Mükemmel Bir Gün

Koşarak girdi kapıdan. Kapıyı kapattı; daha çok, kapıyı çarptı denecek türden bir sesti bu. Kızgındı. Kırgındı. Olup bitene hiçbir anlam veremiyordu. Manasızdı her şey, gereksizdi hatta; fakat o ya da bu şekilde tekrarı şarttı. Kapıyı çarparak kapattığında kendini biraz da olsa daha huzurlu hissetti. Bir günü daha bitirmişti, en azından sokaktaki kadarını ki evdeki bölümünden çok fazla kaygı duyduğu söylenemezdi. Yine akşam olmuştu, zar zor buraya kadar dayanmış ve sonunda eve sığınmıştı. Evin karanlığında, karşıda pencerede bir kent göçüyordu yine. Üzüntülü bir kent, tam karşısına düşmüş, devriliyordu geceye. Herkesin saçma sapan televizyon dizilerine karıştığı, kimilerinin kadehlerde teselli aradığı, kimilerinin korkutucu bulduğu, birçok kişinin çok da umursamadığı bir gece tüm kenti yuvarlıyordu pis bir karanlığa.

Ayakkabılarını çıkarttı, onlar bile canını sıkıyordu, severek almıştı hâlbuki onları. Bunun için para biriktirmesi, bir sürü plan yapması gerekmişti, fakat can sıkıcıydılar, tüm bir gün kadar sıkıcıydılar. Böyle davranmaması gerektiğini biliyordu. Yaşam tüm bu yaşadıklarından daha anlamlı ya da daha eğlenceli olmak zorunda değildi, bunların farkındaydı. Her cam farklı kırılıyordu, hiçbirinin kırılışı diğerininki gibi değildi. Her gün bu farkı yaşamak zorunda kalıyordu. Hiçbiri planlanmış değildi, hiçbiri hedef değildi, ancak hepsi gerçekti, gerçeğin ta kendisiydi.

Gördüğü pembe yangın gerçek gibi değildi; fakat gerçek olduğunu biliyordu. Uzun uzun bunu seyredebilirdi, bu yaşadığı yerdi. Yaşadığı yerin sıradan bir akşamıydı. Her ne kadar harika bir fotoğraf vereceği şüphesiz de olsa, burası iğrenç bir yerdi, acımasız fakat gerçek bir yerdi. Tüm çocukluk hayallerinin yandığı yer burasıydı. Bugüne sadece pencereden gördüğü bu pembe, şekerli duman kalmıştı. Bu şerbetli yangın onun tüm hayallerinden arda kalan küldü.

Her şeye bu kadar dramatik bakmaması gerektiğini öğrenmişti. Durum bu kadar da korkunç değildi, hatta sıradan bile sayılabilirdi. Nereden bakarsan bak, ortalama da olsa sürekli ve düzenli bir işi vardı. Zar zor da olsa geçimini sağlayabiliyordu. Medeni bir yer değildi belki ama yine de dünyanın en kötü yeri değildi, 134. sırada falandı. Özgürlük? Kim özgürdü ki? Kimse. Kim çok mutluydu? Ya da bu şart mıydı ki, mutlu olmak yani? Okyanusun dibindeki taşlar ne kadar mutluydu? Onun ne farkı vardı ki daha mutlu olsundu?

Başka bir kapı kapandı, sessizce. Anahtarların sesi duyuldu, girişteki kâsede sabaha kadar dinlenebilirlerdi, hiçbir kapıyı açıp kapatmak zorunda değildiler sabaha kadar. Posta kutusunun anahtarı uyuklamaya başlamıştı bile, miskindi, çok işe de yaramazdı. Posta kutusu herhangi bir aletle rahatlıkla açılırdı, ona gerek bile yoktu. Genellikle boş olurdu zaten, içinde tıkıştırılmış birtakım ilanlar bulunurdu ama bir mektup uğramayalı bir hayli olmuştu, kilitli durmasını gerektiren hiçbir neden yoktu aslında.

Geldiğini haber veren bir şeyler mırıldandı anahtarlarını bıraktıktan sonra. Geldiği için çok sevinmiş görünmüyordu. Karşısında büyük pencerede gün sona eriyordu, sahte sayılabilecek kadar pembe bir sondu bu. Evde kimse yok gibi görünüyordu, hiç ses yoktu. Penceredeki görüntü sakinleştiriciydi. Renkler güzeldi. Özellikle de böyle renksiz bir hayatın içinde dikkat çekecek kadar frapandı günbatımı. Saatine baktı. Bugün neden böyle battığını düşündü güneşin. Muhakkak ki bunu anlatan birçok fizik, optik formülü var olmalıydı, hiçbirini bilmiyordu. Bunu iyi anlatan bir şiir de bilmiyordu, en azından ezbere bilmiyordu. Bu canını sıktı birden. Pencereden görünen bu sıra dışı olayla hiçbir bağı yoktu, olmalıydı aslında. Tüm binaların arasına sıkışmış güzel renklerdi bunlar, daha heyecanlı olması gerektiğini düşündü. İçinden bir şeylerin sökülüp alındığını hissetti. Geriye, çalışan, para kazanan, sorumlulukları olan, hiç vakti kalmayan, hep acelesi olan ve her yere her zaman geç kalan bir makine kalmıştı. Bir posta kutusu anahtarından farkı yoktu. Evde niye kimse yoktu? Bir yerlere not bırakmışlar mıydı? Hiçbiri şu an onun ilgisini çekmiyordu. O, payına düşeni yapmış, çalışmış ve biraz geç de olsa eve gelmişti.

