Yaz

Serin olan, yaz sabahının kendisi değildi elbette; serin olan, sabahın erken vaktinden başka bir şey değildi. Araba kaybolana kadar el sallamaya devam etti. Sokağın ortasında bir eli havada kaldı. İki eliyle saçlarını şakaklarından geriye doğru çekti, acıtana kadar. Acı, gerçeğin kendisiydi; bir şeyin gerçek olup olmadığını hep böyle anlardı. Kimi zaman içinde bulunduğu anın, olup bitenin, gerçek olup olmadığını ayırt edemezdi; kafası karışırdı. O zaman hep böyle yapardı; çok belli etmeden saçlarını çekerdi. Hep de gerçek olmasını istemediği anlarda yapardı bunu. Öyle sıkı çekerdi ki saçlarını, saçlarını bırakıp da ellerini ceplerine soktuğunda, saçları hâlâ çekiliyormuş gibi acırdı kafa derisi. Bazen, aslında üzülmesini gerektiren bir durum olmadığını kendine kısaca, birkaç kelimeyle anlatmak zorunda kalırdı. Bazen bu açıklamaya, ama, diye isyan eder, ağlamak isterdi. Aslında çok bencildi, üstelik biraz sulu göz de sayılabilirdi; işine gelmeyen her durumdan bir trajedi yoğurabilirdi. Bunu bilirdi, böyle biri olduğunu yani. Merdivenlere yöneldi. Merdivenler, sıcak ve tek başına bir yaza iniyordu. Yaz, ayrılığın ta kendisiydi. Yaz, dert değil denemeyecek kadar uzun, sonsuz denemeyecek kadar kısa bir rezaletin ta kendisiydi. Yaz meyvelerini sever, ama yazın kendisinden nefret ederdi. Hiçbir zaman çalışkan bir öğrenci olamadığından, yaz, onun için her zaman korkunç bir sezon olmuştu. Nisanın ortasında keyfi kaçmaya başlar, eylülde süveterler geri gelene kadar hiçbir işi yolunda gitmezdi. Haziran yağmurlarına bayılır, umutlanır, nisanın sahtekâr ılıklığından tiksinir, Azrail’i görmüş gibi irkilirdi. Erguvan, bakla seviyor olmasına rağmen, onun için sadece baklagillerin fazla ukala bir örneği, krizantem ise gerçekten altın değerindeydi. Daha ağustosta yerde birkaç sarı yaprak gördüğünde içinde fırtınalar kopmaya başlar, “Shape of You” dinliyormuş gibi kıvırmaya başlardı. İlkbahardan nefret ederdi, yaz ise onun yardakçısıydı zaten.

Merdivenlerden eve indi. Hiçbir şey olmamış gibi davranmaya karar vermişti. Yapması gereken yeterince işi vardı. İşler onu her zaman hayatta tutmaya yeterdi. Her zaman çok işi olmuştu. Çok iyi kazanmıyor olabilirdi, ama bunun için bile yapması gereken bir sürü işi vardı. Ayakkabıları eskiydi, çok önemsemiyordu. Güzel ayakkabıları olan, bahara sevinen, yaza bayılan insanlardan değildi. Neden böyle olduğuyla ilgili çok bir fikri yoktu. Buna kafa yormuş, nedenini bir türlü bulamamıştı. Evet, bir şeyler tam olarak yolunda gitmiyordu. Hangi yolda gitmiyordu? Herkesin kabul ettiği yolda gitmiyordu sadece. Bu çok bir sorun muydu? Evet, bu bir sorundu tabii.

Akşama kadar hiçbir şey fark etmeyeceğini biliyordu. Gerçekler, hep geceleri ortaya çıkardı. Gerçekler, hep, herkes evine döndükten sonra musallat olurlardı. Gerçekleri iyi biliyordu. Yüzleşmesi gerekmişti. Cesur davranmıştı, ama gerçekler de pek yamandı. Gerçek, onu, onun kendini gördüğü gibi, bir kahraman olarak görmüyordu pek. İyi şeyler yapmıştı, kötü biri değildi, ama bu pek de bir marifet sayılamazdı ki.

