İzler X

Kız “Gölgeler,” diye mırıldandı. Sonra daha kolay anlaşılır bir tonda, “Gölgeler, birer iz midir?” diye sordu adama. Adam pek oralı olmadı. Ispanakları toplamaya devam etti. Kız, evden su getirdiğinde, “Gölge, güneşin düşmediği deliğin izidir” dedi adam. Bu tam anlamıyla kızın beklediği cevap değildi, fakat bunu çok da dert etmeden devam etti: “Biz, bir başka şeyin buradaki izi miyiz acaba?” Sorduğu soruyu kendisi de yadırgamıştı. Krizden önce sabah saatlerinde, gölgeler taze ve uzunken hiç böyle konular konuşulmazdı. Sabahlar, güneşin kendisinden bağımsız, gölgeleri tanımadıkları, sadece işe gidilen, koridorda kahve içilen, işle ilgili konuların konuşulduğu saatlerdi. Metronun tünellerinde güneş yoktu. Tam da adamın tarif ettiği gibi, metronun girişindeki harita, güneşin hiçbir zaman düşmeyeceği, kenti boydan boya yırtan bir yarığın iziydi. Sabahları, tünelin duvarındaki seramik karolar hızla akarken bunun dışında ne işe yaradığı belli olmayan pencerelerin kıyısından, kimse gölgeleri merak etmezdi. Rapor hazır mı, havale yapıldı mı, hedeflenen artış oranı tutturulabilecek mi, konuşulan bunlardı. Şimdi bu uzun gölgelerin dibinde, köklerin topraktan ayrılırken çıkardığı ses dışında kalan sessizliğin tam ortasında, insan ister istemez başka sorular icat ediyordu. “Büyük konuşmak istemem, ancak biz hiçbir şeyin izi değiliz, biz, biziz işte” dedi adam. “İzler, ıspanak toplamaz.”

Rüzgâr, hep hafif esiyordu, huzurlu. Her yerde bir sakinlik hâkimdi. İnsanlar, hazırlıklara odaklanmıştı, herkes sakin, kararlı ve ciddiydi. Akşamları çok fazla eğlence yoktu, herkes yorgun oluyordu. Daha çok yapılması gereken işlerle ilgili sohbet ediliyor, yeni edinilen deneyimler aktarılıyor, sorular yanıtlanmaya çalışılıyor, çok da geç saate kalmadan herkes dinlenmeye çekiliyordu. Tarım işleri beklediklerinden daha verimli yürüyordu, çok büyük hayal kırıklığı yaşanmamıştı henüz. Birkaç böcek sorunu, bir iki yerde fazla sulamadan kaynaklanan ufak tefek sorunlar dışında, üretim yolundaydı. Toprak, onca yılın saygısızlığına rağmen bağışlayıcı ve cömertti. Kentin görece yeşil kalmış bir kesimindeydiler, bu büyük bir şanstı. Başka yerde olsalar işler muhakkak ki bu kadar yolunda gitmeyecek, beslenmek ciddi bir sorun olacaktı. Biraz çapalayınca, biraz özenince, toprak cevap veriyordu. Eskiden gördükleri manzaraya göre şimdi gördükleri çok değişmişti; hemen hemen her yerde ekim yapılıyordu. Eski bina duvarlarındaki sarmaşıklar, yaşlı, koyu gölgeli ağaçlar dışında her yer tarım arazisine evrilmişti bu kısa zaman içinde. Manzara tamamen değişmişti. Güneş, sık sık poyrazla gelen bulutların arkasında kalıyordu artık. Yağmurların bastırmasına az kalmıştı. Hava serindi, bu çalışmak için çok büyük rahatlıktı. Herkesin yüzünde sağlık vardı.

