fotoğraf:
Emre Özgüder
Dolmakalem

Ceviz masanın cilası o kadar parlaktı ki, tavan içine dolmuştu. İçinden sadece birkaç kâğıt çıkardığı dosyasını çantasına koydu. Masanın ayaklarının altın pençeleriyle avladığı halı, tavandan az küçüktü. Halı, tutsak düşmüş gururlu bir soyluya benziyordu. Dosyanın bu masaya yakışmadığını düşünmüştü. Beyaz kâğıtlar her yere yakışırdı, ama dosya için aynı şeyi söylemek mümkün değildi. Beyaz kâğıtların üstüne dolmakalemini koydu ve arkasına yaslandı ama bu da pek mümkün olmadı; sandalyeler bu iş için pey uygun değillerdi. Masaya doğru eğilip, bu durgun kara gölün içine ışıklı bir saray gibi kurulmuş avizeyi seyretmeye başladı. Oda, çok büyük değildi, tavanı yüksekti. Bir yanda iki penceresi vardı. Pencereler tavana kadar yükseliyordu. Hiçbir zaman kullanılmadığı belli iki kadife perdenin arasında, pelerinli yüce muhafızlar gibi duruyorlardı, yüzleri odaya dönüktü. Kadifelerin iyice bir temizlenmeye ihtiyacı vardı, tozlulardı.

Burada katılmak zorunda olduğu toplantıyla ne bu mekânın ne de iki pencere arasında duran bu, muhtemelen içinde hiçbir şey olmayan, dolabın tepesindeki altın ananasın en ufak bir ilgisi vardı. Biraz zaman geçirmek için dolabın içini hayal etmeye çalıştı, içinde sadece sararmış bir karton üzerine kırmızı mürekkeple yazılmış bir harf ve bir rakam dışında başka bir şey göremiyordu. Anahtarı üstündeydi, kalkıp kapağını açıp içine bakabilirdi. Böyle bir şey yapması mesleği açısından garip karşılanmazdı, yani eğer bir kamera tarafından izleniyorsa ya da aniden biri, özellikle de Bay Müsteşar odaya girerse. Gerek görmedi, çünkü sadece kartonun üzerinde yazan harf ve rakamı öğrenmiş olacaktı, orada başka bir şey bulamayacaktı, bundan emindi. Halbuki, şu an önünde duran dolmakalemi böyle bulmuştu. Babasının eşyalarını düzenlerken içinde hiçbir şey olmadığından emin olduğu bir çantanın içinde bulmuştu onu. Çok şaşırmıştı, babasının böyle bir kalemi olduğunu bilmiyordu çünkü. Çanta, bir firmanın tanıtım için hediye ettiği ya da belki de broşürlerini içine koyarak verdiği ucuz bir çantaydı ve boştu. Normalde böyle bir çantanın içine şöyle bir bakar ve geçerdi insan. O çantadan bu dolmakalem çıkmıştı. İyi bir dolmakalemdi, şimdiye kadar kullandıkları arasında yazması en zevkli kalemdi. Güzel bir dolmakalemdi, Parker 51. Zamanında insanlar sadece bu kalemin kapağını satın alıp ceket ceplerine takarlarmış, diye okumuştu. Eğilip çantasından gözlük silmek için olan alkollü mendillerden çıkardı, ambalajını yırtıp açtı. Dolmakalemi çok sık kullanmadığı için, zaman geçince, biraz mürekkep kaçırıyordu; açıp ucunu temizlemeye başladı. Bir yandan da, odada bir çöp sepeti var mı diye bakıyordu. Ucunu temizledikten sonra kapağın içini de temizlemeye koyuldu. Odada bir çöp sepeti yoktu.

