Zaman

Geçtikçe, azalan mı var, artan mı, bilmiyorum. Bilmek mümkün mü, çok emin değilim. Gerek var mı?

Şunu öğrendim en son. Cezaevinde, tutuklulara yumurtayı sadece haşlanmış veriyorlar. Çiğ yumurta asidi demiri eritirmiş. Orada menemen dedikleri, yumurtasız. “O zaman neden buna menemen diyorsunuz?” sorusunun cevabı da basit. Ne deseydik?

Bununla arttım mı, azaldım mı, bilmiyorum. Her ikisine de gerek yok, öyle anlıyorum.

Azalmaya çalışıyorum. Fazlalıklardan kurtulmaya en azından. Çoğunlukla neyin fazla, neyin kâfi olduğunu bilmek zordur. En basit sorular bile zordur. Zaman ayırmak gerekir, yoktur. Bizi en çok bizden alan budur. İzin vermezler. Sadece sabahları, uyanırsan o da. 04.45–06.00 arası konuşabilirsin bunları kendi kendine. O da yatakta, uyuyormuş gibi yaparsan. Uyuyormuş gibi olursan, kimse sana ne yapıyorsun diye sormaz. O zaman da sen kendi kendine konuşabilirsin. Rüya sayılmasa da bir şeyler görebilirsin. Mesela dövülmüş veya dökülmüş bir demir. Pas da değil tam kendi renginde. Bir duvarın önünde. Ona bakabilirsin. Seninle konuşmaz. Sen onunla konuşabilirsin o saatte. Ona anlam yüklersin, o pek istemese de ve üstlenmese de. Asıl dert olan, ondan bir cevap beklemendir. Daha da büyük dert, bilirsin ki demir konuşmaz, ancak dilersin ki sana tam da doğruyu söylesin. Senin bir türlü bulamadığın doğruyu. Dövülmüştür, söyleyebilir. Söylemez.

Diğer tarafa dönersin.

Gözlerini kapalı tutmak zordur, uyumuyorsan. Çabalarsın. Tam o anda bir şey görürsün. Tam göz kapağınla gözünün arasında. Belki bir güneş. O renk olduğu için öyle dersin. Belki de haşlanmış bir yumurtadır. Bilemezsin ve ona sorarsın. Hiçbiri konuşmaz. Sen, neden bunu gördüğün için bir sonuca varmaya çalışırsın. Uyanmak için çok erken, uyumak için çok geçtir. Bir güne daha ne yapacağını bilemeden başlamak için de çok sıradan bir zamandır.

Eğer karar verirsen kalkmaya, yine beklemen gerekecektir, gelene kadar yine bu ana. Korkarsın. Dersin ki daha kalkmayacağım. Korkuyorum çünkü deli gibi.

Kalkarsan, zorlarsın tüm bildiklerini. Tam da sana öğretildiği gibi, nelerin ne kadar da iyi olduğunu dizersin art arda. Asıl meselenin ne sonsuzluk ne evrenin sınırları veya sınırlarının genişlemesi olduğunu öğrenmiş biri olarak kalktığında, uyandığında yeni bir güne, uyanmaya karar verdiğinde; güvenebileceğin sadece sana öğretilmiş olanlardır. “Ne güzel bir gün.”

İstersen, senin kadar yaşamamış tüm tanıdıklarını sayabilirsin sırayla. Karar vermen gereken, bunun senin için ne kadar değerli bir şans, özellik, ayrıcalık mı olduğu veya onları ne kadar özlediğin arasındaki farktır. Bu açıdan sana sunulan bir seçim yoktur. Hangisini seçersen seç, günün yine sadece ve sadece olması gerektiği kadar güzel bir gündür.

Hiçbir gün, güzel bir gün olmak için başlamaz. Günler, gün olduklarının farkında değillerdir. Senin için bir gündür, kendisi için bir tanımı yoktur. Güzel veya berbat bir gün olacaklarını onlar da bilmezler. Güzel veya berbat olmak için de başlamazlar. Bitmeye de çalışmazlar. Aynı senin de yapman gerektiği gibi.

