Sokak Lambası

“Sokaklar…” dedi. Parkın etrafından dolanan sokağa bakmıyordu, elindeki çakmağa bakıyordu. Çakmağını birkaç tur daha çevirdi parmaklarının arasında, sonra başını kaldırdı, bana bakmadan: “Sokaklar, kimsenin değildir burada. Burada sokaklar devletindir. Herkes bu yüzden çöpünü hiç düşünmeden sokağa atar.” Bu söylediği aklıma yatmıştı. Bunun örneklerini çoğaltmaya çalışıyordum içimden; “Hiç sokakta kaldın mı?” diye sordu.

Sayılır mı bilmiyorum, bir kere sokakta kalmıştım, anahtarımı bulamadığım için, sonra ikinci bir örnek geldi aklıma, son vapuru kaçırdığımız için bir kere de adada sokakta kalmıştık. Her ikisinde de mevsim yazdı ve bu yüzden bana sorulacak olursa her iki defasında da çok büyük sorun yaşamamıştım. Kışın, yağışlı bir havada taksi bulamadığında, eve geç kalmamış bile olsan, kendini daha çok sokakta kalmış hissedebilirsin burada. İlk sokakta kaldığım, anahtarımı bulamadığım gece, zaten çok uzun süre geçirmemiştim sokakta. Evimizin önündeki sokak, sokak bile sayılmazdı, evin bir uzantısı gibiydi. Çok iyi tanıdığım bir yerdi. Korkmamıştım, sadece ne yapacağıma karar vermek için giriş kapısının basamağında oturup bir sigara içmiştim, o kadar. Belli ki onun kadar sokakta kalmamıştım hiç.

“Kaldım sayılmaz,” dedim. “Buranın bütün sokakları çok uzun tek bir çıkmaz sokak gibidir. Senin istediğin yere çıkmazlar hiçbir zaman. Sadece birbirlerine bağlıdırlar. Labirent gibi de değil, daha beteri, labirentlerin bir tek de olsa yine çözümü vardır, buranın sokaklarının yoktur, emin olabilirsin. Umarım hiç sokakta kalmazsın.” Sokakta kalmak o ana kadar çok başıma geleceğini düşündüğüm bir şey değildi, ancak seçtiği sözcükler, vurgusu ve telaffuzu dikkate alındığında, herkesin başına her an gelebilirmiş hissine kapıldım. En azından onun bir süre sokakta kalmış olması veya hatta hâlâ sokakta kalıyor olabileceği böyle düşünmeme neden olmuştu. Belli oranda kendi tercihi olabilir belki, diye kendimi rahatlatmaya çalıştım. Güvercinleri işaret etti. “Onlar için öyle değil, onların evi sokak, onların bundan çok rahatsız olduklarını sanmıyorum. Senin gibi bir ev merakında değil onlar, semt tercihleri olduğunu da sanmıyorum.” dedi.

Benim gibi bir ev merakında olmak, bu ne demekti ki şimdi. Benim nasıl bir evde oturduğumu bilmiyordu ki. Söylediği yine de doğruydu, barınmanın ötesinde bir ev merakım olduğu kesindi, özellikle de güvercinlerle karşılaştırıldığında. Sokakta kalmış bir güvercin bir sorun değildi, sokakta kalmış bir ben ise herkes için bir sorun olabilirdi. “Sokaktaki su birikintileri” dedim, “onlara hep sigara izmariti atarlar.” Bunu öyle bir söyledim ki, sanki ben hiçbir zaman böyle bir şey yapmamışım gibi anlaşılır, diye çekindim. “Yani herkes atar,” dedim. Sonra bir süre karşılıklı buna benzer örnekleri konuştuk, sokak lambalarının ve ağaçların dibine de çöp atılmasından, dik duran şeylerin insanda garip bir şekilde böyle bir tutuma neden olduğuna, bunun bir gösterge değeri oluşturduğuna vardık sonuç olarak.

Bir süre sık bulunan sokak isimlerinden söz ettik. Mezarlık boyunca giden sokaklardan ve tabii buraya has, birden denize çıkan sokaklardan, köşeyi dönünce bir şilep görebileceğin sokaklardan konuştuk. Haftanın belli günü pazar kurulan sokaklardan, pazardan akşama arta kalanlardan konuştuk. Sokak kadınlarından söz ettik. Sokak, yoldan farklıydı. Yol bir yere gidiyordu, sokaklar gitmiyordu, sokaklar dardı. Sonra evlerimizin sokaklarından söz ettik. Ben hayatımda çok taşınmadım, ikiden fazla anlatacağım sokağım yoktu. Onun anlatabileceği birçok sokak olmuştu hayatında. Sonuncusu hariç, tümünden büyük bir hasret ve sevgiyle söz etti. İnsan taşınırken daha çok eve odaklanıyordu, bunda haklıydı. Bir semt seçimin varsa nadiren daha güzel bir sokak seçme çabasına girer insan, ev ve semt uygunsa sokağa pek aldırış etmezsin. Çünkü onun tabiriyle, sokaklar bir devlet örgüsüdür. Kendi hikâyesini hiç anlatmayacakmış gibi geldi bana sohbetin çok büyük bir bölümünde. Sadece —ki hepsinde yanıldım— birkaç kez çok yaklaştığımız oldu, en azından bana öyle gelmiş olmasına rağmen onlarda da esas hikâyeye bağlanamadık.

