İzler XII

Bazen günlerce, hatta haftalarca hiçbir şey olmuyordu, olmuyormuş gibi geliyordu. Aslında kış olmasına rağmen birçok iş yapılıyordu. Bir sağlık merkezi kurulmuştu. Katran’ın karşısında uygun bir bina vardı. Biraz düzenlenmesi gerekiyordu. Oraya inen yokuş boyunca bir insan zinciri oluşturulmuş, toplanmış inşaat malzemeleri bu şekilde aşağı taşınmıştı. Bu büyük bir eğlence de olmuştu aynı zamanda. Başlangıçta yavaş ilerliyordu, ertesi gün için herkes hazırlıklı gelmiş, ikinci gün ilkinden kat be kat daha fazla malzeme taşınabilmişti. Hızlandıkça herkes daha az üşüdüğünü fark etmiş, bu olay kısa sürede toplu bir dans gösterisine dönüşmeye başlamıştı. Kahkahalar eşliğinde malzemeler taşınmış, elinden bu tür işler gelenler gelen malzemeyle yaptıkları işleri aynı oranda hızlandırmış, sistem büyük ve eğlenceli bir makine gibi görünmeye başlamıştı. Yokuşun başından hareket eden bir tuğlanın duvardaki yerine yerleşmesi ve yeni yapılan duvarın arkadan hızla takip eden sıvacının hızına yetişmesi muazzam eğlenceliydi. Bu bir yarış hâline, sonrasında da rekor denemelerine dönüşmüştü.

fotoğraf: Kuba Motor

Aslında krizden bu yana sağlık sorunlarında gözle görülür bir düşüş vardı. Öte yandan sağlık konusu yine de hafife alınmamalıydı. Zaten bu işi yürütecek fazlasıyla doktor vardı ve açıkçası tarla işlerinde pek başarılı da sayılmazlardı. Geçen bu süre içinde, bir son derece normal kızamık vakası, birkaç mevsimlik soğuk algınlığı, iki doğal ölüm ve bir intihar vakası yaşanmıştı. İntihar eden orta yaşlı bir beyefendiydi. Krizden önce büyük bir şirketin perakende bölümünün başındaydı. Krizden sonra yapabileceği hiçbir iş kalmamıştı. Bıraktığı notta, hayatı boyunca insanları sömürmek için çalıştığını, kendisini her zaman bir asalak gibi hissettiğini, ancak sistemin bunu hoş gördüğünü, krizden sonra ise, artık yaptığı işi normal kabul edecek bir sistem de kalmadığı için kendini tamamen bir fazlalık olarak hissettiğini yazmıştı. Birkaç kişi onu Katran’dan tanıyordu, onun dışında fazla bilinen biri değildi. Olay yine de fazlasıyla üzüntü yaratmıştı. Tanıyanlar, onun zeki biri olduğunu, birçok konuda yararlı olabileceğini düşünüyordu. Evi kitaplarla doluydu, çoğu mesleğiyle ilgiliydi, arada kendi yazdığı kitaplar da vardı.

Sağlık merkezi mütevazı bir kutlamayla açıldı. Ağırlıklı olarak doğal ilaçlarla tedavi yöntemi izlenecekti. Bu biraz da yokluktan kaynaklanıyordu, yine de herkes tarafından olumlu bir gelişme olarak algılanmıştı. Geçen zaman içerisinde herkes farmakoloji, perakende ve benzeri alanlardaki yoksulluğun, özünde bir zenginlik olduğuna kesinlikle ikna olmuştu. İlaç yoktu, kimsenin başının ağrıdığı da yoktu zaten.

Kış ayları, eldeki değerlerin listelenmesi için de uygun bir zamandı. Tarım, beraberinde bu disiplini de getirmişti. Tohum ekimi yerine fidecilik ve tarla yerine sera yarar sağlayabilirdi. Bunun için yerlerin tespit edilmesi, gerekli tamiratın yapılması gerekiyordu. Kurutulan tohumların sınıflandırılması, ambalajlanması gerekiyordu. Bu sayım işlerinde herkes çalışıyordu artık. Yeni ekim alanları için keşifler düzenleniyordu. Bunlar genellikle heyecan verici ve eğlenceli geçiyordu. Hemen herkes birbiriyle kaynaşmıştı. Kara kışı atlatmak için elbirliğiyle çalışılıyordu. Herkes bu yeni düzene sadıktı ve severek çalışıyordu. İnsanlar sağlıklı ve mutlu görünüyordu. Kombina, kışın çoğu zaman Katran’dan daha kalabalıktı.

