fotoğraf: Emre Özgüder
Vişne Ağacı

Sofraya oturmak için onu bekliyorlardı. Bu ilk defa başına gelmiyordu, ancak gittikçe sıklaşmıştı da. Genellikle böyle akşam saatlerinde, özellikle yılbaşı yaklaşırken, daha sık oluyordu. Eve gitmeyip buraya geliyordu. Bunu planlamıyordu, bu öyle aniden de olmuyordu. Buna karar vermesi gerekmiyordu, nasıl her akşam eve gitmeye karar vermesi gerekmiyorsa, tam da onun gibi işte. Bu garip geliyordu ona, buna direnmesi veya eşlik etmesi gerekmiyordu. Gelip buraya vişne ağacının dibindeki banka oturmasının garip yanı, gerçek olmasına rağmen ona gerçek değilmiş gibi gelmesiydi. Burada otururken bunu kendine söylemesi, bunu kendine hatırlatması gerekiyordu. Burada olmasının bir anlamı yoktu, burada olmaması gerekiyordu.

Hava bu saatlerde hayli soğuk oluyordu, bunu daha çok okuduğu hava durumu raporundan ya da gündüzden biliyordu, şu an soğuk olduğunu hissetmiyordu hâlbuki. Tam olarak üşümüyor değildi, galiba daha çok bunu dert etmiyordu. Onu buraya çeken, onu ortalama bir hayattan ara sıra söken de belki buydu. Burada gerçekler dert olmuyordu. Bunun sıradan bir vişne ağacıyla bir ilgisi olamayacağını tahmin edebilmekle birlikte, bu başka yerde başına gelmiyordu. Mesela günün orta yerinde, işteyken böyle olmuyordu.

İşteyken çok bunaldığında kaçıp bir süre saklandığı, herkesin kapısının kilitli olduğunu sandığı tesisat odasında bu hiç başına gelmemişti. Tek başına kalmakla ilgili bir durum değildi. Tesisat odasını çok severdi. Tam olarak ne işe yaradıklarını bilmediği vanalar, göstergeler vardı orada. Değişik çapta, sarıya boyanmış boruların kompozisyonu büyüleyiciydi onun için. Tanınmış bir bestecinin, pek bilinmeyen bir eserine benzetiyordu o düzeni. Odanın tavanının merkezinde bir lamba vardı. Çok normal olarak, üstünde hiç kafa yorulmadan oraya yerleştirilmiş bir lamba. Bu lambanın ışığı, boruların birbirleri üzerine gölgelerini düşürüyordu. Silindirik formların, silindirik formlar üzerindeki gölgeleri etkileyiciydi. Burada tek başına zaman geçirirken vişne ağacının dibindeki gibi bir duyguda olmuyordu. Odanın sıcaklığını hissediyor, bu sıcağın bağlantı yerlerine sarılmış olan yalıtım malzemesinin kokmasına neden olduğunu, bu kokunun ısı farklarına göre değişen notalarını duyabiliyordu. Bu odada tam tersine mükemmele yakın bir gerçeklik vardı onun için. Odanın tam ortasında ayakta duruyor ve kokular, gölgeler, diğer tüm algılarıyla mutlak bir gerçek yaşıyordu. Vişne ağacının tersine burası belki de mutlak var olduğu tek yerdi. Vişne ağacına gittiğinde kimsenin onu görmüyor olmasıyla da ilgili değildi bu yaşadığı durum. Ayrıca orada onu kimsenin görüp görmediğinden de emin değildi. Kimi zaman biraz uzaktan köpeğini gezdiren birileri geçiyordu. Kuşların seslerini duyuyordu. Vişne ağacının dibinde yaşadığı sadece soğuğu hissetmemek, ya da günlük yaşamın akışından kopmak değildi, daha fazlası vardı orada. İnsanın kendi kendinden sökülmesiydi daha çok.

Bir iş yolculuğunda, yol bozkırın ortasından geçiyordu, yola saplanan daha dar belli ki bir köy yolu ve tam köşesinde de bir durak görmüştü. Bu bir resim olarak kalmıştı hafızasında, ara sıra sığındığı bir resim. Durakta kimse yoktu. Göz alabildiğince kimse yoktu etrafta. Nedense durmamıştı orada. Hâlbuki durabilirdi, o kadar zamanı vardı, herkesin hayatta o kadar zamanı vardır. Orada durmadığı için sonra pişman olmuştu. Yolu hiçbir zaman oradan geçmedi bir daha. Bir sefer sadece oraya gitmek için yola çıkmayı düşünmüştü. Tam olarak yerini hatırlamasa da nereden nereye giderken oradan geçtiğini bildiği için orayı bulabileceğini tahmin ediyordu. Sonra bir şekilde yola çıkmadan, aslında bunun tam bir gerçek olmayabileceğini, oraya giderse hayal kırıklığına uğrayabileceğini düşünmüştü. Orayı o kadar çok aklında bir resim olarak saklamıştı ki bu resmi bozmanın da başka bir pişmanlık yaratacağına karar vermişti. Resimde tüm ayrıntılar vardı. Bir ressam olsa defalarca bu resmi yapmak isteyebilirdi. Durağın boyasının çatlaklarına kadar, bir köşede kendini belli eden eskiden boyandığı rengin tonuna kadar, her şey aklındaydı. Önünden geçerken tüm bunları görmüş olamazdı, bu resim onun yarattığı bir görüntüydü, gerçek değildi. Hayat onu zorladığında, herkesin gerçek kabul ettiği hayat, aklında bu resmin içine kaçardı. O durakta oturup beklerdi. Oradan bir yere gitmek niyetinde olmadığı için bu eyleme beklemek denemezdi tabii, sadece orası bir durak olduğu için bekliyormuş gibi görünürdü resimde. Orada da vakit geçirmeyi severdi, bu ona huzur verirdi.

