Rüzgâr

Pencerenin dışında bir ağustos rüzgârı var. Sesini duymuyorum. Hem ateşim var hem de hâlâ uyuyorum aslında. Etraftaki sesleri duyacak kadar yakın değilim suyun üstüne. Üstelik uyanmak da istemiyorum. Bulunduğum bu yeri seviyorum. Sanki olup biteni anlıyormuşum gibi geliyor, ancak bir yandan da uyuyorum. Ağustos ayında olduğumuzu biliyorum, bu rüzgârı o nedenle çok iyi tanıyorum. Çocukluğumdan hatırladığım bir ceviz ağacının ağustos rüzgârındaki sesine benziyordur bu şimdi esen rüzgârın da sesi. Duymuyorum, ancak biliyorum. Tarlaların ortasında duran bir ceviz ağacıydı. Bu bir resim aklımda. Sarı başakların arasında heybetli bir ceviz ağacı. Yakınında başka hiçbir ağaç yoktu. Ceviz ağacı olduğunu babam söylemişti.

Ateşim çıkmış olmalı ki ellerim küçülmüş. Uykumun arasında bunu hissedebiliyorum. Bazı kararlar almam lazım, uyanıp bu konuda bir önlem almalı mıyım acaba, buna emin olamıyorum bir türlü. Hemen başakların arasındaki ceviz ağacının dibine gidiyorum. Yukarıda, yaprakların arasında gerçekten harika bir ağustos rüzgârı sesi var. Ağacın dibi serin. Bu serinlik bana iyi geliyor. “Birilerine haber vermeli miyim acaba?” diye düşünüyorum; elimi siper edip bakıyorum, etrafta kimseler yok. Boşuna gücümü harcamamaya karar veriyorum. Nedense bu karar beni fazlasıyla mutlu ediyor, bu bilincimin yerinde olduğuna dair bir belirti gibi geliyor bana. Hâlbuki daha az önce, o ıssız tarlaların ortasındaki ceviz ağacına gitmek için çok yüksek viyadüklerden geçmem gerektiğini ve bu defa ne olursa olsun durup, korkuluklardan aşağı bakacağıma yemin etmiştim. Ceviz ağacına çabuk vardım. Yataktayım, pencereden, tam boylu boyunca benim üzerimden esiyor rüzgâr. Çok soğuk geliyor bu bana. “Acaba ateşim düşer mi böyle?” diye düşünüyorum. Sanki yapabilirmişim gibi hesaplar yapmaya çalışıyorum. Yüzeyimi hesaplamaya çalışıyorum, çok büyük çıkıyor, beklediğimden daha büyük. Neyse, rüzgârın hızını bilmeden bunu hesaplayamayacağıma karar verip vazgeçiyorum. Ateşim daha da artmış olmalı ki ellerim yine normal boyutuna gelmiş, yani tamamım ellerim kadar küçülmüş. Yavaş yavaş suyun yüzüne yaklaşıyorum, sesler duymaya başlıyorum çünkü. Uykudan uyanmak üzereyim. Bunun birazdan olacağına eminim, direnmeye çalışıyorum. Gözlerimi açmıyorum, ancak isteyen görüntüler aradan içeri sızabiliyor. Ceviz ağacını düşünmeye zorluyorum kendimi. Onu çok seviyorum, serin, güzel ve sağlıklı bir ağaç o. Güçlü.

Onunla konuşmaya karar veriyorum. Ateşimi düşürmek için benim aklıma gelen soğuk suyun altına girmekten daha akıllıca bir önerisi muhakkak vardır diye umuyorum. Ben bu hâlde soğuk suyun altına giremem, bunu beceremem zaten, yapamam. Bu iletişimi nasıl kurmam gerektiğini düşünüyorum. Ben ona nasıl soracağım, o nasıl sesini duyuracak bana. Bunu babama sormaya karar veriyorum. Onun ceviz ağacı olduğunu bilen oydu, bunun da cevabını ancak o verebilir diyorum kendi kendime. Şimdi babamı bulmam lazım, bu çok kolay değil, onu birkaç senedir arıyorum, ihtiyaç duydukça; her zaman bulamıyorum. Onu rüyamda görmem lazım, birkaç kere öyle konuştuk onunla. Birden hatırlıyorum, rüyalarımda bana hep benim aklımdaki cevapları veriyordu. “O zaman bunun cevabını da ben verebilirim” diye düşünüyorum. Çocukken bana hep, “Bana sorma, evet diyeceğimi bildiklerini sorma, yap; hayır diyeceklerimi de yapma.” derdi. Ceviz ağacı zaten rüyamdaydı, bunu için bir alt rüya açmaya bile gerek yoktu. Ceviz ağacı, ilk başta pek oralı olmadı. Belli ki hayatta benden daha önemli başka konular da vardı, bana kulak asmadı. Ben çok sık tekrar etmeye başlayınca, sayıklama rap arası bir ritme oturtunca bu konuyu, “Sakin ol, geçecek.” dedi. İşte bu tam da duymak istediğim cevaptı. Çünkü ne yataktan kalkacak hâlim ne de buz gibi duşun altına girecek cesaretim vardı. Gözlerimi açmaya korkuyordum. Gerçek oda, gerçek pencere; nedenini biliyorum, onlarla karşılaşmak istemiyordum. Gözlerimi açarsam, uykum bitmiş olacaktı ve tekrar dalamamaktan korkuyordum. Bir yandan gözlerimi açıp saatin kaç olduğunu öğrenmek istiyordum. Bu durum saatlerdir sürüyor gibi geliyordu bana, herhalde çoktan sabah olmuştu bile. Ancak eğer yanıldıysam ve hava hâlâ karanlıksa, o zaman uyanmak en kötü fikir olabilirdi. Öte yandan yavaş yavaş da uyanıyordum zaten, bu durduramayacağım bir noktaya varmıştı bile.

