Çizgiyi Çekmek ya da Elin Manifestosu

Herkesin kendine ait tanıdık ve yabancı gelen duygular bulabileceği birkaç sahne:

“Kalem”i tutmayı öğrenmemle başladı her şey desem abartmış olmam. Bizimkiler bunu fark ettiği andan itibaren beni kâğıda, kaleme, karalamaya yönlendirdiler. Muhtemelen tipik aile büyükleri davranış örüntülerinden biri de olabilir bu, ama benim için bir başlangıç olarak önemliydi. Okula bile başlamamıştım henüz. Kalem ve kâğıtla tanışmam evde ilk bulduğum nesnelerle oldu. İlk çizimler, annemin iş kitaplarına tükenmezle rasgele çizilen, sürekli dairesel çizgilerin üst üste binerek sayfaları okunmaz hâle getirdiği tanımlanması güç bir yoğunluk ve kalabalıktı. Bunu sırf defter-kalem-kitap almak için cumartesi sabahları Boğaz vapuru ile Eminönü’ne, Cağaloğlu’na yapılan geziler izledi. Yokuş boyunca boyum yettiğince vitrinlere bakmak, dikkatimi çekenler yüzünden bizimkileri içeri sürüklemek, kalemlere dokunmak, denemek ve satın almak ayrı bir zevkti; ki, kalemleri bir camın ardından bugün bile seyretmeyi severim. Uzunca bir süre ne kadar boş kâğıdım, defter sayfam, boya kalemim olsa da annemin kitaplarını1 karalamaya devam ettim, tükenmez kullanmaya da. Tükenmez, içi bittikçe değişen dolum kalemiydi. Yedek iç tüpleri vardı; evde görmüştüm, biliyordum. Ucundaki sert küreden kâğıda mürekkep dağılırdı ve kolayca kururdu. Ele bulaşmazdı. Kullanması çocuk oyuncağıydı! Tükenmez bir anlamda da silinmezdi. Tükenmez kullanarak çizilmiş bir çizime bakmak aslında tıpkı fal bakmak gibiydi. Çizilen tek tek çizgileri tanımlaması zordu. Üst üste gelmeler, kesişimler, birbirinin içine geçmeler, süreklilikler… Kastedilmemiş yeni bir bütünlük ve çizginin, elin devinimi. Katmanların yoğunluğu içinde dikkatli göz, diğer çizimlere ilham verecek beklenmedik unsurları bile keşfedebilirdi.

Bu çizimleri, sonrasında ‘öğrenilmiş’ çizimler izledi. Bana neyin ne olduğu öğretilmeye başlandı. Aralarında ölçek olarak başka bir hiyerarşik ilişki bulunan nesnelere ait bir takım izleri kâğıda bırakıyordum: gülen ve ağlayan çiçekler,2 ev, dumanı tüten baca, perdeleri açık pencereler, bir dağ sırası ve doruklarında kar, kaynağı iki dağ arasından gelen dere ve üzerinde bir köprü. Bugünden bakınca hatırladığım bu tipolojik çizimlerin farklı varyasyonlarını uzun süre tekrar etmiştim. Ya da bildiğim kadar söylüyordum. Bir takım kopyalamalar da yaptığımı hatırlıyorum, karbon kâğıdı ile ve sanırım insan bedeni çizimleriydi bunlar.

Okula başlamamla birlikte ise kurşunkalemle tanıştım. Tükenmeze göre biraz daha farklıydı kurşunkalem; altıgen, silindir ya da üçgen kesitli ahşap koruyucu bir kılıf içerisinde grafit. Kâğıt da, kâğıda değen elimin yanı da kapkara oluyordu. Kurşun sürtünce dağılıyordu. Ucu açılıyor, açıldıkça boyu ufalıyor ve küçülüyordu. Elle kavranamayacak aşamaya kadar kullanırdım, mini minnacık olunca da atmaya kıyamaz saklardım. Bir ara, elimde bir sürü bunlardan vardı. Kurşunkalem uzatıcı metal aparatlar ve uçlu kalemle ise çok sonra tanıştım. Kurşunkalemle birlikte çizgiler de düzene girdi. Yataylar, dikeyler, daireler, eğikler; hepsi elimi terbiye etmek içindi. İşin içine denge, bütünlük, birlik, aynı satıra sığdırma, oran, eşit boyutlar/boşluklar gibi dertler de girdi. Kurşunkalemle birlikte ‘yanlış olanı’ da silmeyi öğrendim ve silgi dünyama girdi. Yanlış olan, öteki, farklı olduğu için kusurlu olandı. Anladım ki, kalemi çok bastırırsam ne kadar silersem sileyim izleri orada kalıyordu. Mimarlık eğitiminde de fazlasıyla pekişecek olan emin olmadığın çizgiyi daha silik çiz, emin olduğunda belirginleştir kuralının erken bir durumu olarak başkaları için istenmeyen bu izler, asıl çizgilerimle benim için elimin ve çizgimin tarihiydi.

