Prisma

Zaman, benim için karışık bir düşüncedir. Ne olduğunu anlamakla beraber, zamanın var olan her şeyin arkasında, sadece bir yöne doğru koşan bir boyut olması aklımı karıştırır. Sonsuzluğu tanım ve matematik olarak anlayabilmek, ne var ki tam olarak kavrayamamak gibi bir durum bu benim için. Yaklaşık kırk iki milyon saniye sürecek bir yaşam içinde, kimi zaman karşımdaki duvar saatinin saniye ibresini izlediğimde, genellikle ilk düşündüğüm neden bu ibrenin akrep ve yelkovan gibi özel bir ismi olmadığıdır. Diğer dillerde aslında hiçbirinin bu kadar özel bir adı yok, bildiğim kadarıyla. İngilizcede “saat eli”, “dakika eli”, Fransızcada “küçük iğne”, “büyük iğne” diye geçiyor. Akrep ve iğne arasında bir bağlantı kurabilmekle beraber, saniye ibresi için şimdiye kadar hoşuma giden bir ad ben bulamadım. Geçen saniyeleri izlerken ne zaman bu konuyu düşünsem, hemen çocukken saat okumayı öğrendiğim zaman yaptığım ve o zaman hayli zahmetli bir hesap olan “seksen yaşına kadar yaşasam kırk iki milyon saniye zamanım var” hesabını düşünmeye başlarım. Bu “neredeyse belli sayıda hakkımın bir bölümünü saniye ibresini izleyerek geçirebilme cömertliği” beni her zaman korkutmuştur. Biraz daha acele etmem gerektiğini düşündürür bana bu. Kol saati takmayalı sanırım yirmi seneyi geçmiştir. Halbuki öncesinde çok önemsediğim bir konuydu. Beğendiğim saat modelleri vardı. Çocukken bir seyahatten teyzemin getirdiği kol saatinin —o zamanın tabiriyle— “fosforlu saat” denilen marifetinden faydalanmak için geceleri uyanır kol saatime bakardım. Karanlık gecenin ortasında parlayan zamanı hayranlıkla izlerdim. Bugüne göre daha çok saniyem vardı, yapacak daha önemli işlerim yoktu, güzel vakit geçirmek iyi gelirdi bana. Yirmi sene kadar önce, bir akşam eve hırsız girdiğinde kayınvalidemin bana nikâhta hediye ettiği kol saatini de çaldı. Çok geçmeden arabadan da güneş gözlüğüm çalındı. O zamandan beri hayatımda bu tür aksesuarlara yer vermiyorum. Özellikle saat pahalı bir nesnedir.

Hollanda’da birkaç saat ustası, savaşın ardından 1948’de bir araya gelerek bir kol saati markası oluşturmuşlar. Markanın adı Prisma. “Time” ve “On the Run” parçalarının olduğu Dark Side of the Moon albümünün kapağındaki ‘prizma’yı hatırlarsınız. Markanın nedeni de bu; birkaç kişinin bir araya gelerek tek bir sonuç veriyor olması. Tam da Flamanlara yakışır bir ilke ile bu saat ustalarının niyeti herkesin takabileceği bir kol saati üretmek, yani çok pahalı olmayan bir kol saati. Yine tipik Flaman ilkeleriyle her Hollandalıyı düşünerek iş hayatında kullanılacak kol saati, şık kol saati benzeri geniş bir ürün grubu oluşturmuşlar. Belki hâlâ geçerlidir, bir işte yirmi beş yıl çalışan birisine Hollanda’da altın bir Prisma kol saati hediye edilirmiş. 19. yüzyılın sonlarına doğru, ilk defa askerler saatleri kollarına takma ihtiyacı duymuş. Tabii o zaman saatler bu tür zorlu ortamlara göre çok dayanıklı değiller. Prisma, benzeri zorlu ortamları da hedef alıyor ve safir cam kullanarak çizilmeye dayanıklı saat üretmeyi planlıyor: Tek bir amaç var aslında, bir kol saati alıyorsun ve bir daha bu konuyu düşünmene gerek kalmıyor. Markanın arkasında muazzam bir el işçiliği ve sebat var. Sadece dayanıklılık değil, bunun gibi belki on tasarım ölçütü koyuyorlar hedefe. Asıl hedeflerin kesiştiği yer, Hollanda’nın kol saatini yapmak. 1955 yılına gelindiğinde 125.000 Hollandalının kolunda Prisma kol saati vardır artık. Yedi yıl gibi bir sürede katetmek için çok iddialı bir yol bu.