Konuştuklarımızdan devletle bir sorunu olduğu anlaşılıyordu da kimin yoktu ki, bu çok da can alıcı bir nokta değildi. Sanıyorum olay çok da sevgiyle bahsetmediği son sokakta kopmuştu, ya da belki de başlamıştı demek daha doğru olacaktır, o sokaktan sonra başka bir sokaktan söz etmedi, son oturduğu ev o sokakta olmalıydı. Sorun sokakta değildi, sıradan bir sokaktı anlattığı, ana cadde ile kesiştiği köşede bir büfe olan, sonra sokağa girilince sırasıyla kasabın, manavın, kuruyemişçinin ve onun evinin altında da bir bakkalın olduğu sıradan bir sokaktı. Geceleri yanıp sönen bir sokak lambası vardı, ne yaptıysa, her nereye başvurduysa da kimsenin gelip bir türlü tamir etmediği bir sokak lambası. Onu kırmayı düşünmüştü, bundan çekinmişti, devletin malı sonuçta, diye açıkladı laf arasında. Başkası olsa muhakkak o lambayı çalışmaz hâle getirmenin bir çaresini bulurdu, o yapmamıştı, yapamamıştı. Yandığı zaman yine de sokağı aydınlatıyordu, diye anlattı, işe yarıyordu onun gözünde. Sorun, lambanın onun penceresinin tam önünde olmasıydı, bu yanıp sönme işinden en çok etkilenen oydu. Ne zaman söneceği, sönünce ne zaman yanacağı belli değilmiş, bir ritmi olsaymış, ona uyum sağlayabileceğini söyledi, ama yokmuş. Buna çok kafa yormuş, bir ritmi olması gerektiğini düşünmüş. Bunun bir ritmi olmasa da, belki başka etkenlerden kaynaklansa da bir nedeni olması gerektiğini düşünmüş ne zaman yanıp, ne zaman söndüğünün. Karısından ayrılmak zorunda kalınca taşındığı evmiş bu. Birden çok yalnız kaldığını, bu yüzden bu tür şeylerle uğraşacak vakti olduğunu söyledi. Bu ritim arayışını biraz garip bulduğumu hissetmişti. Hava sıcaklığı, rüzgâr, gelip geçenler, gürültüler tüm bunlarla ilişkilerini not etmişti bu yanıp sönme işinin; bir bağlantı kuramamıştı.

Onu esas delirten, kimsenin neredeyse bundan haberinin olmamasıymış. Kiminle konuştuysa, herkes hep aynı cevabı veriyormuş, “Bilmem, öyle bir lamba mı var, hiç fark etmedim.” Hiç kimseyle ilişkisi olmayan, sanki bir tek ona görünen bir sokak lambası, sonuçta geldiği nokta bu olmuş. Belediye, elektrik idaresi, hemen her yere başvurmuş. Hiçbir gelişme olmamış. Mahalledeki elektrikçiden istemiş, neyse parası verecektim, diye anlattı, adam devletin malı, başımıza iş açılır, diyerek reddetmiş. Sokaklarda dolaşmış, bu tür tamirleri yapan bir ekibe denk gelmek için, bulabilseymiş, para teklif edip yaptıracakmış. Bir keresinde itfaiyeye gitmiş. Arızanın nerede olduğunu bilemeyecekleri için yardımcı olamayacaklarını söylemişler. Ampulünü çıkartma fikrine de pek sıcak bakmamışlar. Ama en çok orada yardımcı olmuşlar, birkaç devlet dairesini aramışlar, durumu anlatmışlar.

Neden onun bir evsiz olduğunu, neden sokakta yaşadığını düşündüğümü bilmiyorum, hikâye bana hep öyle bir yere varacak gibi gelmişti. Bu sokak lambası dışında hiçbir sorunu yoktu aslında. Ama bu da sokaklarla olan kavgası için bana pek yeterli gelmedi, başka bir şey olmalıydı. Oturduğumuz banktan kalkarken bana en son “Caddeler daha korkunçtur, hele yokuşlar, yokuşlardan kendini sakınmalısın, onlar katildir,” dedi. Uzaklaştı. Arkasına bakacağını umarak sokağın sonuna kadar onu izlemeye devam ettim oturduğum yerden, dönüp bakmadı. Bir daha görüp göremeyeceğini bilmediğin insanlardan ayrılırken dönüp arkasına son bir kez bakmayanlara hep saygı duymuşumdur, hiç yapamadığım bir şeydir.

fotoğraf: Emre Özgüder

Emre Özgüder, sokak