“Canım ressam Arad ne oğlandır. Gözlüklerinin altındaki büyük ve koyu kahverengi gözlerinden dostluk akar. Ona her derdini söyleyebilirsin, dinler. Elinden gelirse işini görür.”*
Agop (Hagop) Büyükandonoğlu ya da bilinen adıyla Agop Arad: Sait Faik’in, Melih Cevdet’in, Abidin Dino’nun, Nuri İyem’in, Fikret Mualla’nın, Orhan Kemal’in, Sabahattin Ali’nin ve tıpkı onlar gibi balıkçıların, ihtiyarların, çocukların, işçilerin dostu. Fırçası on dokuz yaşında elinde. “Şairane resim”den kaçındığını söylüyor soranlara; üzerindeki etkisini inkâr etmediği Paul Cézanne’ı resim sanatının tanrısı sayıyor, Paris’te Henri Matisse’i ziyaret ediyor ve onun yönlendirmesiyle Jean Metzinger’in öğrencisi oluyor. Resmin ancak kişilere mal edilebileceğini, uluslarla tanımlanamayacağını savunuyor: “Böyle bir şey olamaz. Resim uluslararası bir sanattır. Kişilere mal olabilir. Ama uluslara mal olamaz. Resim Türk, Fransız, Amerikan, İtalyan diye ayrılamaz.”
tuval üzerine yağlıboya, özel koleksiyon, fotoğraf: Erhan Arık, kaynak:
Yervant Gobelyan, Agop Arad’a “renklerin Diyojen’i” yakıştırmasını yapıyor. Bundan doksan yıl kadar önce, Haziran 1937’de Taksim Sanat Galerisi’nde düzenlenen sergideki eserleri izleyen sanatseverler Arad’ın günden güne renklerini daha da belirgin kıldığını, zaten yalın olan resimlerini daha da yalınlaştırdığını ayırt ediyor Gobelyan’ın ifadesiyle. Nasıl ki Diyojen bir gün pınardan avucuyla su içen bir adam gördüğünde yanındaki tası gereksiz bulup bir kenara atıyor, Arad da o misal “günden güne daha yeni ve yalın fakat daha mutlak ve daha akıcı renkler” buluyor. Öte yandan “Diyojen elinde fenerle şehrin sokaklarında insan ararken, Arad bulduğu insanları tuvalinde sergiliyor” ve bu insanlar içimizden birileri: ihtiyar, çocuk, balıkçı, fahişe, kemancı, baloncu, ayakkabı boyacısı, at arabacısı… Kendi tabiriyle, yaşama sevinciyle çırpınıyor ve fırçasını tabir caizse adalet terazisi gibi de kullanıyor: “Resimlerimde hep emekçiler, yoksullar, avareler var. Bunları böylesine yakından tanımak, içten tanımak gerekir kalıcı kılabilmek, etkili yapabilmek için. Çok fakir büyüdüm. Güç koşullarla bugüne geldim. Bir insanın kalbi neredeyse eseri de oradadır.”
Agop Arad yoksul bir marangozun oğlu, daha okurken başlıyor çalışma yaşamı; “Öyle yapmasaydım okuyamazdım” diyor. İlerleyen zamanda da bir yandan resmini yaparken medar-ı maişet için gazetelerde çalışıyor; sınırları sevmediğinden olsa gerek, bu işin bazı kısımlarından şikâyetleniyor: “Harita sevmem hayatımda, harita çizdim. Nefret. Ben harita çizecek adam mıyım! Ama n’aparsın…” Gazete ve dergilerde sevdiği desenler, illüstrasyonlar da yayımlıyor öte yandan; politikacıların, sporcuların, tarihi figürlerin, bilim insanlarının, edebiyatçıların portrelerini çiziyor, bunların kimileri antolojilerin sayfalarına eşlik ediyor.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında savaş karşıtı cephede konumlanıp Nor or, Yürüyüş, Yeni Ses dergilerinde resimleri yayımlanırken Ermeni düşmanlığı üzerinden körüklenen komünizm düşmanlarının merceğine takılıyor. Hakkında “Bunların peşinden kızıl bir iplik takip eder gibi, bütün solcu şebekenin bağlarını seçmek ve vahdetlerini anlamak pek kolay olur” diye yazılıyor. Kızıl Faaliyet: Solcular ve Kızıllar adlı kitapta adı “Resimle uğraşan bu genç Ermeni, Türkçeyi andırır bir soyadının maskesi altında Türk efkârıumumiyesine reklam edilmektedir” diye anılıyor.
