de hâkimlik yapıyordu; bu bir mahkeme değildi, bir karar çıkması gerekmiyordu. Sonuçta birkaç saat içinde bu pencerenin önünden, büyük olasılıkla bir daha hiçbir zaman tekrar dönmemek üzere ayrılacaktı. Önemli olan, bu yalnızlığın, bu yabancılığın tadını sonuna kadar çıkarabilmekti. Her şeye rağmen, hatalarla da olsa bu pencerenin önüne kadar gelebilmişti, bunun son pencere olmaması için de elinden geleni yapmaya devam edecekti.

Yeni bir kahve için kalktı. Pencereye arkası dönükken duvarda fark etti ilk, güneş doğuyordu. Kahvesini aldı, pencereye doğru ilerlerken sadece ayaklarının ucuna, yere bakıyordu. Koltuğuna oturdu ve fincanı dudağına götürürken gördü ilk defa güneşi.

Uzakta olmak, yalnız olmak, yabancı olmak, bunların iyi bir tarafı vardı. Kendisini fark etmesine yardımcı oluyordu otel odası. Aynı bir cümleden sökülmüş bir sözcük gibi, daha rahat anlaşılabilir oluyordu insan. Geldiği bir yer ve gittiği bir yön vardı, kalabalık bir yazı içinde çok da rahat ayırt edilemeyen. Bunları anlamak, ne geldiği yeri, ne de gittiği yönü değiştirmek içindi.

Saatine baktı, giriş protokolünde olduğu gibi çıkış için harekete geçmesi gerekiyordu. Televizyonu kapattı. Biraz hızlı hareket ediyordu. Güneş çok güzel görünüyordu, biraz daha tadına varmak istiyordu. Ne geçmişi, ne geleceği düşünüp, sadece yabancı bir güneşi seyretmek için. Etrafı dikkatlice toparladı, kendinden iz bırakmayı sevmezdi. Sabunu attı, çöp poşetini ağzını düğümleyip çantasına koydu; neredeyse odaya hiç girmemiş gibiydi. Eğer düşüncelerin bir izi kalmıyorsa, geride hiçbir şey bırakmamış olacaktı. Pencereyi kapattı, perdeyi dün gece bulduğu hâle getirdi. Buzdolabına kaldırdıklarını bulduğu düzende tekrar yerlerine yerleştirdi. Kahvesini çantasına koydu, kaşığı fincanın yanına.

İlk defa protokol harici bir şey yaptı, kapıdan çıkmadan, dönüp pencereye baktı. Tüllerin arkasında kalmıştı her şey ve artık çok belli olmuyorlardı. Odadan çıktı.

Emre Özgüder, otel, yabancı