kolaj ve fotoğraf: Melike Nur Şahin
Aylak Adam ve
Düşüncelerdeki İzdüşümü
Yerler ve Rutinler

Ben bir aylakım diyordu C. Kimdi bu aylak?1

Yeri olmayandı.

“Bir yerleri olması kötüydü. Sonra insan kendinin değil, o yerin isteğine uygun yaşamaya başlardı.”2

Her zaman gittiğin kafe, restoran; kütüphaneye, sınıfa her gittiğinde oturduğun aynı masa; işe, okula giderken izlediğin aynı güzergâh; parka gittiğinde sürekli oturduğun ağaç altı; yemek masasında oturduğun soldan ikinci sandalye… Günlük hayattaki uykun ve uyuduğun yer dahi aynılaşan, rutinleşen bütün aktiviteler ve onların mekânları. Hepsi de birer senin yerin aslında. Başta sen kendi isteğinle seçiyorsun onu, senin olan yapıyorsun. Sonra aynısını ikinci kez gerçekleştirdiğin an, senin olan senden uzaklaşmaya başlıyor. Mesela yemek masasına oturan dört kişilik bir aile: İkisi yan yana, diğer ikisi karşılarında oturuyor. Annenin, babanın ve iki çocuğun yeri de hiç değişmiyor. Yemek yeneceği an herkes istemsiz bir şekilde yerini alıyor. Ne zaman koyuldu bu herkesin yeri kuralı hiç kimse hatırlamıyor. Ama hepsi de biliyor kim nerede oturacak. Sabahları, çay solda oturanın yanındaki masada olduğu için çay servislerini o yapıyor. Tam karşısındaki peçeteye yakın olduğu için peçeteleri o uzatıyor. Masaya su koymak unutulursa suya en yakın oturan su getirmek için kalkıyor. Zaman sonra televizyon geliyor mutfağa. İkisi televizyonu izleyebiliyor, ikisi sadece dinleyebiliyor. Ertesi gün kimse demiyor ki, “Bugün ben televizyon izleyeceğim, yer değiştirelim”; o kimse devam ediyor dinlemeye. Masa ve düzenleri, herkese ne yapması gerektiğini söylemeye başlıyor. Oysa o masayı oraya koyan herkesti. O televizyonu oraya yerleştiren de herkesti. Ama yerleşik düzen öyle yerleşmişti ki, kimse kendi istediğini görmüyor, belki de bir kahvaltı veya yemek anı için çok da umursamıyorlardı kendi istediklerini. Buna bir rutine dönüşen yerleşme meselesi denebilirdi.

Her zaman gittiğin ortamda her zaman oturduğun aynı köşede de yerleşme meselesinin izlerini görürsün. Çocukluktan başlıyor bakınca bu mesele. Okula başladığın an, fiziksel özelliklerine göre (boyu uzunlar arkaya, kısalar öne şeklinde) bir düzende yerleşiyorsun/yerleştiriliyorsun sıralara. Sonra her sabah sınıfa girdiğinde düşünmeden gidip oturuyorsun onun atadığı ama artık senin olan yerine. Bir gün okula gitmesen biliyorsun o yere kimse oturmayacak. Boş kalacak. Herkes bilecek, o gelmemiş. Sonra büyüyorsun ama yer tutma hastalığına yakalandın bir kere. Hayatının her yerinde, kimi zaman bilinçli kimi zaman fark etmeden yerini seçiyorsun. Kütüphaneye gidiyorsun, her zaman oturduğun bir masa var. Boş değilse sıkıla söylene başka bir yere misafir oluyorsun. Her zaman gittiğin kafelerin var, favori mekânların var, en sevdiğin köşelerin var.

