fotoğraf:
Emre Özgüder
Pergel

Herkes önüne bakıyordu. Kimse aslında hiçbir yere bakmıyordu. Kimsenin herhangi bir şey olmasını istemediği sabahlardan biriydi. Kavgacı, vahşi martılar, daha birkaç gün önce onların ne kadar zalim olabildiklerini görmüştü, bayağı kan dökülmüştü, şimdi yağmurdan buldukları dar aralıkta güneşlenirken ne kadar da masum görünüyorlardı. Sınıfın pencereleri, üstünde kocaman harflerle bir bankanın adının yazılı olduğu bir çatıya bakıyordu. Orada hep martılar olurdu. Dışarıdan, özellikle de hocanın masasından ne kadar sahte göründüğünü bildiği hâlde, uzun bir kurcalamanın sonunda çantasından defterini, kalemlerini çıkardı. Aslında istediği tek şey kendi çantasının içine girebilmek ve orada yok olmaktı, son zil çalana kadar yok olmak. Pencerelerdeki tebeşir tozlu perdelerden biri olmak ve orada öylece sarkmak veya… Başka olmak istediği bir şey bulamadı sınıfta, daha önce kalorifer borusu olmak istemiş ama bu düşünce onu rahatlatmamıştı, artık istemiyordu bunu bu yüzden. Sağında oturan sıra arkadaşına baktı, onunla pencere arasına sıkıştığı bu kuytudan memnundu, ancak haftaya yine yer değişeceklerdi, yıllardır bunu böyle yapıyorlardı.

Pergelin sivri ucunu defterinde rasgele bir yere bastırıp bir daire çizdi. Pergeli bozmadan, aynı çapta bir sürü daire daha çizdi. Kesişen alanlardan birinin içini kurşunkalemiyle doldurdu, sonra bir atlayarak, dama tahtasındaki gibi, diğerlerinin de içini doldurmaya başladı. Bu en sevdiği işlerden biriydi. Bu onu dinlendiriyordu. Aslında sabahın bu saatinde dinlenmesine gerek yoktu, yorgun olmaması gerekirdi. Yorgun olan bedeni değil aklıydı. O küçük aklı, uğraşmaması gereken, hiç onun üstüne vazife olmayan bir sürü işle meşguldü ve bu yüzden de yorgundu. Ne yaparsa yapsın, aklını bir türlü dinlendiremiyordu. Saatlerce bir ağacın dibinde oturup ufku seyredebilirdi, ama aklı yine de dinlenmez, oturduğundan daha yorgun kalkardı oradan. Bunu bir keresinde babasına sormuştu, babası da telefonun yanında duran not defterine, birileriyle konuşurken karaladıklarını gösterip, bunun onu dinlendirdiğini söylemişti. Muhakkak ki, bu tavsiyeyi verirken onun bunu matematik dersinde de yapabileceğini söylemek istememişti. Ama gerçek olan tek şey, bu karalama işinin gerçekten dinlendirici olduğuydu. Sıra arkadaşıysa her zaman birbirine paralel çizgiler çizerdi, o da bu konuda çok ustalaşmıştı.

Fakat tüm bunlar dakikaların geçmesine pek de yardımcı olmazdı. Zaman, volta döşemeden ağır ağır akan bir ağ gibi sarardı onu, tam boğulacakken çalardı zil. Pergelin kutusunun içini kaplayan kadifeye tutunmuş silgi yongalarını temizlemeye başladı. Bu da sevdiği bir işti. Geçenlerde bir de tütün parçası bulmuştu pergel kutusunun içinde. Bunun oraya nasıl geldiğini hiç anlayamamıştı. Sigaralarını her zaman çantasında başka bir göze koyardı. Pergel takımının, bu kadife yatağında sürekli uyuklayan, kendilerine has bölmeleri olan ve aslında tam olarak ne işe yaradıklarını bilmediği bazı parçalar vardı. O kadar tipiklerdi ki bunlar, bir pergelin yancıları oldukları her hâllerinden belliydi. Kendilerine ayrılmış yataklarında olmasalar bile onların bir pergel setine ait olduklarını herkes anlayabilirdi. Ama özellikle kadife yataklarında fazlasıyla huzurlu gözüküyorlardı, imrenmemek elde değildi, hele böyle bir sabahta. Eskiden orada ne olduğunu hatırlamadığı iki boş bölme vardı, özellikle küçük olan pek rahat görünüyordu. Eski kitap cildi gibi bir kaplaması vardı kutunun, belki de deriydi. Belki de bu yüzden çok da kendine özgü bir kokusu vardı. Bu, babasının pergel takımıydı, hayli yaşlı sayılırdı. Babasının onun yaşındayken pergeli olmamıştı, lazım olduğunda arkadaşlarından ödünç alması gerekmişti hep. Aslında, demişti, çok da sık gerekmezdi, tüm okul hayatı boyunca belki beş kere daire çizmeleri gerekmişti. Onun babasının da pergel takımı olmamıştı. Buna rağmen birileri, bu pergel işini çok ciddiye almıştı belli ki, diğer hiçbir çizim aracının herhalde bu kadar özenilmiş, bu kadar hassas üretilmiş aksamları yoktu.

