fotoğraf: Emre Özgüder, 2020
Her Sabah

Yattığı yerden doğruldu. Her sabah olduğu gibi, tüm gün boyunca yapması gerekenler birden beynine hücum etmişti. Ellerinin arasına aldı kafasını, dirseklerini dizlerine dayayarak bir süre öyle durdu. Zaman geçtikçe aklına, aslında unuttuğu, şimdi birden hatırladığı, başka yapması gereken işler, verdiği sözler geliyordu. Bunların her biri zaten zor olan günlük programını daha da imkânsız hâle getiriyordu. Tüm bunlara rağmen aslında oldukça sakin görünüyordu. Bu, hiç kuşkusuz her sabah, gerçekten her sabah başına geldiği için bu süreci artık belli oranda kanıksamıştı.

Tüm sorumluluklar, o uykudayken aklının her tarafına saçılmış, şimdi ise yavaş yavaş bir sıraya girmeye başlamıştı. Bu, biraz hafifleyen kafasını ellerinin arasından kurtarmak için yeterliydi. Yastığını düzeltip arkasına yaslandı. Tam karşısındaki pencereden, tepelerin ardından beliren günün ilk ışıklarına baktı. Çok kalabalık günlerde en çok istediği, önündeki günü atlatıp bir an evvel tekrar yatağa girmek olurdu. O günü atlatmak isterdi. Bir günü atlatmak düşüncesiyle güne başlamak, bir tür hayatı atlatıp ölmek istemekle eşdeğerdi. Bunu çok saçma ve mantıksız buluyordu, fakat bazı sabahlar böyle düşünmekten de kendini alamıyordu.

Yerinden kalkıp masasına gitti, her gün alması gereken ilaçlarını aldı. Bu ilaçların bu duruma bir faydası olup olmadığından emin olmamakla beraber, yine de kendisine iyi geleceğini düşünürdü. Çok garip bir şekilde, her şey ayağa kalkmakla ilgili gibiydi. Bir kere bir ucundan güne başlamayı becerebilirse, bugüne kadar hep devamını getirmeyi başarmıştı.

Bahçe kapısını açmak için masasındaki anahtarları eline aldı. Kapıda birbirinin aynı iki kilit ve elinde de iki tane birbirinin aynı anahtar vardı. Her sabah, bu anahtarlardan doğru olanı doğru kilitte kullanmak için biraz duraksar ve seçimini yapardı. Hem kilitlere hem de anahtara bu bilmeceyi çözecek küçük işaretler koyabilirdi, bunu hiçbir zaman yapmadı ve belli ki yapmayacaktı da. Bu sabah kumarını seviyordu. Bir kerede doğru anahtarı doğru kilide sokarsa gününün iyi geçeceğine, bunun çok saçma olduğunu bilmesine rağmen, yine de inanıyordu. Hayatında bunun tersini de düzünü de ispatlayan bir sürü gün yaşamıştı. Bir şekilde anahtarlar arasında çok küçük bir fark sezebiliyordu. Biri diğerine göre daha hafifti. Bunun pek mümkün olmadığını düşünmesine rağmen eliyle anahtarları hafifçe tartar, hafif olduğunu düşündüğünü üstteki kilide sokardı.

Bahçeye çıktı, ufka baktı. Sabahları onu en çok rahatlatan bu olurdu. Tüm evrenin, az önce aklına yığılanlar kadar küçük olmadığını görmek ona iyi gelirdi. Bir yandan da günün en sevdiği saatleriydi bu saatler. Mükemmel bir sessizlik içinde, mesela bazen yağmur yağdığında yağmurun sesi, çok hoş gelirdi kulağına. Ya da bazı sabahlar, tam düzenini ezberleyememiş de olsa, kuş sesleri aklını okşardı. Gittikçe çoğalan kuş sesleri. Her sabah olmasa bile, sık sık, insanın neden kuş sesini sevdiğine kafa yorardı. Aslında bu da bir tür gürültü, diye düşünürdü. Her defasında da gürültülerin çağrıştırdıklarıyla doğrudan bağlantılı olarak insanın hoşuna gittiğine veya gitmediğine dayandırırdı bu sorunun cevabını ve birkaç sabah sonra tekrar bunu düşünmek üzere bir kenara bırakırdı.

Daha eskiden ilk yaptığı iş, bir kahve hazırlamak olurdu. Seneler geçtikçe, bazı işleri halletmeden içilen bir kahvenin yerine, birkaç işi yoluna koyduktan sonra içilen bir kahvenin insana daha iyi geldiği sonucuna varmıştı. Bu sigara için böyle değildi ama. Daha bahçeye çıkmadan ilk sigarasını içmiş olurdu.

