İzler V

Hiç yağmadığı kadar yağmur yağıyordu, kışın bile yağmadığı kadar. Kimse rahatsız değildi bundan. Sanki kimse ıslanmıyordu. Sadece toprak suya doymaya çalışıyordu. Susuzdu toprak. Kimsenin artık ekip biçmeye gönlü olmayan toprak, susuzdu. Herkes bir tarafa dağılmıştı, düzen yoktu. İdare yoktu, düzen de yoktu. Yine de ağaçlar yapraklanıyordu, sonra da çiçek açıyorlardı, şarkılardaki gibi mevsim haberi veriyorlardı. Ağaçlar, yine de meyve veriyordu, galiba onların herhangi bir idareye ihtiyaçları yoktu. Onlar döviz kurlarını takip etmiyorlardı. Her ne kadar, meyveleri yerine göre o cinsten işlem görse de, onlar bunu çok dert etmiyorlardı. Artık bunu dert eden de pek kalmamıştı zaten. Yaşam bunlar olmadan da devam edebiliyordu. Kimse böyle bir yaşam planlamamıştı, ancak yolun sonu, belki de yolun başı, buraya varmıştı. Garip olan, insanlar gülüyordu, herkesin üstünden büyük bir yük kalkmıştı; İdare. Herkes, yavaş yavaş idare edilmeden de birlikte yaşanabileceğini anlamaya başlamıştı. Fazladan bir şeydi İdare. Sadece İdare’dekileri memnun eden bir fazlalıktı. Onsuz da her şey devam ediyordu. Onun öğrettiği, buyurduğu hemen her şey yanlıştı, gerçek değildi, ya da lüzumlu değildi, onsuz da oluyordu, herkes birden bunun farkına varmıştı. Kimsenin aslında bir elma ağacından, dalına konan saksağandan bir farkı yoktu. Avukatın karısı, “herkes kendisini bu kuşlardan, bu dallardan üstün gördü hep, ancak bu yalan” demişti, herkes eşit. “Canlı veya cansız, herkes bu evrende eşit,” demişti.

Hiç yağmadığı kadar yağmur yağıyordu, kışın bile yağmadığı kadar. Toprak cömertti, ekmesen bile biçebileceğin kadar cömertti. Islanmak doğaldı. Doğal olmayan bunu sorun etmekti. Ortaya çıkan buydu. Acelesi olmayan, kendince bir yere sığınıp, korunuyordu. Kimsenin, artık ıslanacak kadar bir yere yetişmesi de gerekmiyordu. Şemsiye az kişide vardı. Kedilerin, köpeklerin de şemsiyesi yoktu, bugüne kadar sorun olmamıştı. Kimsenin artık havalı takım elbisesi yoktu. İnsanlar çıplakken neyse, bugün bulup buluşturduklarıyla da öyleydi, hiçbir kıyafet kimsenin değildi. Islanmak artık kıyafeti bozmuyordu, daha doğrusu, senin kim olduğunu bozmuyordu. Yağmur, sorun değildi. Elinle bir şeyler topladığın, onlarla karnını doyurduğun sürece, ıslanmak —alışık oldukları süpermarket kasa kuyruklarıyla karşılaştırıldığında— insanlar için bir dert değil, daha çok kazanılmış ekstra alışveriş puanı gibiydi. Bazen yağmur yağarken, güneş de görünüyordu. Bazen de gece gibi oluyordu, karanlık. Yollar, dere olup akıyordu. Neyse ki, artık suçlayacak kimse de yoktu. Herkes birbirine yardımcı oluyordu. En önemlisi şikâyet bitmişti. Yağmur yağıyordu işte, hepsi bu kadardı.

Hiç yağmadığı kadar yağmur yağıyordu. Yıllardır böyle yağmur yağmamıştı, belki on beş senedir, belki daha fazla. Her şey pırıl pırıldı, tertemiz. Pislik kalmamıştı. Tüm kentin tozu, birikmiş kirliliği akıp gidiyordu. Her defasında daha da temizleniyordu şehir. “Hiç bu kadar temiz görmemiştim” dedi avukatın karısı. Şehir güzeldi, sadece biraz yorgun düşmüştü. Çok güzel bir yerdi, yıkanınca. O, bir şehirdi. Onun bir suçu yoktu, kirletilmişti sadece. Şimdi artık kimse oradan kaçmak istemiyordu. O, benzerleri gibi sadece bir yerdi. İnsanlar yokken, tepeleri olan, kıyıları olan, bir yerdi sadece. İnsanlar onunla kavga etmişti. İnsanlar onu yenmeye, onu alt etmeye çalışmıştı. Onun insanlarla bir derdi yoktu halbuki. O bir topraktı, hiçbir yanı diğerinden farklı olmayan, hiçbir yanı diğerinden pahalı olmayan. Milyonlarca elmanın yetiştiği bir yerdi. Kimi zaman yağmur yağan, kimi zaman güneşle kavrulan, poyrazı, lodosu olan bir yerdi sadece.