İyi bir pergel takımı, bir dolmakalemden daha teknik bir yapıydı, o yüzden de dolmakalemler onun yanında fazlasıyla romantik kalıyorlardı. İyi bir gümüş çatal veya bıçak gibi dengeli bir ağırlığı vardı. Soğuktu, ama eline aldığında soğukluğunu değil, mükemmelliğini hissediyordun. Kusursuz daireler çizebilirdin bununla, gerçekten kusursuz. Kusursuz bir iş yapabileceğin bir şeye sahip olmak çok iyi bir duyguydu. Geometriden iyi anlayan biri, bununla harika işler yapabilirdi. Evet, böyle soğuk bir sabah kusursuz işler yapmak için pek uygun değildi, ama yapılabilirdi. Yeni bir sayfa açtı, defterin karelerini sayarak belli noktalar işaretledi, pergelinin açıklığını ayarladı. Şimdi daha düzgün bir kompozisyona başlamıştı. Sıra arkadaşı bu sıradışı etkinliği fark etmiş, göz ucuyla onun defterine bakmış, sonra da dönüp ona bakmıştı. Şimdi defterinde harika bir düzen kurulmaya başlamıştı artık. İçinde, onun henüz bilmediği, varlığından bile haberdar olmadığı yüzlerce sırrın ve çözüm formüllerinin bulunduğu bir kompozisyondu bu. Yeryüzünde bazı insanlar bu sırlara hayatlarını adamış, çözümü için yıllar boyu uğraşmıştı. Pergelinin açıklığını yarıya düşürüp az önce çizdiği dairelerin her birinin içine dörder tane daha daire çizmeye başladı. Şimdi hoca ayağa kalksa, yanına gelse, büyük dairenin içinde, küçük dairelerin dışında kalan alanı sorsa, bunu çözüp çözemeyeceğinden bile pek emin değildi. Karşıdaki çatıdan sırasıyla ilk önce güneş, sonra da martılar yok oldu, büyük harfler kaldı bir tek, üstelik yağan yağmurla biriken sulardaki akisleriyle daha da heybetli görünüyorlardı artık. Tüm daireleri içine alan, en büyük daireyi çizdi; bu, bu deftere çizebileceği en büyük daireydi. Pergeli yatağına yatırıp, çıkan alanların bazılarının içini doldurmaya başladı. Şimdi artık bu da onu dinlendirmiyordu, çünkü içi dolu olan kısımların alanlarının hesaplanabilir olduğunu biliyor, ama aklı şimdi bu saatte buna yetmiyordu.

Sıra arkadaşı bir tam sayfayı paralel çizgilerle doldurmuş, işini bitirmiş olmanın verdiği rahatlıkla arkasına dayanmış, sanki dersi dinliyormuş gibi yapmaya başlamıştı. Gün, daha da ağaracağına hızla kararıyor, yağmur bulutları gökyüzünde sıkışmaya başlıyordu. Saatine bakmadan dersin büyük bir bölümünün geçmiş olduğunu tahmin edebiliyordu. Bu bitecek, yerine yeni bir ders başlayacak, sonra bir tane daha ve yarın ve diğer gün, gelecek ay ve yıllar boyunca bu böyle devam edecekti. Zamanın ağırlığı her tarafını kaplamış, sanki zile kadar dayanamayacakmış gibi onu boğmaya, nefessiz bırakmaya başlamıştı. Yapacak hiçbir şey kalmamıştı artık. Pergelini eline aldı, arkasına dayandı. Sıra arkadaşını izlemeye başladı, uyumak üzereydi. Soluk alış verişi iyice yavaşlamış, gözleri neredeyse tamamen kapanmıştı. Huzurlu görünüyordu, derin bir iç geçirdi. Pergelin ayar vidasını hafifçe gevşetti, kurşun ucu yavaşça birkaç milimetre içeri itti, vidayı tekrar sıktı ve saatine bakmaya başladı. İyi bir saatti, bunu da babası vermişti. Babasının okuldayken saati yoktu, o zaman, zaman bu kadar önemli değildi, ben çocukken, demişti bir keresinde. Zaman tamamdı, zil çalmak üzereydi. İçinden geri saymaya başladı. Tam o anda vazgeçti, bu sefer yapmayacaktı, bu sefer pergelin iğnesini sıra arkadaşının dizine batırmayacaktı. Rahatladı birden. Pergel bu iş için fazla hassas ve mükemmel bir aletti.

can sıkıntısı, Emre Özgüder, okul, pergel, sınıf