Ortaokulda, bir keresinde dolmakalemini kaybetmişti. Akşam masasına geçip ödevlerini yapacağı zaman dolmakalemini bulamamış, ders yılı başından beri hiç boşaltmadığı çantasını panik içinde baş aşağı çevirip halının üstüne boşaltmış, iyice silkelemişti. Dolmakalem yoktu. Babasının masasından bir dolmakalem alıp ödevini onunla yapmıştı. Mürekkeplerinin renkleri farklıydı, babasınınki okul müdürünün kullandığı mürekkeple aynı renkti, uyarı notlarındaki imzası tam bu renkti Bay Okul Müdürü’nün, ne lacivert, ne de siyah olan sabit mavi denilen renkti. Ertesi gün okulda dersler başlamadan kayıp odasına gidip kalemine bakmıştı. Birçok dolmakalem vardı dolapta, onları bir rafa dizmişlerdi, belki kırk tane vardı, hiçbiri onun kaybettiği kalem değildi. Demek ki, diye düşünmüştü, okulda kalemini kaybedip bunu dert etmeyen bu kadar öğrenci vardı, çok zengin olmalıydılar. Kendiyle çok mücadele etmişti, onun olmayan bir tanesini almamak için. Bu kadar çok dolmakalemi ilk defa birlikte görmüştü, bu kadarına kırtasiyede bile rastlamamıştı bir arada. Aradan neredeyse bir aya yakın zaman geçtikten sonra, bahçede kovalamaca oynarken, sıra arkadaşı onu ceketinin eteğinden yakalamış ve o fark etmişti orada bir şey olduğunu. Cebindeki delikten ceketin astarıyla arasına kaçmıştı dolmakalem, öyle bulmuştu onu. Akşam güzelce temizlemiş, tekrar royal mavi mürekkeple doldurmuş ve ödevini pek de özenerek yapmıştı. Öğretmeni daha önce mürekkep rengini fark edip sorduğunda durumu anlatmıştı. Ertesi gün öğretmeni ödevini gördüğünde kalemini nasıl bulduğunu sormuş, öğrenince de pek gülmüştü. O kalem yıllar sonra tekrar kaybolmuş, ama bu defa onu bulamamıştı. Bu, Parker 51 olanı her zaman yanında taşımıyordu. Artık eskisi kadar gerekmiyordu dolmakalem, hatta hiç gerekmiyordu. Birkaç, el yazısı yazmayı bile doğru düzgün bilmeyen züppenin cebinde dolmakalem vardı artık, genellikle de en büyük boy olanlardan.

Hava kararmaya başladıkça karanlık gölün içindeki sarayın ihtişamı daha da artıyordu. Oda bu ışıkta eskisi kadar boğucu değildi artık, muhafızlar bile biraz daha güler yüzlü görünmeye başlamışlardı. Herhalde kaloriferler de ısıtmaya başladığından etrafı tozlu kadife kokusu sarmıştı. Dışarıdan hiç ses gelmiyordu, koridorda kimse yoktu. Onu burada unutmuş olabileceklerini düşündü. Burada herkes çok meşguldü, kimse geldiğinden beri onun yüzüne bakmamış, konuştuğu herkes başını önündeki işten kaldırmadan gitmesi gereken yönü tarif etmişti. En son bir takım imzaya gidecek evrakı taşıyan bir görevli ona bu odaya kadar eşlik etmiş, elindeki dosyaları çenesinin altına kıstırarak bir eliyle de kapıyı ona açmış ardından da kapatmıştı. Bir şey söylememişti, çünkü koridor boyunca elindeki evrakları imza yerleri açıkta kalacak şekilde kaydırarak birbirlerine iğnelemişti ve dudaklarının arasında hep birkaç toplu iğneyi tutmak zorundaydı. Burası tam bir dolmakalem cenneti olmalıydı, bu kadar imzalanacak evrak olduğuna göre, diye düşünmüştü.

Koridor mermer kaplıydı, biri gelecek olsa kesinlikle duyabilirdi. Oturduğu yerden kalktı ve ananaslı dolaba doğru yürüdü. Biraz cesaret toplamak için pencerenin önünde oyalanmaya karar verdi. Kadife perdeyi yokladı, beklediğinden çok daha yumuşaktı perde. Şöyle eliyle biraz yukarı doğru kaldırarak perdeyi tarttı, inanılamayacak kadar hafifti, ayrıca arkasında bir tül perdenin de gizli olduğunu fark etti. Dolaba yaklaştı, kapakları göründüğünden çok daha fazla desenliydi. Hafifçe desenlerin üzerinde elini gezdirmeye başladı, sonra yavaş yavaş aşağıya inerek anahtara doğru yaklaştı. Şık bir anahtardı, soğuktu; onu tuttu. Tam o sırada koridor tarafındaki kapının karşısındaki kapı açıldı, boydan boya halı kaplı bir odadan bir adam girdi içeri. Elindeki evraklara bakarak, beklettikleri için özür diledi ve masaya doğru ilerledi. Bay Müsteşar katılamayacaktı, programı çok yüklüydü, onun yerine bu Bay Müsteşar Vekili görevlendirilmişti. Eğer uygunsa, dedi, imzalarsanız işe başlayabilirsiniz. Masadaki kâğıtlar üç kopyaydı, imza yerleri açıkta kalacak şekilde dizilmişti. Okumaya kalkıştıysa da, adam bildiğiniz ayrıntılar, diyerek bu süreci hızlandırma niyetini açık etti. Parker 51 dolmakalemini aldı, adının yazılı olduğu yerleri imzaladı. Kâğıtlarda Bay Müsteşar’ın sabit mavi mürekkeple attığı imzalar zaten vardı. Bay Müsteşar Vekili, kâğıtların iğnesini çıkardı, masanın üstüne birkaç kez vurarak aynı hizaya getirdi, işaret parmağını hafifçe ıslatıp bir kopyayı masada ona doğru itti, kalan kopyaları yanında getirdiği ucuz karton dosyanın içine yerleştirdi. Ananaslı dolabın kapağını açıp diğer karton dosyaların arasına koydu.

dolmakalem, Emre Özgüder