Daha ilkokuldayken, işte o zaman, ilkbahar veya yaz çok sorun değildi onun için. Sıcak bir yaz günü hatırlıyordu, evdeki porselen at biblosuyla oynadığı o günü. Aslında onunla oynamaması gerektiğini bilecek yaştaydı. O, bir oyuncak değildi, ona böyle denmişti. Kestane alı bir attı, porselen olduğu için parlaktı. Heybetli ve kendinden emin bir hâli vardı. Sehpada öyle dururdu, genellikle kristal küllüğe doğru bakardı. Öğleye yakın üstüne güzel bir yaz güneşi vururdu. Çok fazla oyun oynanamayacak kadar porselendi, onu koşturamaz, şahlandıramazdı, bu anlamda oyuncak olmadığı her hâlinden belliydi. O zaman günler çok çok uzundu. O kadar uzundu ki, insan porselen bir at biblosuyla bile oynamak isteyebilirdi, o kadar çok zaman vardı. Gündüz, soldaki tüllerden başlar, balkonda annesi ikindi çayı içerken bile sürer, belki ancak babası eve geldiğinde bitmiş sayılabilirdi. At, babasının sağında, abajurun ışığında, dantelden çayırında, babasının cebinden çıkartıp kristal küllüğün içine koyduğu bozuk paraları seyrederek geçirirdi, akşamları. Sıkılıyor gibi bir hâli yoktu hiçbir zaman. Mutlu muydu? Onu da çok belli ettiği söylenemezdi. O, bir bibloydu, kimse de zaten ondan daha fazlasını beklemiyor, gerisini de pek umursamıyor gibiydi. Atla belki en çok ilgilenen oydu. Bir keresinde onu oradan alıp, orta sehpadaki gümüş ceylanın yanına koymuştu. Arkadaşlık edebileceklerini düşünmüştü. Ertesi gün atı yine eski yerinde bulmuştu, belli ki pek anlaşamamışlar, diye düşünmüştü. İşte o gün atı alıp halının üstüne indirmiş, özgürlüğünün tadını çıkarabileceği alan vermişti. Onu orada da unutmuştu.

Yalnızlık demek, gündüzle gecenin birbirine karışması demekti. Eve gelip giden olmadığında, ne gün ne de gece bitmezdi. Ev, şimdi bütün yaz boyunca böyle olacaktı. Bu ilk defa başına gelmiyordu. Ama her defasında kendisini bir garip hissetmiş, bu yaz yalnızlığı başlamadan daha bir ay öncesinden sıkıntısını yaşamaya başlamış, böylelikle yazlar sanki gitgide daha da uzun sürer olmuşlardı. Kendi kendine, aslında işin en zor kısmını atlattığını düşündü. Her zaman bu tür şeylerin öncesi ve o ilk anı, kendi toplamından daha ağır gelmişti ona. Her zaman ilk gün yaptığı gibi, evde biraz düzenleme yapmaya başladı. Artık kimse olmadığı için kullanılmayacak bazı eşyaları, odalara, çekmecelere yerleştirmiş, banyoda tezgâh tamamen ona kaldığı için kendi eşyalarını oraya çıkartmıştı. Sonra gidip atı da raftan alıp sehpaya koydu.

O gün annesi ortalığı toplarken, yerde unuttuğu ata çarpıp tam orta yerinden kırmıştı. Biraz söylenmekle beraber ona bir şey dememişti. Halbuki ata bir şey olursa başına geleceklerden hep korkmuştu, yine de onunla oynamaktan kendini alamazdı. At, akşam olup babası gelip yapıştırana kadar öyle iki parça, yan olarak ceylanın önünde orta sehpada beklemişti. Ceylan, gümüş olduğu için bu tür durumlardan hiç korkmazdı, o yüzden pek oralı olmamıştı. Babası eve geldiğinde, o da ona bir şey söylememiş, sadece atı yapıştırırken şöyle bir göz ucuyla bakmıştı. O zamandan beri atla hiç oynamamış, sadece seyretmekle yetinmişti. Aradan biraz zaman geçince, onun artık yapıştığına emin olduğunda, sadece eline almaya cesaret etmiş, alıp yine yerini değiştirmişti. Bir daha hiçbir zaman, onu aldığında ve başka bir yere koyduğunda onu orada unutmadı. Onu seyretmekten her zaman inanılmaz bir huzur duyuyordu. Onda bütün yazları görebiliyordu. Uzun yaz gündüzleri boyunca onun sehpadaki gölgesine bakıp bir günün daha nasıl geçtiğini seyrederdi. Onun dışında yazın gece ve gündüzü birbirinden ayırt eden bir şey yoktu. Sadece birkaç yaz günü, hava yağmurlu olduğunda, atın gölgesi düşmediğinde, onu biraz yağmurun altına çıkarırdı. Yaz demek, hasret demekti. Atın bir adı yoktu.

Emre Özgüder, gerçeklik, yaz, zaman