Sıkıca yumduğumda gözlerimi, gördüklerimin beni sadece sakinleştirmesini dilerim. Favori bir görüntü edinsem kendime, hep onu hayal etmeye çalışırdım. Tüm beğendiğim sahneler, dakikalar içinde korkunç kaygılara dönüşür. Tümünde beni korkutacak bir şey bulabilirim. O görüntüler çünkü benimdir ve benim gibi davranırlar.

Çocukken de iyi bir uyku için konu başlıklarım vardı. Sevdiğim, en son mutlu olduğum bir anı hatırlamaya, onu tekrar yaşamaya çalışırdım. Genellikle durağan, fotoğraf gibi sahneler olurlardı. O sahnelere uzun süre baktığınızda, bir yerden sonra aklınız oradan ayrılır ve sahne aynı kalmasına rağmen farklı bir tiyatro başlatırlar. Sahnenin önünde veya arkasında. Onu pek ayırt edemezsiniz. Tiyatronun başladığını bilirsiniz ve onu izlemeye başlarsınız.

Sadece bir anın görüntüsüne uzun süre bakabilenler vardır. Zamanı aslında bir tür durdurabilenler. Ben yapamıyorum. Zaman benim her zaman en büyük derdim. Durduramıyorum. Yavaşlatamadığım gibi gerektiğinde hızlandıramıyorum da. Benim hep tersime hareket ediyor veya ben onun tersine.

Saate bakıyorum. Hâlâ daha erken. Aydınlık, erken ama. Kalkmak için erken. Gariptir, erken olan her zaman, başka bir iş için de geçtir. Zaman uzlaşması zor bir kavram. Uydurma çünkü. Belki bu sabah açacak bir çiçek için çok doğru, ölecek biri için çok gereksiz. Gözlerimi kapatıyorum.

Zemin toprak. Duvar. Neredeyse beyaz bir duvar. Duvara dayalı bir demir tepsi. Büyük. Küçük bir tepsi değil. Duvarın üst kısımlarında, tahmin ediyorum zeytin ağacı olsa gerek, onun yapraklarının gölgeleri var. Başka bir ağacın da yapraklarının gölgeleri olabilirler, hiç anlamam ağaçlardan. Duvarda çizgiler olsa, karışık bir bestenin notaları gibiler. Çizgiler yok. Halbuki bir elektrik direğinden tellerin gölgesi düşebilirmiş. Zorluyorum. Yok. Bir beste değiller. Müzik yok. Hafif bir rüzgâr varmış gibi geliyor bana. Görüntüde bu anlamda bir ipucu yok aslında. Bu herhalde benim katmak istediğim bir durum. Fark ediyorum, görüntüye, zaman, eklemeye çalışıyorum. Halbuki durdurmaya çalışıyordum. Bir saatliğine en azından.

Zaman işliyor. Tedirgin oluyorum. Nefesimi yavaşlatmaya çalışıyorum. Bu da bir tür zamanı yavaşlatma çabasıdır, hiç beceremiyorum. Tersine, boğulacak gibi oluyorum. Kalkmak istemiyorum yataktan. Başıma gelecekleri bildiğim için herhalde. Başıma geleceklerden bir kısmını da bilmiyorum üstelik. Birçok insanın başına geldiğinde, fırsatları olduysa eğer ve şaşıracak kadar da zamanları, bilemedikleri şeyler işte.

Gün içinde, hep gözümle göz kapağımın arasında, sıkışıp da her gözümü yumduğumda, bir güneş resmi. Belki de haşlanmış yumurta, bilmiyorum. Kulağımda bir beste, duyamadığım. Peşimde zaman. Kovalıyor. Hiç vazgeçmiyor. Hep peşimde.

Gece oldu. Bitsin istiyorsun. Yarın yine uyanmak istiyorsun. Bu tekrarla da baş etmekte çok zorlanıyorsun. Zaman yönetiyor. Yok aslında, yine de yönetiyor. Anlamak gereken belki de sadece yaşamın anlamı, diyorlar ya, işte o. O da var mı yok mu, bilmiyorum. Gölgesi duvara düşen bir zeytin ağacının yapraklarıyla konuşsam, anlarım belki. Dövülmüş bir demir tepsi ile veya.

Veya güneşle.

Sabah konuşacağım tekrar.

Emre Özgüder izniyle

Emre Özgüder, zaman