Maddi sorunlar yüzünden, herkesin gerçek kabul ettiği hayatın vazgeçilmez bir dekorudur bu; sıkıntılı olduğu bir akşam, tüm alışveriş sepetindekileri öylece kasa kuyruğunda beklerken bırakıp, çıkmıştı bir keresinde. Çıkıp yolun kenarında durmaya başlamıştı, o resme gitmişti yine. O resimde ne kadar vakit geçirdiğini eve vardığında anlamıştı. Karısı neden geç kaldığını sormuş, o da önünden geçerken bir sergide bir tablo gördüğünü, çok beğendiğini söylemiş ve aklındaki resmi anlatmıştı tüm ayrıntılarıyla. Böyle bir resim düşkünlüğü olduğunu o güne kadar hiç işitmemiş olan karısı bundan çok etkilenmiş, ona ressamın adını sormuştu; niyeti, ne olursa olsun, para biriktirip bir gün ona bu tabloyu almaktı. Bu, onun o resme son gidişi olmuştu. Resim hâlâ tüm ayrıntılarıyla oradaydı, aklında, ancak artık arşiv bölümündeydi.

Tam o sıralarda yeni iş yerinde bu tesisat odasını keşfetmiş, bundan kimseye söz etmemişti. Bu yüzden ve hiçbir zaman, oraya gitmek ya da o odada bulunmak yerine onun aklındaki resim hâlini —bunun da resmini yapmak çok isterdi muhakkak ki— sığınmak için kullanmamıştı. En büyük korkularından biri, bu tesisat odasını bir gün kilitleyebilecekleriydi. O yüzden her gün işe gittiğinde hemen hemen ilk işi belli etmeden gidip oranın kapısını kontrol etmekti. Vişne ağacını bulmasının nedeni de bu olabilirdi. Sadece vişne ağacının dibindeyken bu kaygıdan sıyrılabiliyordu, oradayken kapıya kilit takılıp takılmadığıyla ilgili bir korku yaşamıyordu. Eğer bir gün o odaya kilit takılırsa, o zaman hayatının geri kalanını burada vişne ağcının altında geçirmek zorunda kalabilirdi. 

Garip bir şekilde vişne ağacıyla ilgili hiçbir kaygısı yoktu. Park ve Bahçeler Müdürlüğünden ekiplerin gelip, her zaman olduğu gibi saçma bir sebepten, mevsiminde vişnelerin yere düştüğünde yeri lekeliyor olması veya sinekleri topluyor olması gibi saçma bir nedenden vişne ağacını kesebilecekleri gibi bir kaygısı yoktu. Vişnelerin yerdeki lekeleri yıllar boyu kalıyordu. Dikkatli baktığında hangi lekelerin geçen seneden kaldığı bile anlaşılıyordu. Bunun da resmini yapmak isteyebilirdi, sadece yerdeki lekelerin. O lekeler, ayaklarının dibinde uzay kadar derin, rastlantısal ve karmaşık bir tablo oluşturuyordu. Her zaman buraya geldiğinde bankın aynı yerine oturur, hafif öne eğilerek ayaklarının dibindeki bu tabloya bakardı önce. Bu tablo, buranın kapısıydı onun için, kendinden soyunup, her şeyini bankın üstünde bırakıp bu kapıdan girerdi. Bunun girmek mi çıkmak mı olduğunu düşünmüştü daha önce, düşüncelerinin yönünden dolayı o buna girmek demeye karar vermişti. Yerdeki lekeleri aklına kazımak ne kadar çok zamanını almıştı. Sofraya oturmak için beni bekliyorlardır diye düşünerek doğruldu. Ev, buraya çok yakındı. Evdeki eksikleri düşündü. Arkasına dönüp bakmak istedi, yapmaması gerektiğini biliyordu. Herkesin gerçek kabul ettiği hayata çıkmak için yola koyulması gerekiyordu. Bu, kimi zaman kısacık, kimi zaman en az o bozkırdaki kadar uzun bir yoldu.

Emre Özgüder, resim