Vakit geçtikçe binaların kara gölgeleri yutmaya başladı günbatımının renklerini. Gittikçe daha kara bir şey kalıyordu geriye, onun gibi aynı. Bu batan güneşi kendine benzetmesi eğlenceli geldi birden. Binalar onu yutan sistemdi; şu karşıdaki yüksek olan karısıydı muhtemelen, üstünde ışık olan. Çokbilmiş kayınpederi de buralarda bir yerde olmalıydı, bu tür sahnelerde hep yeri vardır onun da, diye düşündü. Birden ardından bir ışık genişleyerek ayaklarının dibine vardı. Anahtar sesi, kâse kalabalıklaşmıştı. Karısı seslendi, orada ne yaptığını sordu ona, neden orada dikildiğini hatta. Gökyüzüne baktığını, onu kendisine benzettiğini söyledi. Karısı biraz küçümseyerek bu lafı, elindekileri mutfağa bırakmaya gitti. Mutfağın ışığı da düştü halıya, yanı başına. Sonra diğer ışıklar sırasıyla. Artık pencerede sadece kendi yansımasını görebiliyordu. Şimdi çok daha fazla benzediğini düşündü gökyüzüne.

fotoğraf: Emre Özgüder

Yavaş yavaş pembeleşmişti gökyüzü. Saatlerdir aynı koltukta oturuyordu ve bunu izlemişti. Yaşlı bir insan için, diye düşünmüştü, bu haz verici olmalıydı, güzel bir akşam oluyordu. Ara sıra binada kapanan kapıların sesleri dışında hiçbir ses yoktu etrafta. O kadar sessiz gelmişti ki son saatler ona, işitme yeteneğini kaybetmiş olabileceğini düşünmüştü. Bu yaşta artık her şey olabilirdi, bir gün aniden ölmek ki bu şanslı bir son olurdu, her şey olabilirdi. Bu son gördüğü harika bir günbatımı olabilirdi, bilmiyordu. Çok da umursadığı da söylenemezdi. Evet, hiçbir cam kırığı diğerine benzemiyordu belki ama birçok günbatımı seyretmişti. Âşıkken seyretmişti, çocukken evde tek başına kaldığı bir akşam korkarak izlemişti. Balayında otelin terasında sonsuz bir ufukta seyretmişti. Pembe, mor, kıpkırmızı, birçok günbatımı görmüştü. Can sıkıcı olan, şimdi bunları paylaşacak kimsesinin olmamasıydı. Bugüne kadar gördüğü her güzel günbatımını sevdiklerine haber vermişti heyecanla. Şimdi diğer odalarda kimse yoktu, seslense sesini duyacak kimsesi kalmamıştı. Tek başına seyretmek için bu günbatımı fazlaydı ona. Gözlerini kaçırmak istiyordu, beceremiyordu. Gözlerini kapatmaktan korkuyordu, bir daha açamayacağından korkuyordu. Uykusunun mu geldiğini, yoksa ölüyor mu olduğunu ayırt edemiyordu artık. Bir yandan bekliyordu, bir yandan da korkuyordu. Kızını aramayı düşündü, her şey yolundaymış gibi, biraz da ballandırarak anlatmayı düşündü güneşin nasıl boyadığını gökyüzünü. Biliyordu ki kızı onu dinlemeyecek; hep çok önemli işleri vardı kızının, hep toplantıları vardı. Bir duvarla konuşmaktan daha beter olacağı için bundan vazgeçti. Bu onu fazlasıyla üzüyordu. Bunlara alınmaması gerektiğini düşündü. Günbatımı sadece ona aitti bugün, bununla baş edebilirdi. Kimseye anlatmayacağı, kimseyle bölüşmeyeceği kocaman bir pembe gökyüzü, kocaman, hayat kadar büyük. O kadar güçlüydü ki, onun dışında her şey kara bir gölgeye dönüşmüştü. Oda karanlıktı. Ara sıra sokak kapısının altından incecik bir ışık sızıyordu, birileri gelip gittikçe. O ışığı hiç fark etmediğini düşündü, hiç bu kadar karanlıkta oturmamış olmalıydı. Ne saatin kaç olduğunu biliyordu ne de kaç olacağını. Gün, dünyanın ardından kayıp gidiyordu. Birazdan kapkaranlık olacak, diye düşündü. Bu onu biraz korkuttu. Sokak kapısının altından sızan binanın ışığını seyretmeye karar verdi. Günün doğuşundan ya da batışından ne farkı vardı ki bunun. Açılan ve kapanan kapıların ışığını seyretmenin ne farkı vardı… 

Emre Özgüder