İzler III

İdare’nin silindiği yerleri otlar bürüyordu. Bu çok hızlı olmuyordu, ama çok belirgindi. Parkın ortasındaki havuz, kurumuş fıskiyeler gibi çok iz vardı etrafta. Kimsenin bundan sonra ne olacağıyla ilgili bir tasarısı yoktu, artık kimsenin bunu pek umursadığı da yoktu. Yine de ara sıra gidip yakınlardaki bir duvar gazetesinde yeni bir bilgi var mı, buna bakmayı kimse ihmal etmiyordu tabii. Ama bunu kimse haberleri önemsediği için değil, çoğunlukla erkekler, daha iyi bir işleri olmadığından yaparlardı. Gazetenin orada birkaç kişiye rastlamak, takas piyasasıyla ilgili son durumu öğrenmek için daha da çok. Para lafı epeydir kullanılmaz olmuştu, onun yerine daha çok pay lafı kullanılıyordu. Herkes elindekini başkasıyla paylaşmak zorundaydı. Tek eldiveni olan, diğer tek eldiveni olanla buluşmak zorundaydı; gazetenin orada buluşmadan bu tek eldivenler bir işe yaramazdı. Bir sutyen kopçasının ne kadar değerli olabileceğini oraya gitmeden tahmin etmek çok güçtü. Bir de kıyak denilen bir durum vardı, karaborsası olan mallar için kullanılıyordu. Kıyak piyasası Akbaba denilen çetelerin elindeydi, bunlar genellikle eskiden İdare’de çalışanlardan oluşurdu. Son trafik düğümünü onların tezgâhladığından bahsedilirdi. Birkaç ay önce, benzin yokluğunda araçlar yolda kaldığından trafik sık sık durma noktasına geliyordu, sonunda bir çarşamba akşamı, kışın ortasında, o kadar çok araç yolda kalmıştı ki bu düğüm çözülememiş, herkes arabalarını terk etmek zorunda kalmıştı. Akbabalar o gece tüm aküleri sökmüş, tüm benzini çekmişti. İdare, o güne kadar yeterli benzin, gaz, elektrik olduğunu, düşmanlar dağıtım sistemini sabote ettiği için sıkıntı yaşandığını iddia etmiş, ancak o gün gerçek ortaya çıkmış ve her şey bir anda dağılmıştı. Hemen ardından elektrikler kesildi, her şey kesildi sırayla. Özellikle sağlık gereçleri için gereken enerji Akbabaların akü merkezlerinden sağlandı bir süre. Onlar bu yaptıklarını kıyak olarak görüyorlardı, sözde karşılığında bir şey almıyorlardı, senin de onlara bir kıyak yapmanı bekliyorlardı sadece, o laf da buradan girmişti günlük dile. Duvar gazetelerinin olduğu yerlere kıyak listeleri de asılıyordu. Duvar gazetelerini kimin hazırladığı belli değildi. Bu konuda çok çeşitli bilgi vardı. Güvenilirdi, şimdiye kadar hiç hata yapılmamıştı. Şartlara uygun yemek tarifleri yayınlıyor, malzemelerin temin edilebileceği kaynakları veriyorlardı. Yararlı oluyordu, kimse şimdiye kadar bir zararını görmemişti.

Sonunda parka bahar geldi. Her tarafı otlar sarmıştı, ağaçların tüm bu olup bitenden haberdar olmadıkları belliydi. İskelenin çatısındaki bayrak hâlâ duruyordu. Çöpler boştu. Kimsenin atacak çöpü yoktu artık ya da çöp diye atılan her ne ise beş dakika içinde ihtiyacı olan başka biri onu oradan alıyordu. Elektriklerin kesik olduğu bu güneşli günde pek fark edilmiyordu. Binaların tozlu camlarının arkasından hâlâ satılık ilanları görünüyordu. Bir dönem insanlar her şeylerini satıp kaçmaya çalışmıştı, çok kısa sürede bunun çok saçma bir fikir olduğu çıkmıştı ortaya. Hiçbir şeyin hiçbir para karşılığı yoktu, bu güzel yalıların bir sutyen kopçası kadar bile kıymeti kalmamıştı. Şehirde evden bol bir şey yoktu. Parkta bir sürü tasmasız, sahipsiz köpek vardı. Çok narin olanları geçen kış ölmüştü; hayatta kalanları ve yaşlı insanlar, bahar geldiği için mutluydu. Ne hafif esen rüzgâr ne de küçük çocuklar yas nedir bilmiyorlardı, bir tek onların sesleri duyuluyordu. İnsan ne olursa olsun kendini eskiden ne kadar çok gürültü yapıyormuşuz, diye suçluyordu, her şeye rağmen inanılmaz huzur veren bir sessizlik vardı. En azından artık televizyonun sesi kesilmişti. Şehir artık eskisi kadar da kalabalık değildi. Zamanında bir yerlerden göç edenler, bir umut oralara geri dönmüşlerdi. Hayatta kalabilmek için doğaya ihtiyaç vardı. Bir şeyler ekmek, yetiştirmek gerekiyordu, ayrıca şehir pek de tekin bir yer değildi. Birçok insan şehir yakınlarında yerlere gitmişti, arada bir şehre gelip bazı ihtiyaçları karşılamak böylece mümkün oluyordu. Birçok yeni kooperatif kurulmuştu, insanlar baş başa kaldıklarında daha hızlı örgütlenebiliyorlardı. Artık İdare yoktu; iş, güç, acele, hiçbiri yoktu. Kavga bitmişti. Kimse artık hiçbir şeye sahip değildi, paylaşmak güzeldi. Kıyıda yüzlerce insan balık tutuyor, oradan gidip isteyen herkes ihtiyacı kadarını alabiliyordu, açgözlülük bitmişti. Şaşkınlık devam ediyordu, alışkanlıklar vardı, ağır bir yeniden öğrenme dönemiydi bu.