Bakarsan, yaşadığın sokaktaki aynılaşmaları da görürsün. Evden işe, işten eve gidip gelirken hep aynı rotayı takip edersin. Genelde en kestirme olan da senin güzergâhın olmuştur. Zaman sonra parkın içinden dolaşarak gittiğin yolun üstüne bir üst geçit inşa edilir. Artık eve gitmen beş dakika daha kısa sürecektir; parkı unutup köprüyü kullanmaya başlarsın. Her zaman karşıdan karşıya geçtiğin yolun bir gün bariyerlerle kapatıldığını görürsün. Artık her gün ışıklara kadar yürümeye başlarsın. Yapabileceğin bir şey de yoktur aslında, orası sana bunu mecbur kılar.

Gün içerisinde yaptıklarını düşünmeye başladığında kendi yerleşme meselelerini, rutinlerinin içinde yakalamaya başlarsın. Zaten Aylak Adam’da bahsedilen tekrarlar değil miydi rutinlerin de özü?

“Bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. Kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu. Yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı.”3

Aynı olan ve bir şeyin tekrarı; ‘benzeri yapılacak olan, benzetilmek istenen şey’, ‘model’ anlamına gelen örnek kelimesinin sıfat olarak kullanılmasıyla nitelendirilmiş. Bir de ‘aynı biçimde olan, yeknesak’ anlamındaki birörnek kelimesi var tabii, kitapta da yer yer rastlanıyor. Örnek olarak yapılan iş, eylem kendinden sonra gelecek olan için model oluyor. Kendinden sonraki, örneğin aynısı oluyor. Yek ve tek olan, tekrarlanarak yeknesak oluyor. Tıpkı fabrikalardaki seri üretim gibi. Aynı üründen milyonlarca kez tekrar ediliyor. Veya bir memurun sabah-sekiz akşam beş periyodunda yaşaması gibi. Her eylem bir öncekinin tekrarı. Aynı saatte kalkmak, aynı işler, aynı düzen. Sadece örnek kelimesi üzerine düşünmek bile insanı rutinlere çıkarıyor. Alışkanlıklarımızın her biri olan bu rutinler aslında insanın kendine kurduğu bir düzen. Belirli periyotlarda tekrar eden, aynı olaylar silsilesi… Bu düzeni neden kuruyoruz? Çünkü günü kolaylaştırıyor, düşünmeden hareket etmeyi sağlıyor veya düşünmeden hareket etmeye neden oluyor. Düşünmek mi bu kadar zor geliyor insana yoksa? Neden insan rahatı arıyor, bulduğu zaman da onu asla rahatsız etmiyor?

“Adako ve Kuyara Yaşam Biçimleri”, illüstrasyon: Melike Nur Şahin

Romanda bu rahatlık ‘Kuyara’4 (Kumda Yatma Rahatlığı) olarak tanımlanıyor. Genellikle feminene atfedilen bir özellik olarak bahsettiği (kadınların toplumdaki kalıplaşmış rolleri yüzünden olsa gerek) bu kavramın zıttı ‘Adako’5 (Ağaç Dalı Kompleksi) çok güçlü bir metafor olmuş doğrusu. Ağacın kök salıp hareketi kısıtlamasının aksine gövdenin büyürken tam tersine ondan uzaklaşmasıyla özgürlük tutkusunu temsil ediyor. “…Ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir.”6 Biliyoruz ki alışık olmadığı, ilk kez karşılaştığı durumlar karşısında veya rutinlerini bozduğunda insan tedirgin olur. Özgürlük ne kadar cezbedici gelse de özgür olmak için çekimser kalmasının nedeni muhtemelen ondaki belirsizliktir. Her şeyi yapabilirsin, nereye istersen gidebilirsin, ne istersen o; ne kadar sonsuz bir dünya. Peki, insan neden özgürlüğünü kısıtlamayı rahatlık olarak görüyor?

1. Yusuf Atılgan, Aylak Adam, Can Yayınları, 1959.

2. Age. s. 86.

3. Age. s. 52.

4. Age. s. 157.

5. Age. s. 158.

6. Age. s. 158.

Aylak Adam, gündelik hayat, Melike Nur Şahin, rutin, tekrar