“Babam” dedi, “babamı severdim.” Hava kararmıştı. Bu akşam da buluşmuşlardı. Kontrat imza masasında tanıştıklarından bu yana bir aydan fazla olmuştu. Çok şey konuşmuşlardı. Her gece değilse bile, gün aşırı buluşuyorlardı. “Babam” dedi, “çok düzgün bir insandı. Korkaktı, yanlış anlaşılmaktan çok korkardı. Neredeyse hep de yanlış anlaşıldı. Fazla düzgündü. İnsanlar, onun bu kadar düzgün olabileceğine ihtimal vermediklerinden, onu hep yanlış anladılar.” Babasından söz ederken hep olduğu gibi gözleri biraz buğulandı. Bu yaşlar, sıradan bir özlemden çok, öfkeli, biraz kırılmış, biraz isyankârdı. “Annem, ona açıkgöz olmayı öğretemedi, o bunu öğrenmek istemedi. Kadife bir yatak örtümüz vardı. Gerçekten yumuşacıktı. Petrol mavisi değil, lacivert hiç değil, bana sorarsan uyku rengi,” diye devam etti. “Benim için geceler o renkti. Babam, işte ona benzerdi” dedi. “Geceleri, küçükken, korktuğumda, uyumak için kadife örtüyü düşünürdüm. Onu, bir örtü gibi değil, çok boyutlu düşünürdüm. Ama rengi yine oydu, uyku rengi yani. İçine dalabilirdin, deniz gibiydi, babam gibiydi, sarıp, sarmalardı, içine kaçabilirdin. Gök gürlediğinde beni korurdu. İdare’den gelenler kapıyı yumrukladığında, duymazdım, o beni alıp uzaklara götürürdü, tam da gürültülerin bittiği yere, o sınıra.” “Babam kaybolduktan sonra” diye fısıldadı, sesi gittikçe daha da kısılıyordu, “onun çalışma sandalyesinin izinde üç gün boyunca kıpırdamadan oturdum.”

Adamın da hikâyesi çok farklı değildi. Onun da kaybolanları vardı. Bir sokak lambasının dibinde oturmuştu o da günlerce. Tüm bu olup bitenin nedenini anlamaya çalışmıştı. Neden erken bitmişti çocukluğu, onun ne farkı vardı, bunları sormuştu kendisine. Ona da babası öğretmişti toprağı. Babası aslında bir memurdu. Öncesinde öğretmenlik de yapmıştı. Takım elbise giyerdi; ıslandığında garip kaçmayan takım elbiselerden. Babası, aslında toprakla hiç uğraşmamıştı, ne de babasının babası. O, sadece okuyarak öğrendiklerini anlatmıştı ona. “Bak, bunlar bir gün çok lazım olacak” demişti ona, “bunlar senin hayatını kurtaracak.” “Her sabah kalkar bakarsın, bir süre sadece toprak görürsün ektiğin yerde, sonra o iz kaybolur, bir bitkin olur.”

Gece iyice yıkılınca şehrin üstüne, bir sessizlik oldu. Şehir, eskisi kadar ışıklı değildi. İdare zamanı süslüydü şehir. Binalar, köprüler aydınlatılırdı. Yollar aydınlık olurdu. Şimdi kimse bir yere gitmediğine, köprüler geçilmediğine göre, bu karanlık normaldi. Binalar, binalar birer içi boş kabuktu, binlerce. Şehir, İdare yokken sadece bir yerdi, diğer her yer gibi. Kimsenin uğramadığı, ya da hiç kalabalık olmayan yerler gibiydi. Yolda geçerken rastlanan, bozkırın ortasında yerler vardır; şehir, onlar gibiydi. Kulüpleri, salonları, ticareti, korkulu sokakları olmayan bir yerdi. Sadece coğrafi bir yerdi.

Adama sokuldu, “bana bir masal anlatır mısın?” diye sordu, “kadife örtümden daha güzel bir masal anlatabilir misin?”

“Küçüktüm” diye başladı adam, “bir sayfiye yerine gitmiştik, deniz kıyısı, kuzeyde. Denizi koyu renkti, bulutları karanlık, kumsalı ıslaktı oranın. Herhalde mevsim haricinde daha ucuz diye gitmişizdir, çok paramız yoktu. Bir pansiyona yerleştik. Gece fırtına çıktı. Sabaha kadar uyumadık. Korkmadık ama. Babam bana hep, karanlıktan korkma, aydınlıkta ne varsa, karanlıkta da aynısı var, derdi. Yorulmuştuk artık, herkes uyuyakaldı. Sabaha karşı, hava hâlâ karanlıktı, kalktım, sahile indim. Denize girdim. Daldım. Korkmadım. Korkmamayı öğrendim, babamın bana öğrettiği gibi. Gözlerimi kapatmadım. Su ılıktı, aynı senin kadife örtün gibi.”

Adam, dönüp baktı, kız uyumuştu. Sevindi. O da artık birinin uykuya dalmasını sağlayabildiği için sevindi. Büyümüştü, babası gibi olmuştu. Güldü.

_ 
{fotoğraf: Emre Özgüder}

distopya, Emre Özgüder, gelecek, İzler