Tüm ürünler Kombina, denen yerde toplanıyordu. Belgeler düzenleniyor, kim ne kadar üretim yapmış ne sorunlarla karşılaşmış, bunlar not alınıyordu. Böylece gelecek seneler için çalışmalar düzenlenecekti. Kombina, tüm ürünlerin ne şekilde kullanılacağına karar veriyordu, verimlilik çalışmalarını yönetiyordu. Kombinada görevli herkes gözlüklüydü ve bu, doğal olarak arada bir eğlence konusu ediliyordu. Bay Konveks, herkesin gözlük işlerinden sorumluydu. Terk edilmiş bir eczaneden bulduğu aletleri el gücüyle çalıştırmayı başarmıştı. Bir akşam sohbetinde, yaptığı işten ne kadar gurur duyduğunu anlatmıştı. Krizden önce fazlasıyla önemsiz biri olduğunu, biraz sıkılarak söylemiş, aslında biraz içine kapalı, ortalamanın altında, diye tarif etmişti kendisini. Şimdi yüzü gülüyordu. Çok sevdiği bir takma adı vardı, Bay Konveks. Orta yaşlarında evlenmiş, karısı onu beş yıl sonra, hiçbir şey söylemeden terk etmişti, ansızın. Çok yakışıklı değildi, bu ayrılığın nedeninin bu olduğunu düşünüyordu. Hiçbir zaman önemli biri olmamıştı, insanlar onu aşağılamışlardı, halbuki bunu gerektirecek bir şey hiçbir zaman yapmamıştı. Bugüne kadar hep saklanmaya çalışmıştı, görünmez olmak istemişti. Bu yüzden hayatı boyunca akşamları çok ortada görünmeden odasına kaçmış ve birkaç eski saati söküp, tekrar toplamakla uğraşıp durmuştu. Bu onun hayatta kalma şekliydi ve bundan vazgeçemeyecek kadar bağımlısıydı bu işin. Kriz günü, herkes panik içinde oraya, buraya koşuştururken insanlar onu itmiş, düşürmüştü. Gözlükleri kırılmıştı. Hipermetroptu ve sonraki birkaç gün kendine bir gözlük bulmaya çalışarak sokaklarda dolaşmıştı. Gözlükleri olmadan saat söküp takamazdı, yaşayamazdı. Kentin bu kesimine bu yüzden gelmişti, aslında buralı değildi. Bu sayede yeni bir hayata başlamıştı ve şimdi eskiden hiç olmadığı kadar mutluydu. Eski saatleri yanında değildi, bu yüzden o işi bırakmıştı, artık sadece en kusursuz gözlükleri yapmaya çalışıyordu. Gözlük takmayanların bile gözlerini kısma biçimlerinden sorunlarını anlar, uygun gözlük yapıp, verirdi. Başta Kombina Komisyonu olmak üzere, herkes onu çok seviyordu. Kalt adında bir köpeği vardı, yanından hiç ayırmazdı onu. Bay Konveks ara sıra sessizleşip, gözlerinin nemlendiğini belli etmemek için başka tarafa baktığında, onu tanıyan herkes karısını düşündüğünü bilirdi. Onu çok özlediğinden kendisi söz ederdi zaten. Terk ettiği için ona kızgın değildi, sadece kırılmıştı. Onu çok sevmişti, onu çok uzun süre beklemişti, hâlâ da bekliyor sayılırdı. Sessizleştiğinde, Kalt kalkar gelir, ayaklarının dibinde durup ona bakardı, o da gözlüğünü çıkarıp Kalt’a takar, parmaklarıyla gözlerini ovuşturur, sonra gözlüklerini alıp, tekrar takar, “Haydi, gidelim, bir sürü işimiz var” derdi ona. Kalt, adını Eugène Kalt adında bir optik uzmanından almıştı. Bay Konveks çok okuyan bir adamdı. Toplanan tüm kitapların kategorilere ayrılması işi de ona aitti. Bu yüzden karısını özleyecek çok zamanı olmuyordu neyse ki.

Renkler hızla sararıyordu. Yapraklardaki değişimi her gün izlemek mümkündü. Bakırdan barut rengine kadar tüm tonları görülüyordu. Adamla kız, topladıkları yaprakların renklerine isim buluyorlardı boş zamanlarında. Bu en sevdikleri eğlencelerden biriydi. Renklerin adları hatıralardı. Bir rengi gösterip, bununla ilgili bir hatıra anlatmak gerekiyordu. Çocukken düşüp yaralandığında sürülen ilacın rengi, ilkokuldaki kalem kutusunun derisinin rengi, ilk beslediği kedinin rengi ve bunun gibi bir sürü benzetmeden yola çıkarak renk isimleri uyduruyorlardı. Bunu yaparken birbirlerine bir sürü anı anlatıyor, birbirlerini bu sayede daha da iyi tanıyorlardı, tam da bu iş için çok uygun bir oyundu. Kısa sürede tanıdıkları herkese yayılmıştı bu iş. Eğlenceliydi, yeni bir dil oluşuyordu üstelik. Herkes o rengi gördüğünde, kızın ilk kedisinden dolayı bu renge “koket” diyordu, bu rengin adını kız vermişti. Hemen herkesin isim verdiği bir sonbahar rengi olmaya başlamıştı kısa sürede. Komik renk isimlerinden biri “külüstür” idi. Altın renginden koyu, balköpüğü rengine yakın parlakça bir renkti, bazı yeni dökülmüş manolya yapraklarında bulunuyordu. Rengin adını adam koymuştu, ilk arabalarının rengiydi bu ve bu arabadan “külüstür” diye söz edermiş babası, ilk alındığı gün bile. Hüzünlü olan ise kozalakların rengine verilen addı. Bu rengin adını Bay Konveks koymuştu. Karısının saçlarının rengiydi bu tam olarak. Saçlarını kuruttuğu zaman bütün banyo mis gibi kokarmış. Hayatı boyunca o kokuyu ve o ılık banyonun huzurunu bir daha bulamayacağını söylemişti ve birden tedirginlikle şimdi aslında daha mutlu olduğunu, bahsettiğinin romantik bir aşk sızısı olduğunu eklemişti. Bu kozalak rengine “kadife” adı verildi, karısına her zaman böyle seslenirmiş.

Gece yatacakları zaman, adam, “Belki de boyaydı Bay Konveks’in karısının saçları” dedi. Kız, gözlerini açtı, tavanda yaprak gölgeleri kıpırdanıyordu ay ışığında. Olabilir, diye düşündü, güldü.

{fotoğraf: Emre Özgüder}

distopya, Emre Özgüder, iz, sonbahar