“Sait ne anlattıysa, Sabahattin Âli ne yaptıysa, ben de resimlerimde onu yansıtmaya çalışıyorum” diyor Arad. Kitap kapaklarını resimlediği dostunun yazdıklarını “Alın Sait Faik okuyun, iyi insan olursunuz” diye salık veriyor yakınındakilere; ölümünden bir gün önce, 10 Mayıs günü hastanede ateşler içindeyken yanağından öpüyor yazarı, “Hâlâ yanarım. Nur içinde yat kardeşim” diye uğurluyor. Diğer dostu Sabahattin Âli’nin öldürülmesi, cinayet davasını takip edip duruşmalarda mahkeme ressamlığı yapmaya sevk ediyor Arad’ı. Orhan Kemal’i en son, Kör Agop’un meyhanesinde yedikleri öğle yemeğinde görüyor; bir sonraki haftaya buluşma sözleri yazarın Sofya’da öldüğü haberiyle akim kalıyor. Mari Gerekmezyan’a itibarını iade ediyor yine bir uğurlama yazısıyla; halbuki “Hagop birkaç güne hastaneden çıkarım. Sergiye hazır mısın? Seninle birlikte bir resim ve heykel sergisi açalım. Ne dersin?” diye sorduğunda “Olur Mari, sen hele bir ayağa kalk, tabii ki açarız” diyecek kadar umutlu “kız kardeş”inin iyileşeceğinden.
Hayatı boyunca en çok üç şeyden, ölümden, polisten ve silahtan korkuyor ama korkusu eceline fayda etmiyor ve 4 Ekim 1990 günü o da hayata veda ediyor. Dostları kabullenemiyor ölümünü; “Tepemizde bir ağaç. Ayaklarımızın altında ağacın gölgesi. Yanımda Agop. Boğaz akıyordu. Su maviydi. Bu ne mavisi? Agop mavisi. Bu ağaç ne ağacı? Agop ağacı. Boğaz akacak, ağaç duracak, Agop ölecekti” diye yazıyor İlhan Selçuk.
Türkiye’de bir dönemin entelektüel ortamının temel figürlerinden olmasına karşın, Yeniler grubu ressamı Agop Arad’ın yaşamöyküsü karanlıktaydı. Mayıs 2026’da Aras Yayıncılık tarafından yayımlanan Renklerin Diyojen’i: Agop Arad ressama hakkını teslim etmek ve bir çeşit borç ödemek yolunda hatırı sayılır bir adım oldu. İnci Aydın’ın doktora çalışması esnasında fikri temellerini attığı, devam eden yıllarda da iz sürerek havuzuna eklediği bilgi ve belgelerle şekillendirdiği kitap, okuru Arad’ın yaşam ve sanat serüveninin yanı sıra Türkiye edebiyat ve sanat ortamının 1940’lardaki seyrine, özellikle de bu alanlarda üretimde bulunan dönem aydınlarının etkileşimine tanık ediyor. Kitapta Aydın Agop Arad’ın yaşamöyküsü eşliğinde resimlerini, desenlerini analiz ederek, resimlediği öyküleri de bunlarla eşzamanlı okuyarak okura bir yol haritası çıkarıyor. Umalım ki bu kitap bundan sonra yazılacak olanlara rehberlik etsin.
* Tırnak içindeki bütün alıntılar için: İnci Aydın, Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad, Aras Yayıncılık, İstanbul, 2026.
Agop Arad, Aras Yayıncılık, İnci Aydın, Nihal Boztekin, renk, resim (eser), resim sanatı, sanat