Prisma ilanları, kaynak: Prisma

70’li yılların ortalarında teknolojiye ayak uydurarak zaman ölçümünde kuvars kullanmaya başlıyorlar; bu teknolojiye geçen ilk markalardan oluyorlar üstelik. Şu anda ağırlıklı olarak İsviçre Ronda ile Japon Miyota ve Seiko markaları kuvars teknolojisini kullanıyor. Prisma için en önemlisi dayanıklılık. Bugün en pahalı Prisma kol saati 298 avro, gümüş bir saat; su geçirmezliği 10ATM. Ben bugün Rolex 5ATM, paslanmaz çelik bir kol saatinin fiyatının 50.000 avro fiyatı olduğunu öğrendim. Bu açıdan bakıldığı zaman Prisma çok önemli bir işi başarmış gibi geliyor bana. Bu başarının arkasındaki sebat, sadakat ve genel mantığa hayran olduğumu söylemek zorundayım. Hollanda tasarımı üzerine araştırma yaparken hep bu aklı gördüm. Sözünü ettiğim Rolex saat 42 mm çapında, irice bir saat sayılıyor, Prisma’nın 38 mm paslanmaz çelik ve 5ATM suya dayanıklı saatinin fiyatı ise 65 avro, benim bulabildiğim en ucuz Prisma saat de bu. Birinin diğerine göre daha dayanıksız, zamanı göstermekte daha az hassas olduğuna ben inanmıyorum en azından. Aralarındaki en büyük fark bence model isimleri: Rolex modelinin adı “Yacht Master”, Prisma model ismi, tüm diğer modellerde olduğu gibi bir numaradan ibaret; “1481”. Bu bir değeri neredeyse bin kez katlamaya yeterli mi, emin değilim; özellikle de teknesi olmayan benim gibiler için.

Prisma 1481 ve 1600, kaynak: Prisma

Artık tekrar bir kol saati takmayı düşünebilirim. Bileğimde bir Prisma kol saati olması, denk geldiğim her yerde onların reklamını yapmayı, az önce söz ettiğim karşılaştırmaları anlatmayı çok isteyebilirim. Kendime biçtiğim kırk iki milyon saniyelik ömrümün bir bölümünü buna ayırabilecek kadar takdir ettiğim bir tasarım, üretim ve ticaret öyküsü olabilir bu. İş hayatında, proje yaparken, artık hemen her konuda söz edilen “bir hikâyesi olmalı” durumu için bundan daha erdemli bir hikâye bilmiyorum ben. Hollanda başarılı bu tür birçok hikâyeye sahip markaların ülkesi; bunun da hakkını vermek gerekiyor, bu bir rastlantı olmasa gerek.

Yine küçükken Almanya’ya gittiğimizde kendime bir kol saati almıştım. Hayal meyal gözümün önünde hâlâ; bugün olsa takmayı düşünebileceğim bir kol saatiydi. O zaman bir kol saatinden beklentilerim farklıydı; zamanı göstermesinin dışında beni ifade etmesi gerektiğini düşünüyordum, tabir olarak uygun mu bilmiyorum ancak ‘havalı’ bir saat olmalıydı. O zaman yakalamam gereken sadece sabah Şişli’den bindiğim Tünel otobüsü vardı, okula zamanında varmak için. Ötesinde yetişmem gereken çok bir şey yoktu. Okulda, kol saati sadece bitmek bilmeyen derslerin sonunda çalacak zile hâlâ ne kadar çok zaman olduğunu göstermek dışında bir işe yaramazdı. Zamanın nasıl geçmediğini hayretle izlerdim kadranda. Şimdi yetişmem gereken daha çok şey var muhakkak ki. Hâlâ saniyelerin akışını izleyecek bir zaman da kalıyor bana. Yarım yamalak sonsuzluğu anlamış biri olarak, sonlu olmayı belki hâlâ az anlamış olabilirim; kırk iki milyon saniyeden kala kala elimde on üç milyon kadar var, benim hesabıma göre. Teknem yok, hiçbir zamanda olacağını sanmıyorum; meraklısı da değilim. Beşiktaş’tan motora binip Üsküdar veya Kadıköy’e geçmeyi seviyorum. Denizle ilişkimin en yakın olduğu durum bu galiba. Genellikle telefonumun saatini kullanıyorum. Uçak modu yokken, uçak yolculuğunda bir veya iki kere kol saatim olsaydı diye düşünmüşümdür herhalde, şimdi o da gerekmiyor. Zamanı göstermenin ötesinde biraz beni anlatsın diye bir kol saati takmak istersem, bu bir Prisma kol saati olabilir. Beni, başka birçok kendimi anlatma çabamdan daha iyi temsil edebileceğini düşünüyorum.

Emre Özgüder, Hollanda’da Tasarım, Prisma [saat], saat, tasarım