Belki bir aydan fazla zamandır sokağa çıkmamıştı. Çocukluğunun geçtiği evde saklanmıştı. Belki baharın kokusundan içine umut dolmuş olmalıydı, artık dışarı çıkmaya karar vermişti. Günlerce, gecelerce, sayfalarca yazmıştı. Olup biteni unutmaktan korkmuştu. Eskiden pazarın kurulduğu yere indi. Burada bir duvar gazetesi bulabileceğini düşünmüştü. Gazetede Kontrat görüşmelerinin devam ettiği, silahtan arındırılmış bölgelere çok yakında Kontrat güçlerinin insani yardımının ulaşacağı yazılmıştı. En çok korktuğu buydu, şimdi bu kadar zahmetle öğrenilen her şey bebek maması, süt tozu, şeker ve konserve uğruna satılmış olacaktı. Biraz karnını doyuranlar iki gün sonra karaborsacılık yapmaya başlayacak, her şey yine devrildiği yerden yeşerecekti. Yaşlılar, kimin onlar adına Kontrat imzaladığını merak ediyordu, kimse onlara bir şey sormamıştı. Birkaç genç kız tekrar makyaj yapıp, güzel giyinebilmenin hayalini kuruyorlardı. Kontrat dönemi yeni İdare kurulana kadar sürecekti, halkın kaygılanmasına gerek yoktu, bu bir işgal değildi, bayrak bile asılmayacaktı, bu bir yardım hareketiydi. Böyle yazılmıştı. Yazının altında bir amblem vardı, ortada başka bir dilde Kontrat sözcüğü ve altında Latince, “paylaşmak, umursamaktır” yazılıydı. Klasik bir çevreye zarar veren petrol şirketi güneşi vardı “O” harfinin ortasında. Oğlanlar, daha kurulmamış olan yeni idareye karşı nasıl ayaklanacaklarının hesabındaydı, her ne olursa olsun idare edilmeye karşılardı. Son olanlardan sonra onları haksız görmek için pek bir neden de yoktu açıkçası. Pazar yerinde garip bir telaş vardı, geçen birkaç ay içinde iyi, kötü bir düzen kurulmuştu, çok kayıp verilmişti, ancak kimse yeni bir düzen peşinde değildi. Bununla baş etmeyi öğrenmişti insanlar ve bu kader ortaklığı, bu eşitlik güzeldi. Tam da her şeyin üstünü otlar sarmışken, kimse elinde çim biçme makineleriyle dolaşan üniformalı birilerini görmek istemiyordu. Biraz korkmuştu, hızla geldiği yere döndü.

Tam bir hafta sonra, bir nisan günü saat bir sularında tekrar pazar yerine gitti. Daha oraya varmadan sesleri duymaya başlamıştı, yer yer alkış sesleri geliyordu. Adımlarını hızlandırdı, eski itfaiyenin köşesini döndüğünde pazar yerinde hiç beklemediği bir kalabalıkla karşılaştı. Orta yerde çok büyük bir masa kurulmuştu, kalabalık, masanın önünde kuyruk olmuştu. Genç bir kız eline bir kâğıt tutuşturdu. Kâğıtta neden kayıt olması gerektiğiyle ilgili temel bilgiler yazılıydı. Kontra, adı buydu, bildiği dilde yazılmıştı “o” harfinin ortası boştu. Herkes Kontra’ya üye olmak için sırasını bekliyordu. Her kişi bildirgeyi imzaladığında bir alkış kopuyordu. Pazar yeri çok kalabalıktı. Sırasını beklerken, gittiği evlerden birinde gördüğü duvar saatinin izini düşündü, sonra babasının çalışma sandalyesinin izini, geçen hafta gördüğü kanalizasyon kapağını. Dönüşüm, başlamıştı, sanki bir sevgilisi varmış gibi onu özledi. Güldü.

_ 
{fotoğraf: Emre Özgüder}

distopya, Emre Özgüder, gelecek, İzler