fotoğraf: Emre Özgüder, Ağustos 2019

Kendimi topladım ve yataktan doğruldum. Saate baktım, dehşet vericiydi, daha gözlerimi kapatalı on yedi dakika olmuştu. Bu çok garip bir yanılgıydı; bahis oynansa en az dört saat olduğuna bütün paramı koyabilirdim. Odadan çıktım, kanepeye oturdum. Küçülmüş alnımı küçücük avucumun içine aldım. Çok korkunç değilmiş gibi geldi durum bana.

Tekrar yatağa döndüğümde, rüzgâr biraz daha sertleşmişti. Perdeleri seyretmek iyi geliyordu. Sokak lambasının ışığını kesen dallar, yapraklar, tavan duvar ayrımını yok ediyordu. Uyumak istiyordum, çok kolay olacak gibi görünmüyordu. Suyun bu tarafında her sesi duyabiliyordum, olmayan, olabileceğini varsaydıklarımı bile. Olabildiğince küçüldüm, kendi içime sığacak kadar ve uykunun gelip beni almasını beklemeye koyuldum. Garip bir şekilde problemler çözüyorum bu arada. Hiç bilmediğim alanlardan örnekler vererek hem de. Bunlar belli ki çok kafama takılmış sorunlar. İlgili kişilerin de kafasını yoruyordur diye kaygılıyım. Bir anda çözmek istiyorum sorunu. Bir aydınlık gelmesini istiyorum, bu aydınlık için kaybedecek zamanımız yok hiçbirimizin çünkü. Bir yandan anlatıyorum, bir yandan kendim de anlamaya çalışıyorum ne dediğimi.

Diyorum ki, —buna hep özenmişimdir; başka bir disiplinden çok belirgin bir örnekle her şeyi anlatabilmeye— “kimyada nasıl?” Tabloda iki element gösteriyorum, “yerleşimleri bile ne kadar uyumlu” diyorum, birbirlerine simetrik yerleşmişler, bunu kalemle gösteriyorum. Çok kesin olmamakla birlikte kabul edilebilir izahı var bu simetrik kompozisyon iddiamın. Başka değerleri anlatıyorum, proton sayıları, elektron, nötron, bunları öyle bir düzende karşılaştırıyorum ki bu iki elementin birbirlerini dengede tutmak için oluşmuş olması lazım. Kafiyeler buluyorum aralarında neredeyse. Bazen ilişkileri kaçıracakmış gibi oluyorum, rüyamda bile bilmediğim konuları anlatırken zorlanıyorum. Tek derdim var; uyumak istiyorum. Bu sorunu çözmeden uyumam mümkün değil, onu biliyorum, bunu bir şekilde atlatmam lazım. “Buna rağmen,” diyorum, bir kara tahtanın başındayım bir sınıfta, pencereden dışarıda başak tarlaları ve ortasında ceviz ağacı görünüyor. “Bak, buna rağmen bu iki element birbiriyle hiçbir şekilde tepkimeye girmiyor. Aslında birbirlerini bile tanımıyorlar, algılayamıyorlar. Birbirlerine değemiyorlar bile.” diyorum. Tebeşiri tahtanın yanına bırakıyorum, ellerimi birbirine vurarak temizlemeye çalışıyorum. Kafamı kaldırıp yüzüne bakmaya cesaretim yok, ben de çok tatmin olmuş değilim anlattığımdan. “Anladım” diyor. Yüzüne bakıyorum. “Galiba anladım, olmayınca olmuyor.” diyor. “Bunda” diyorum, “elementlerin bir payı yok.”

Rüzgâr, usulca doluyor odaya, uzun süredir tatmadığım bir doyum var. Gözlerim kendiliğinden kapanıyor. Tek görmek istediğim ceviz ağacı. “Babamla karşılaşabilir miyiz orada acaba?” diye geçiyor aklımdan. Güneş batmakta ceviz ağacının ardında, ağaç çok uzakta, koşmam lazım yakalamak için. Koşuyorum başakların arasından.

baba, Emre Özgüder, rüya, rüzgâr