Uzun geceler misafirlik için çok uygundu. Herkes elinden geldiğince yeni bir çorba, yeni bir yemek hazırlayıp, sunmayı çok seviyordu. Ispanak, havuç, lahana, kereviz, tüm bunlarla harika yemekler yapılabiliyordu. Misafirliklerde ana konu her zaman bu ayrıcalıklı yaşamın sınırları üzerine oluyordu. Herkes bunu merak ediyordu. Dünyanın geri kalanına ne olmuştu? Bu içinde yaşadıkları dünya ne büyüklükteydi? Diğer soru, ihtiyaç fazlası ürünlerdi. Hesaplama yaparak bunun önüne geçmeyi planlıyorlardı. Çok iyi bildikleri bir hesap değildi bu. Her zaman her şeyin fazlasını arzulayan bir gelenekten geliyorlardı, ancak mesela çileğin fazlasını ne yapacaklardı? İhtiyaç olmayan bir şeye harcayacak kimsenin ne zamanı ne de keyfi vardı. Her şeyin bu yüzden ince ince hesaplanması gerekiyordu. Meraklıları en uygun, en hassas hesap yöntemlerini bulmak için kafa yoruyordu. Bu hemen herkesin, her fırsat bulduğunda yaptığı bir işti. Bütün bu tür yöntem önerileri Kombina’da toplandığı için Kombina metodu adı verilen bir karma hesap yöntemi en çok kabul gören yaklaşımdı. Kombina’ya doktorlar da destek oluyordu. Bu sayede beslenme şeklinin yaratabileceği eksiklikler de neyin ihtiyaç, neyin gereksiz olduğunun belirlenmesinde kullanılıyordu. Bu coğrafyaya en uygun, en dengeli beslenme için gerekli ürün kompozisyonları hesaplanıyordu. Doktorlar, hayvancılık yapılmadığı ve hayvan ürünleri tüketilmediği için de sağlık sorunlarının hızla azaldığını iddia ediyorlardı.

Kız, mutsuz değildi, yine de içinde garip bir boşluk var gibi hissediyordu. Her şey yolunda gidiyordu, ancak buna rağmen tarifi zor bir tatminsizlik yaşıyordu. Hiçbir şey olmuyor gibi geliyordu ona. Hayat, alıştığından daha yavaş ve daha baş edilebilir geliyordu ona. Heyecan yoktu belki. Gün geçtikçe daha dengeli ve daha güvenli bir hâle geliyordu hayat. Bundan tek şikâyet edenin kendisi olduğunu düşünüyor, bunu garipsiyordu. Yeni hayatında en heyecanlı işi balmumu toplamaktı. Aslında arılardan korkuyordu, fakat bunun için Bay Korku’ya gitmeye gerek duymamıştı, neredeyse ne cevap vereceğini biliyordu onun. Petekleri çıkartıp sıcak bir bıçakla kapağını kesiyor, bunları bir sepette biriktiriyordu. Balmumundan mumlar üretiyordu. Değişik formüller deniyordu. Bu iş ona heyecan veriyordu. Balmumunun bir bölümünü Bay Kup’a götürüyordu; o, bununla bazı kumaşları kaplayıp, su geçirmemelerini sağlıyordu. Çok yağışlı bir kıştı, buna herkesin ihtiyacı vardı. Mum üretimi zor değildi, karanlık kış günlerinde muma çok gerek oluyordu.

Bay Kapital’in, perakende uzmanı olan adamın, intiharı onu çok etkilemişti. İçinde, nereden kaynaklandığını bilemediği, belki en çok da bu yüzden çaresini bulamadığı, dolduramadığı bir eksiklik vardı. Yapabildiği en iyi şey, bunu çok önemsememekti; belki herkeste vardı bu duygu, kimse onun kadar dert etmiyor olabilirdi. Krizden önce, saçma da olsa birtakım hedefleri vardı, şimdi gelecekle ilgili böyle hırsları, planları kalmamıştı. Görünen oydu ki, seneye bu zamanlarda, tam şu an ne yapıyorsa, aynısını biraz daha iyi yapmaya çalışacaktı ve bir sonraki sene ve bir sonraki sene de. Hissettiği garipliğin nedeninin bu olması ihtimali onu korkutuyordu. Belki o da bu yeni siteme ayak uyduramayacak ve bir gün intihar etmek zorunda kalacaktı. “Bay Kapital, muhtemelen ondan daha zeki olduğu için bu işi çok uzatmamış olabilir” diye düşünmekten kendini alamıyordu. Bu tarafından bakınca, bunu cesur bir davranış olarak görüyor, o aynı derece yürekli olamadığı için de kendini suçluyordu. Hayatın bu kadar da vazgeçilemez bir şey olmaması gerektiğini düşünüyordu, özellikle de herkesin bu kadar eşit olduğu bir hayatın. Mum yaparak ve çilek ekerek yaşayıp gidecek, bununla da kalmayıp bağrında susmak bilmeyen bu eski düzen alışkanlıklarıyla şimdi herkesin huzur içinde yaşadığı bir toplumu da zehirlemeye çalışacaktı. Diğer yandan asıl mesele, bir kadeh konyak ve Bay Korku ile yapacağı bir sohbetin bu işi çözebileceğini bilmesine rağmen bundan uzak duruyor olmasıydı. İkna olacağını biliyordu, fakat ikna olmak istemiyordu. İkna olmuş ve bu bağlamda iyileşmiş hâlini, beğenmeyeceğini biliyordu. Ya kalacak ve mikrobunu yaymaya başlayacaktı, ya da gidecekti. Tek başına bu mikrobu yaymak fikri bile şimdiye kadar hissetmediği kadar heyecanlandırdı onu. En son krizden kısa süre önce sevgilisini aldattığında bu kadar heyecanlanmıştı, onu hatırladı. Güldü.

distopya, Emre Özgüder, İzler