fotoğraf: Emre Özgüder
Oda

Temkinliydi kapıyı açarken, sadece çıkacak sesten dolayı değil, içeride onu bekleyen ruh hâlinden de çekiniyordu. Kapı, sessizce açıldı, yağlanmıştı. Bu ona garip geldi; insanın yıllardır sesine alıştığı bir kapıyı, ölmeden az önce sonunda yağlamış olması garipti. Odaya girdiğinde karşılaşacaklarının büyük bir bölümünü ezbere biliyordu; şimdi girdiğinde, bu sonbahar sabahında, odada güneşi nerede bulacağını iyi biliyordu. Perdelerin kokusunu iyi biliyordu. İçeri girince ilk iş pencereleri açmak isteyecekti, onların, bu sabah güneşinde ısınmış hâllerinin kokusunu da ezbere biliyordu. Pencereleri açınca sokaktan gelecek sesleri, halının pencereye yakın ucundaki parkenin hem sesini, hem de kokusunu, ısınmış tüllerin sertliğini, açarken perde rayından çıkacak sesi, vitrindeki gümüş şekerliğin kapağının tepesindeki ananasın gölgesinin nereye düştüğünü, içindeki güllü lokumların tadını, hepsini ezbere biliyordu. Bu odada yıllar geçirmişti. Bilemediği, masanın üstündeki sayfalarda neler yazdığı, onun aldığı son notlar, karalamalar, küllükte kaç sigara izmariti olduğuydu. Kanepedeki yastığın pencere tarafında mı, yoksa kapı tarafında mı olduğunu da bilemezdi. Bu, onun en son uzandığında ne düşündüğüyle ilgiliydi. O, kanepeye sadece herhangi bir konuda takıldığı zaman uzanırdı, düşünmek için. Eğer takıldığı, halihazırda yapmakta olduğu bir işle ilgiliyse, yastığını pencere tarafına koyar, kapının yanındaki yağlıboya manzara resmine bakarak düşünürdü. Yeni projelerle ilgili çalışırken ama, yastığını diğer tarafa koyar ve pencereden ceviz ağacını seyretmeyi tercih ederdi. Bunları içine kapanmak ve dışa açılmak olarak tanımlar, her zaman buna göre davranırdı. Onun hayatında fazla sürpriz yoktu; onu tanıyanlar, ki çok kalabalık da değillerdir, onun ne yapacağını rahatlıkla önceden kestirebilir, ne yapmakta olduğunu, neden böyle yaptığını da rahatlıkla anlayabilirlerdi.

Son görenler, o gün keyfinin yerinde olduğunu, çarşıdan dönerken komşularla şakalaştığını, görünürde herhangi bir sorunu olmadığını anlatmışlardı. Hasır şapkası vardı yine, eylül sonuna kadar her zaman hasır şapka takardı, yüzü solgun değildi, yorgun görünmüyordu. Meraklı olduğu için, büyük gelen pantolonlarından bazılarını terziye götürmüştü, modaya uygun dar paça yaptıracakmış. Her zaman çok şık giyinirdi, postaneye fatura yatırmaya gitmek için bile hazırlanması bir zaman alırdı. İddialı bir insan değildi, ama dikkat çekmeyi severdi. Fazlasıyla mütevazıydı, fakat cesurdu, işinde de, kıyafetlerinde de cesurdu. 