Zaman içinde gelişmiş ve şimdilik son hâlini almış olan bir program başlardı sonra, her biri birbiriyle işlevsel veya mekân açısından bağlı on-on beş kalem iş, sırasıyla yapılırdı. Tam anlamıyla insanın gözü kapalı yapabileceği işlere dönüşmüştü bunlar zaman içinde. Bunu da her sabah değil ama arada bir düşünür, gülerdi. İnsanın aslında hiçbir işini gözü kapalı yapamayacağını düşünürdü. Gözü kapalı yapılabilecek tek iş, diye düşünürdü, iğneye iplik geçirmek olabilirdi sadece, çünkü zaten artık gözü açıkken de pek fazla ayrıntı göremiyordu bu işlem sırasında.

İşlerini tam anlamıyla sırasıyla yaptı, en son arabanın evraklarını, cüzdanını ve anahtarları masasının üstüne koyduktan sonra, sandalyesine oturdu. Kahvesinden bir yudum aldı, sigarasının dumanını karşı pencereye doğru üfledi. Güneşin kendisi ortada yoktu henüz, ancak ışıkları olabilecek en yatay açıda eve dolarken, yapmayı en çok sevdiği günlük işlerden biriydi bu. Geçen süre içinde, aklındakiler çok daha iyi bir düzene kavuşmuş, sıralarını beklemeye koyulmuşlardı. Bu düzenin getirdiği bir sakinlik eklenmişti kahvenin yanına. Şimdi geriye kalan, yüksek bir yerden denize atlar gibi cesaretini toplamak, derin bir nefes almak ve atlamaktı. Bu da her sabah yaptığı diğer işler gibi aslında alıştığı bir duyguydu. Hatta bazen mesela işi olmasa bu kadar mutlu olamayacağını düşünürdü.

Temel olarak işini seviyordu, ancak baş edilmesi gereken asıl konu dünyanın içinde bulunduğu zaman baskısıydı. Yetmeyen bir şey varsa o da zamandı. Yoksa yapması gerekenlerin hepsinin nasıl yapıldığını gayet iyi biliyordu artık. Hataların tek nedeni zamanın yetersizliğiydi. Hoş, herkes gibi buna da büyük oranda alışmıştı artık. Göz ucuyla saati kontrol etti, birkaç hesaptan sonra biraz daha zamanı olduğuna karar verdi. Aklına dizdiği işler hâlâ ufak tefek yer değiştirmeye devam ediyordu. Aklı daha iyi bağlantılar, daha iyi yan yana gelişler keşfediyor ve sıra daha da düzgün hâle geliyordu. Hatta bazı yapılması gereken işler bir sonraki sabah tekrar ele alınmak üzere epey gerilerde bir yerlere yerleşiyordu. Kurnazca bir mazeret, sıralamada çok sert değişikliklere neden olabiliyordu. Aslında bir yandan bu düzenin gelecek ilk beklenmeyen telefonla tamamen değişebileceğini de biliyordu, fakat henüz olmamış şeylere kafa yormanın hiçbir zaman bir anlamı olmadığını da biliyordu. Yavaş yavaş o sabah ilk hissettiği bezginlik, amaçlarına hızla ulaşmak şehvetine dönüşmeye başlamıştı.

Kalktı ve çıktı. Yürürken her sabah olduğu gibi sırasıyla bakkal ve nalbur olmak istedi. Onların yaptığı işleri daha sakin ve huzurlu buluyordu. O koşuşturmaya başladığında, bakkal daha yeni elinde çay bardağıyla nalbura misafirliğe gidiyor oluyordu. Sonra sokak bitip de caddeye çıktığında artık güne alışmış oluyor ve gerisini de pek dert etmiyordu. Bu yaşayacağı gün, büyük olasılıkla bugüne kadarkiler arasında ne en kötüsü ne de en iyisi olacaktı. Aslında sıradan bir gün yaşamak çok daha tercih edilir olmalıydı. Her ne kadar her biri kendini tekrar ediyor gibi görünse de öyle değildi. Dengeli bir düzendi bu. Belki daha fazlasını bekleyecek kadar açgözlü veya daha iyisine layık olduğunu düşünecek kadar kibirli olmaktı en büyük dert. Baş etmek gereken buydu. Her sabah, bir arkadaşının ona söylediği gibi, evet, diyerek başlamak gerekiyordu güne. Tüm bu önünde duranlara, evde bıraktıklarına, her şeye evet demek iyi bir fikirdi. Uzlaşmacı, basit ve geçerli. Ertesi gün için bu kararı aldı, öyle başlayacaktı. Hoş bunu daha önce de düşünmüştü, ertesi sabah da unutmuştu. Çok basit bir uzlaşma olmasına karşın, uygulaması o kadar da kolay değildi.

Emre Özgüder, gündelik hayat