Bilge Bal’ın arşivinden ayrıntılar

Sonrasında —ve belki de aslında hep— babamın mürekkepleri (Pelikan markaydı biri hatırladığım) ve dolmakalemleri ilgimi çekmişti. Belli aralıklarla kalemlerin temizlenmesini ve mürekkeple doldurulmasını hayranlıkla izlerdim. Uçları bozulursa bir işe yaramazlardı diye onlara dokunmama izin vermemesi de onlara duyduğum arzuyu tetikleyen başka bir durumdu, kim bilir? El yazısı dersleri için kullandığım divit uçlar ve mürekkep bir nebze bastırmıştı bu mutsuzluğu. El yazısı yazmak yerine onunla da bir takım çizimler yaptığımı hatırlıyorum, ellerimin bulaşan ve çabuk kurumayan mürekkeple battığını da. Sanırım üniversiteye başlayana kadar da hiç dolmakalemim olmadı. Sonrasında ise, çok satın aldım. Notlarımı genelde dolmakalemle tutuyorum. İlk Stabilo kalemleri de babamda görmüştüm ve ondan habersiz denemek için her elime aldığımda fazla bastırmaktan uçlarını da hep bozmuşumdur. Tamamlanamayan çizimler ya da çizgiler bu ince keçe uçlu, altıgen tasarım kalemlerleydi. Çok sonra Artline olarak mimarlık fakültesinde çizimlerimde keçe uçları bozmadan cetvelle bile kullanmayı becerebilmiştim.

Kömür, kurşun, tükenmez, pilot, dolmakalem… Üçgen, silindir, altıgen kesitli… Metal, plastik, kâğıt, ahşap kılıflı… Sökülüp takılabilir, tek parça… Kalın, ince, kesik uçlu… Bana göre hepsi, elin araçlarından biri ve el ile söylemek için. Hatta, el ile başka başka söylemek için: Detaylı, detaysız, atmosferik, teknik, kaba, aceleci, silik, çağrışımsal, maddesel, soyut, parçalı, hayali, sembolik, imalı, abartılı, üstü örtük, bulutsu…

Çizim el ile söylemenin bir yolu. Kalem, mimarlık pratiğinin bilgisayarla tasarıma dayalı dünyasında bir yöntem olarak yavaşlığı3 çağırıyor. Ellerimiz hareket ederken, düşünmeye ve hareketlerimizi gözlemlemeye zaman açıyor. Nefes alıyoruz. Karar verme aralığımız genişliyor. Elimizin varlığının tarihini görebiliyoruz. Dolayısıyla, kalemle çizgiyi çekmek bir anlamda elin de manifestosu. Bilgisayar ekranı bütünü görmek ve anlamak için çok bölümlü ve dar. Yapılan her değişiklik bir öncekini silerek gerçekleşiyor ve yeni olanın çok temiz olma gibi bir problemi var. Çizimin yani düşüncenin gelişimini görmeye imkân vermiyor. Halbuki, el ile söyleme tüm silgi izleri ve katmanlılığı ile kendi içinde bu süreci barındırıyor.

Elin araçlarını kullanmaya devam etme arzusu ise bedenimizle olan bağlantısıyla ilgili olabilir. Binalar hâlâ el ile inşa ediliyor ve öyle görünüyor ki el4 hâlâ yapabileceği şeyi en iyi biliyor. El ile söylerken düşünme sürecimiz bekleme, dinleme, işbirliği yapma ve diyalog kurma eylemlerine dönüşüyor. Kendi işimiz ile işbirliği yapmayı öğreniyoruz.5

Elin araçlarının soyu hızla tükeniyor gibi. Harf şablonları, türlü cetveller, fırçalar, silme kalkanları/şablonları ile birlikte kalemlerin de. Bu nedenle, çeşitli cetvel ve şablonları toplamaya başlamakla birlikte en çok kalemleri önemsiyorum. Çünkü hâlâ çizim ve çizmekle ilgili bir derdim var ve cetvelsiz evet, ama kalemsiz bir çizimi henüz düşleyemiyorum.

1. Maalesef bu kitaplar artık olmadığından, çizimleri de paylaşamıyorum.

2. Annemin söylediğine göre, bu sadece resmi çizdikten sonra yorum olarak benim anlatımlarımda var.

3. Tod Williams & Billie Tsien (1999), “On Slowness”.

4. Çizim de el ile yapmanın bir çeşidi. Yapmanın el ile ilişkisi için bkz. Tim Ingold, Making: Anthropology, Archaeology, Art and Architecture, Routledge, London & New York, 2013.

5. Juhani Pallasmaa, The Thinking Hand: Existential and Embodied Wisdom in Architecture, s. 111, Wiley, Chishester, 2009.

Bilge Bal, çizgi, çizmek, dolmakalem, el işi, kalem, medya (mecra)