Yazmak, çizmek, bunlarla ilgili her şeye çok düşkündü, kalemlere, defterlere. Postaneye giderken mahsus yanına kalem almaz, yolda kendi kendine, makbuzu imzalamak için bir kalemi olsa, iyi olacağını mırıldanır, kırtasiyeye girer ve yeni bir kalem alırdı. Sadece, üstünde reklam olan kalemlerden hiç hoşlanmazdı. Kırtasiyenin yanındaki eczaneden sık sık ilaç alması gerekir, eczacı da onun kalem merakını bildiğinden ona ilaç firmalarının kalemlerinden verir, o da bunu reddetmenin yakışıksız kaçacağını düşündüğü için memnuniyetle kabul eder, hatta mahcup olurdu. O kalemler onun için gerçekten bir sorundu. Kalem oldukları için onları atamaz, okul hemen eczane ve kırtasiyenin yanında olduğu için gidip onları orada öğrencilere veremez, bu biriken kalemleri de ayda birkaç kez bahsedecek kadar sorun ederdi. Bir bölümünü gittiği terzide, kasapta bilinçli olarak unutur, bir bölümünü de okuldaki Fransızca hocası aracılığıyla çocuklara ulaştırırdı. Fransızca hocası, her defasında, üstadım, artık çocuklar ellerine kalem almıyor, diye söze başlar ve o da bu çaresiz sohbete katlanmak zorunda kalırdı. Hocayla çarşıdaki kahvehanede karşılaşırdı. Fazla kahve içmemeye çalışırdı, bu yüzden içtiği her kahve çok özeldi. Böyle bir sohbete denk gelen kahveleri saymaz, ertesi gün ders saatinde gider ve huzurlu bir kahve içerdi. Kendine göre bu tür seremonileri olan bir adamdı, gazeteyi yanına alır, balık almaya balıkçının limana gelişinden hayli önce gider, mendirekteki banka oturur ve bulmacayı orada balıkçı motorunu beklerken çözerdi. Bunun bir disiplin olduğunu söyler, bulmaca çözmek için tanımlı bir zaman olması gerektiğini, aksinin çok mânâsız olduğunu vurgulardı. Hem balıkçı da her zaman hep aynı saatte gelmez, bazen erken de gelebilirdi, bunu zevkli bir heyecan olarak görür, bulmaca çözerken arada takıldığı sözcüklerde gözlerini ufka diker, bir yandan çözümü düşünür, bir yandan da ya şimdi deniz fenerinin oradan balıkçı teknesi görünüverirse, diye de tatlı tatlı çarpardı kalbi. Balık almaya giderken ama hiçbir zaman kalemini yanına almayı unutmazdı. Çünkü gazete kâğıdına iyi yazdığını düşündüğü bir tükenmez kalemi vardı, onun dışında bir kalem kullanmazdı.

Odaya girdi, pencereleri açtı. Pencerenin sesini duyunca karşıdaki bisiklet tamircisi birden umutla döndü, göz göze geldiler. Adam, ellerini tulumuna silip çaresizlik ifadesiyle iki yana açtı, başını hafif sola yatırıp hem yukarıda pencereye, hem de göğe bakarak, dua eder gibi yaptı. Bisiklet tamircisini çok takdir ederdi, ondan yaşlıydı, işine bu kadar sadakatle bağlı olmasını her yerde örnek olarak gösterirdi. Pencerenin yanında küçük bir sepet vardı. O sepetle bisiklet tamircisine gümüş şekerliği sallandırır ve ona ağzı tatlansın diye güllü lokum ikram ederdi. Onun ne zamanlar kahve içtiğini çok iyi bilirdi, bunu seslerden anladığını söylerdi, elindeki bir aleti sac tezgâhın üzerine bıraktığında kahve yapmaya başlayacağını anlardı, bunu çok büyük bir gururla anlatırdı.

Tüm bunlar bitmişti artık, o, ölmüştü. Masasının pencereye yakın kanadında suluboyaları duruyordu. Hiçbir zaman fırçalarını su kavanozunda bırakmazdı, demek ki birden kendini kötü hissetmişti. Karıştırdığı son renklere bakılacak olursa yine limon ağacının resmini yapıyordu, ama resim yoktu, muhtemelen çöp sepetindeydi. Limon ağacının resmini yapmaya bayılırdı, defalarca denemişti, her defasında da, baktığımda kokusu gelecek gibi yapamıyorum, derdi. Limon ağacı yoktu, ezberden çiziyordu artık, zaten bu mevsimde de bu renklerde olmazdı. Bundan iki yıl önce limon ağacını bir gece komşulardan biri kesmişti, olay ona bu şekilde anlatılmıştı, halbuki kesen üst katta oturan akrabasıydı. O da bunu tahmin ettiğinden, olayı çok kurcalamamıştı, bu olaydan çok etkilenmiş, günlerce sokağa adımını atmamıştı. Geçen bu iki yıl boyunca akrabasıyla hiç karşılaşmamayı başarmıştı; birinin ölmesi için, demişti, gerçekten ölmesine gerek yoktur.

Odada onu bulduklarını anlattıkları köşeye gitti. En son anında ne görmüş, onu merak ediyordu. Onu buldukları şekilde sırtı duvara dayalı yere oturdu. Ceviz ağacı buradan da harika görünüyordu, üstelik pencerenin tamamını dolduruyordu bu açıdan, başka hiçbir şey görünmüyordu. Acaba buraya da ara sıra oturuyor muydu, diye düşündü, bunu hiç bilmiyordu, nedense onun ara sıra yere de oturabileceğini hayal bile etmemişti. İşte tam oradan çöp sepetindeki son limon ağacı resmi görünüyordu üstelik. Ne oradan kalkmaya, ne de resmi alıp yakından bakmaya gücü yoktu.

Emre Özgüder, ölüm, suluboya